Site Announcements

Resim

İTALYANCA AŞK BAŞKADIR

Re: İTALYANCA AŞK BAŞKADIR

Mesajgönderen derfinia » Cmt Eki 15, 2011 1:35 am

Onu okuldan arayan olmadı. Lou öğrenci olmak için yaratılmış bir çocuk değildi. On altı yaşında okuldan ayrılmış İş Bulma Kurumu'na başvurmuştu, ama oradan da fazla ümidi yoktu. Kurumun kapısından girince karşısına ilk çıkan Robin oldu. İlan tahtasını inceliyordu.

- N'aber Robin? dedi bunun kendi taktığı ad olduğunu unutarak. Karşısındaki, "Robin adı da nereden çıktı?" diye sordu.

- Sana bir şey demem gerekiyordu. Adını bilmediğim için ben de sana Robin diyorum...

- Bu soğuk bir şaka olmasın sakın... Son derece sinirliydi.

- Yok canım. Robin Hood'un adı... bilirsin... sesi gittikçe hafifliyordu. Lou, yanlış anlaşılmaktan korktuğu için Robin Hood'un çetesi "Şen Adamlar"dan söz etmekten korktu. Aman yarabbi, o adı söylemek nereden aklına gelmişti?

- Hırsızlıkla ilgili bir şey olmasın da...

- Aman yarabbi, ne münasebet, HAYIR, dedi Lou, dünyanın en iğrenç fikriymiş gibi.

- Neyse... dedi Robin içi rahatlamıştı.

-Asıl adın ne?

- Yanlış bir anlamı olmadığına göre Robin işimizi görür.

- Yanlış anlam da nereden çıktı...

- İyi... Peki, söyle bakalım, işler nasıl, Lou?

- iyi sayılmaz. Bir depoda çalışıyordum, ama sigara içilmemek gibi aptal kuralları vardı.

- Bilirim... Hepsi birbirine benzer... Robin çok anlayışlıydı. Karşısındaki gencin ilk işinde bir hafta çalıştıktan sonra kovulduğunu anlamıştı. Onun da aynı şeyi yaşamış olduğu belliydi.

- Bak, sana göre güzel bir iş var, dedi parmağıyla bir sinema salonunun temizlikçi aradığını belirten ilanı göstererek.

- Kadın işi değil mi?

- Öyle demiyor. Artık kız erkek ayrımı kaldı mı ?

- Evet ama, çaresizlikten kabul etmiş görünmekten korkarım. Robin'in ona böyle aşağılayıcı bir işi layık görmesine kırılmıştı.

- Bakarsm bazı ikramiyeleri vardır, iriyarı adam bu sözleri uzaklara boş gözlerle bakarak söylüyordu.

-Ne gibi?

- Kapılan açık bıraktıracak ikramiyeler.

- Her gece mi ? Çakmazlar mı ?

- Sürgü sadece biraz gevşetilirse, hayır.

- Sonra?

- içeri girip çıkmak isteyenlere bir hafta zaman verilmiş olur...

-Sonra?

- Temizlik işini yapanın hayatmda iyi şeyler olur. Çok fazla olmasa da ufak tefek iyilikler. Kendisine borçlu birilerinin olduğunu görür.

Lou'nun heyecandan nefesi kesilmişti, istediği an gelmişti. Robin onu çetesine alıyordu. Hiç konuşmadan masaya yaklaştı ve temizlik işi için başvuru formu doldurmaya koyuldu.

- Böyle bir işi neden kabul ettin? diye sordu babası.

- Ben yapmazsam nasıl olsa birileri yapacaktı da ondan... dedi Lou omuz silkerek.

Koltukları temizliyor, yerdeki çöpleri topluyordu. Tuvaletleri ovuyor, duvar yazılarını özel temizleyicilerle siliyordu. Akşamları da o koca arka kapının sürgüsünü gevşetmeyi unutmuyordu. Robin'in hangi kapı olduğunu söylemesine gerek kalmamış o kapıdan başka girişin olmadığını anlamıştı.

Sinemanın müdürü ufak tefek, sinirli bir adamdı. Lou'ya durmadan her şeyin ne kadar değiştiğini, gençliğinde dünyanm ne kadar farklı olduğunu anlatıyordu.

- Haklısınız, diyordu Lou, fazla konuşmamaya gayret ederek. Olaydan sonra akılda kalacak bir davranış sergilememeye çalışıyordu.

Olay, dört gün sonra gerçekleşti. Hırsızlar içeri girerek gizli kasayı kırmışlar ve günün hasılatıyla ortadan kaybolmuşlardı. Kilidi kesmişlerdi. Ufak bir aralıktan kilidin diline ulaşmış olmalıydılar. Polis, "Kapı açık kalmış olabilir mi" diye sorduğunda sinir krizleri geçiren ufak tefek müdür dünyanın ne kadar kötüleştiğini tekrarlayarak buna imkân olmadığını, her akşam kapıyı kontrol ettiğini söylemişti. "Açık olsa neden testere kullansınlar" diye sormuştu. Lou bu sözleri onu korumak için söylediğini anladı. Kimsenin yeni temizlikçiden kuşkulanmaması için önlem alınmıştı.

Dikkat çekmemek için, her akşam yeni kapının kilitli olmasına özen göstererek iki hafta daha işte kaldı. Sonra müdüre daha iyi bir iş bulduğunu söyledi.

- Gelen gideni aratır, dedi müdür... Çok kötü biri olduğunu düşünen Lou utanç duydu. Daha önce çalışanların hiçbiri hırsızlar girsin diye kapıyı açık bırakmamıştı. Suçluluk duymanın da bir faydası kalmamıştı. Olan olmuştu. Gelişmeleri beklemekten başka çare yoktu.

Gelişme, Robin'in bir gün dükkâna sigara almaya gelip bir zarf bırakması oldu. Babası dükkânda olduğu için Lou zarfı sessizce aldı ve hemen açmadı. Zarfın içinde on poundluk banknotlar vardı. Dört gece arka arkaya kapının sürgüsünü açık bırakmaya yüz pound! Robin'in dediği gibi borçlu olanlar vardı.

Lou Robin'den iş istemedi. Ufak tefek görevlere hayır demeden hayatını sürdürdü. Önemli bir şey çıktığında haber çıkacağından emindi. Yine de iriyarı adama rastlamaya can atıyordu. Robin'e İş Bulma Kurumu'nda da bir daha rastlamadı.

Lou, Robin'in supermarket soygununda parmağı olduğundan emindi. Süpermarketi koruyan şirket içerden yardım eden birileri olduğuna dair en ufak bir kanıt bulamamıştı.

Robin işlerini nasıl hallediyordu ? Çaldığı mallan nerede saklıyordu ? Herhalde bir yerlerde deposu vardı. Seneler önce babasının dükkânını soymaya kalktığı günden bu yana çok ilerlemişti. Lou o zamanlar daha on beş yaşındaydı. Şimdi ise on dokuzuna basmıştı. Aradan geçen onca yıl içinde Robin ona sadece bir iş vermişti.

Bir gece ansızın diskotekte karşısına çıktı Robin. Çok gürültü vardı, Lou beğendiği hiçbir kıza rastlamamıştı. Daha doğrusu ondan hoşlanan hiçbir kıza rastlamamıştı. Nedenini bir türlü çözemiyordu. Onlara elinden geldiğince iyi ve sıcak davranıyor, devamlı gülümseyerek içkiler ısmarlıyordu. Ama kızlar asık suratlı, kötü bakışlı adamların peşinden gitmeyi tercih ediyorlardı. İşte bunları düşünürken gözü enfes bir kızla danseden Robin'e takıldı. Kız gülerek karşısında kırıttıkça Robin'in bakışları kararıyor, yüzü asılıyordu. Belki işin sırrı burada, dedi Lou kendi kendine. Barda durmuş arkadaki aynada surat asma denemeleri yaparken arkasmda beliren Robin'i gördü.

-İyi misin, Lou?

- Seni görmek ne güzel, Robin.

- Senden hoşlanıyorum, Lou. Kendini satmaya kalkmıyorsun.

- Ne gereği var? Ben, işleri oluruna bırakmaktan yanayım.

- Babanın dükkâmnda geçenlerde bir sorun olmuş, diye duydum.

Robin bunu nasıl duymuştu ? "Evet. Çocuklar, serseri çocuklar..."

- Onların işi görüldü. Kıçlarının derisini soydular. Bir daha sizin dükkânın yanına yanaşamazlar. Polis dostlarımıza bir telefon yeter. Çaldıkları malların yerini söyletiriz. Yarın her şey hallolmuş olur...

- Sana ne kadar teşekkür etsem azdır, Robin. Sağ ol.

- Hiç gerek yok. Benim için bir zevk. Lou bekledi. Şu sıralarda çalışıyor musun Lou?

- Gerekirse bırakılmayacak bir işte değil...

- Burası ne kalabalık değil mi? Robin eliyle ban gösteriyordu. Her tarafta onluklar, yirmilikler uçuşuyordu. O akşamın hasılatı epey yüklü olacağa benziyordu.

- Evet. Ben bu akşamın hasılatını iki bekçi ve büyük bir kurt köpeğiyle götürecekler derim.

- Gerçek sandığından çok farklı, dedi Robin. Lou yine sessizce bekledi. Çalışanları evlerine bırakan bir steyşın var. Sabahın üçünde. En son yönetici iniyor. Yaranda bir spor çantasıyla. Gecenin hasılatı o çantada.

- Parayı kasaya mı koyuyor?

- Hayır, evine götürüyor. Biraz sonra biri gelip evinden parayı alıyor ve kasaya kaldırıyor.

- Ne karmaşık bir yöntem, öyle değil mi ?

- Doğru. Ama burasının çok tehlikeli bir bölge olduğunu unutma.... Robin, onaylamayarak başını sallıyordu. Kimse buralarda bir para arabası kullanmak istemez. Korkarlar... Robin yeniden kara kara bakıyordu. Sanki hayatlarını karartan bir gölge görmüştü.

- Spor çantalı yöneticiyi ve diğer ayrıntıları bilen yok mu?

- Hiç bilen yok sanırım.

- Steyşının şoförü de mi bilmiyor?

- Hayır, hayır. Kesinlikle bilmiyor.

- İnsanların neye ihtiyacı var, sence ?

- Steyşının önünde geri manevra yaparken kazara arabası stop eden... steyşımn beş dakika kadar yolunu kapatan birine... Lou başıyla onayladı. Arabası, temiz bir ehliyeti olan ve buraya sık geldiği bilinen birine ihtiyaçları var...

- İyi fikir...

- Araban var mı ?

- Ne yazık ki hayır, Robin. Ehliyetim var, buraya sık sık gelirim, ama arabam yok.

- Araba almayı düşünüyor muydun?

- Evet, tabiî... elden düşme bir araba... Çok düşündüm, ama bir türlü gerçekleştiremedim.

- Şimdiye kadar... Robin kadehini kaldırdı.

- Evet, şimdiye kadar, dedi Lou. Robin'den haber çıkıncaya dek hiçbir şey yapmaması gerektiğini biliyordu. Robin'in ondan hoşlandığım söylemesine çok sevinmişti. Yakınındaki bir genç kıza kaşlarım çatarak bakınca kız onu dansa kaldırdı. Lou kendini uzun zamandır bu kadar iyi hissetmemişti.

Ertesi sabah babası, "İnanamayacaksınız ama, polis o köpek yavrularının bütün çaldıklarım geri getirdi." Buna mucize denmez miydi? Üç gün sonra bir araba galerisinden "leasing" anlaşması içeren bir mektup aldı Lou. Bay Lou Lynch iki bin poundluk depozito yatırmış, her ay taksit ödemeyi kabul etmişti. Üç gün sonra evrakı imzalayıp arabayı teslim almaya gelebilirdi.

- Bir araba almayı düşünüyorum, dedi Lou annesi ile babasma.

- Ne harika, dedi annesi.

- Aylak gezenlerin neler başardığını görmek çok hoş! dedi babası.

- Boş gezmiyorum, dedi Lou.

Elektrikli aletler satan büyük bir dükkânda çalışıyor, müşterilerin paketlerini arka kapıdan arabalara taşıyordu. Her zaman Robin'in dükkâna iş vermeye gelmesini bekliyordu. Robin'i diskotekte göreceği nereden aklına gelirdi ?

Arabasıyla gurur duyuyordu. Bir pazar, annesini Glendalough'a götürdü. Annesi, gençken hep arabalı bir gençle tanışmak istediğini, ama bu arzusunun bir türlü gerçekleşmediğini söyledi.

- Bak, şimdi gerçekleşti işte, Anne, dedi.

- Baban karanlık işlere bulaştığım düşünüyor, Lou. Kazancınla böyle bir araba almana imkân olmadığım söylüyor.

- Ya sen ? Sen ne düşünüyorsun, Anne ?

- Ben hiç düşünmüyorum, oğlum.

- Ben de öyle, Anne... Ben de hiç düşünmüyorum. Robin'le altı hafta sonra karşılaştılar. Elektrikli aletler satan

büyük mağazaya gelip bir televizyon satm aldı. Lou televizyonu arabaya taşıdı.

- Diskoya düzenli olarak gidiyor musun?

- Haftada iki üç kez. Artık herkes adımı da öğrendi.

- Aslında köhne bir yer... öyle değil mi?

- Yine de... İnsanın dans edecek içki içecek bir yere ihtiyacı var. Lou, Robin'in rahat davranan insanlardan hoşlandığını biliyordu.

- Haklısın. Bu akşam da gidecek misin diye sormaya geldim?

- Tabiî ki..

- Alkol testinden ötürü belki de içki içmemeyi düşünürsün...

- Zaman zaman maden suyu içmek sağlığa çok yararlı bence.

- Bu akşam arabanı park edeceğin uygun bir yer göstermeme ne dersin ?

- Harika fikir, derim. Başka hiçbir ayrıntı sormadı. Lou'nun kuvveti buradaydı. Robin'in az bilgi istenmesinden hoşlandığmın farkındaydı.

O akşam saat on civarında arabasını gösterilen yere park etti. Geri geri gittiğinde o dar sokaktan caddeye çıkışı nasıl tıkayacağını anlamıştı. Steyşındaki çalışanların gözlerinin önünde olacağını da anlamıştı. Arabası stop etmeliydi. Sonra da gösterdiği çaba ve gayrete rağmen çalışmamakta direnmeliydi. Bütün bunlara daha beş saat vardı.

Vakit geçirmek için diskoya girdi. Ve on beş dakika geçmeden hayatı boyunca seveceği, hiç ayrılmak istemeyeceği kızla tanışmıştı. Uzun boyluydu, insanın aklını çelecek güzellikte kızıl saçları vardı, adı da Suzi'ydi. Diskoya ilk gelişiydi. Öyle diyordu.

Evde sıkılmıştı dışarı çıkıp gecenin nelere gebe olduğunu görmek istemişti.

Gece karşısına Lou'yu çıkartmıştı. Birlikte dans ettiler, konuştular. Çoğu erkeğin leş gibi bira koktuğu bir ortamda sadece maden suyu içen birine rastladığı için ne kadar mutlu olduğunu söyledi. Lou da zaman zaman fazlaya kaçmadan bira içtiğini itiraf etti.

Temple Bar'da bir kahvede çalışıyordu. Aynı tür filmlerden, aynı müzikten hoşlanıyorlardı, köri14 seviyorlardı, yazlan soğuk denizde yüzmeye bayılıyorlardı, ikisi de bir gün Amerika'ya gitmeyi hayal ediyordu. İnsan içkili değilse dört buçuk saatte karşısındaki hakkında çok şey öğrenebilir. Lou da Suzi hakkında öğrendiklerinin hepsinden hoşlanmıştı. Normal koşullarda Suzi'yi evine kadar arabasıyla bırakırdı.

- Seni arabayla evine bırakmak isterdim, ama biraz sonra adamın biriyle iş görüşmem var. Böyle mi demeliydi? Olaydan sonra şüphe mi çekerdi yoksa?.. Sorgulanacağı kesindi. Kızı eve kadar yürüyerek götürüp geri gelse olur muydu ? Belki de olurdu, ama Robin bütün gece diskoda olduğunun herkes tarafından görülmesi gerektiğini söylememiş miydi?

- Seninle tekrar görüşmek istiyorum, Suzi.

- Ben de isterim.

- Yarın akşama ne dersin ? Ya burada ya da daha sessiz bir yerde ?

- Bu akşam bitti mi demek istiyorsun? diye sordu Suzi.

- Benim için öyle. Yarın akşam istediğin saate kadar birlikte oluruz.

- Evli misin? diye sordu Suzi.

- Hayır. Tabiî ki evli değilim. Bana baksana daha yeni yirmi yaşıma bastım. Neden evli olayım ki ?

- Bazıları evli de...

- Ben değilim. Yarın görüşecek miyiz?

- Şimdi nereye gidiyorsun ?

- Tuvalete.

- Uyuşturucu mu kullanıyorsun, Lou?

- Aman yarabbi, ne münasebet... Ne yapıyoruz? Bu bir sorgulama mı?

- Hayır, sadece bütün gece tuvalete taşındın, o kadar... Haklıydı. O gece içerde görünmek dikkat çekmek zorundaydı.

- Hayır. Dinle tatlım, ikimiz yarın harika bir akşam geçireceğiz. Nereye istersen oraya gideceğiz. Gerçekten...

- Hımm.

- Hayır. Hımm değil... Gerçekten...

- İyi geceler, Lou. Sesinden kırıldığı, üzgün olduğu seziliyordu. Ceketini aldı, karanlığın içinde kayboldu.

Peşinden koşmamak için kendini zor tuttu, Lou. Bundan kötü bir rastlantı olabilir miydi ? Hayat ne kadar acıklı ve haksız olabiliyordu.

Harekete geçmeye başlayacağı an bir türlü gelmiyordu, zaman sanki durmuş dakikalar saat olmuştu. Kulüpten çıkıp arabasına girdi. Minivanın dolmasını, farların yanmasını bekledi. Aynı saniye arabası geriye doğru fırladı. Arkadan motoru boğacak kadar gaza bastı.

Her şey saat gibi çalıştı. Lou olanlarla hiç ilgilenmedi, dönüp bakmadı bile. O, arabasını çalıştırmaya çalışan bir adamdı. İşi bitirip duvardan atlayarak gözden kaybolan siyah gölgeleri gördü. Sonra panik içinde haykırarak arabadan çıkan, yardım isteyen, "Polis" diye bağıran müdürü gördü.

Lou çaresiz arabada oturuyordu. "Arabayı kımıldatamıyorum. Deniyorum, ama olmuyor."

- O da onlardan, diye bağırdı biri. Birileri ellerini tutarak kollarını kavradı. Sonra kim olduğunu gördüler.

- Neler oluyor? Önce arabam çalışmıyor, sonra hep birlikte üstüme atlıyorsunuz... Ne oluyor?

- Gecenin hasılatı çalındı. İşte olan bu... Yönetici iş hayatının sona erdiğini, önünde poliste geçireceği uzun saatler olduğunu biliyordu. Öyle de oldu. Herkes için...

Polisin biri Lou'nun adresini hatırladı. "Kısa bir süre önce sizin oradaydım. Gençlerden oluşan bir çete dükkânınızı soymuştu."

- Evet efendim. Annem ile babanım bütün çalınanları bulup getirdiğiniz için ne kadar minnettar olduklarım tahmin edemezsiniz.

Polis, durup dururken yapılan bir ihbarla zahmetsizce başardıkları bir iş için herkesin önünde övülmekten çok mutlu olmuştu. Herkes Lou'ya son zamanların en şanssız rastlantısının kurbanı gibi bakıyordu. Diskoda çalışanlar, polise Lou'nun çok iyi biri olduğunu, böyle bir soyguna karışmasına imkân olmadığını söylüyorlardı. Elektrikli ev aletleri satan büyük dükkândan da Lou hakkında olumlu bir görüş geldi. Arabanın taksitlerim geciktirmeden ödüyordu. Kanında bir damla alkol çıkmadı. Lou Lynch temize çıkmıştı.

Ertesi gününü Robin'i ve getireceği zarftan kaç para çıkacağım düşünerek geçirmedi. Aksine o enfes Suzi Sullivan'ı aklından çıkartamıyordu. Ona yalan söylemek zorundaydı. Doğruyu söyleyemeyeceğinden, olayları polis tutanaklarına geçen şekliyle anlatmalıydı. Kızın kendisine fazla kırgın olmaması için dua ediyordu. Öğle tatilinde, elinde bir kırmızı gülle çalıştığı lokantaya gitti. "Dün gece için teşekkürler."

- Dün gece ne oldu ki?., dedi Suzi. Sen öyle bir Kül Kedisi'ydin ki hepimiz erkenden eve gitmek zorunda kaldık.

- Bu gece öyle olmayacak. Tabiî sen istersen...

- Bakalım, dedi Suzi ümitsizce.

O günden sonra her akşam buluştular.

Lou, tanıştıkları diskoya gitmek istiyordu. Bunu duygusal nedenlere bağlıyordu. Oysa asıl neden diskodakilerin olaydan sonra gelmediğini düşünmelerini istemeyişiydi.

Olayı tüm ayrıntılarıyla anlattılar. Dört silahlı adam arabaya girerek herkesin yere yatmasını söylemişti. Sonra hepsinin çantalarını alıp kaçmıştı. Tüm olay ancak birkaç dakika sürmüştü. Silahlar. Bu sözü duyan Lou, midesinde bir ağn hissetti. Robin'in ve arkadaşlarının hâlâ sopa devrinde olduklarını sanıyordu. Oysa aradan yıllar geçmiş, her şey gibi onlar da ilerlemişlerdi. Disko yöneticisi işten kovulmuştu. Paraların bankaya yatma yöntemi değişmiş o geceden sonra havlayan köpekler eşliğinde koskoca bir kamyonet gelmeye başlamıştı. O arabaya saldırmak için bir ordu birliğine ihtiyaç vardı.

Üç hafta sonra bir akşam işten çıkarken park yerinde arabada bekleyen Robin'i gördü. Elinde yine bir zarf vardı. Lou yine zarfı açmadan cebine atmıştı.

- Çok teşekkür ederim, dedi.

- Açıp içine bakmayacak mısın ? Hayal kırıklığına uğramış gibiydi.

- Ne gerek var ? Bana karşı hep çok cömert davrandm.

- Zarfta bin papel var, dedi Robin gururlu bir ifadeyle. Bunu duyunca heyecanlanmamak elde değildi. Lou zarfı yırttı.

içindeki paralara baktı. "Gerçekten harika!" dedi.

- Sen iyi bir adamsın, Lou. Senden hoşlanıyorum, dedi Robin sonra hızla oradan uzaklaştı.

Cebinde bin poundu ve onu bekleyen dünyanın en güzel kızıl saçlı kızı varken ondan daha şanslı kim olabilirdi?

Suzi'yle serüveni iyi ilerliyordu. Elindeki parayla ona güzel hediyeler alıyor, birlikte pahalı yerlere gidiyorlardı. Cebinden yirmi pound çıkarttığı her sefer Suzi'nin yüzünü şaşkınlık ve korku karışımı bir ifade kaplıyordu.

- Söylesene Lou, etrafa böylesine saçacak yirmilikleri nerden buluyorsun?

- Bir işim yok mu? Çalışmıyor muyum?

- Evet... Ama öyle bir yerin sana ne kadar para vereceğini biliyorum. Bu, son günlerde bozdurduğun üçüncü yirmilik...

- Beni gözetliyor musun yoksa?

- Senden hoşlandığım için evet gözetliyorum.

- Ne arıyorsun ?

- Suç işlemediğinden emin olmak istiyorum.

- Suçluya benziyor muyum?

- Bunun cevabı evet veya hayır olamaz.

- Hayatta cevabı evet hayır olmayan çok önemli sorular vardır, dedi Lou.

- Peki öyleyse. Şunu sormama izin ver... Şu sıralarda yasadışı herhangi bir işle ilgin var mı ?

- Hayır. Cevabı çok içtendi.

- Bu tür işlere ilerde karışmaya niyetin var mı? Kısa bir sessizlik oldu. Bunlara hiç ihtiyacımız yok, Lou. İkimiz de çalışıyoruz. Lütfen başımıza dert açacak hiçbir şeyin içine girmeyelim. Harika bir teni ve kocaman yeşil gözleri vardı.

- Peki. Bir daha hiçbir işe karışmayacağıma söz veriyorum, dedi Lou.

Suzi konuyu burada kapatacak akıllılığı gösterdi. Geçmiş hakkında hiç soru sormadı. Haftalar geçiyor gittikçe daha sık beraber oluyorlardı. Bir pazar Lou'yu ailesiyle tanıştırmak için eve götürdü.

Lou oturduğu mahalleyi görünce şaşkınlığını saklamadı...

- Burada oturmayacak kadar züppe olduğunu samyordum, dedi otobüsten inerlerken.

- Lokantadaki o işi vermeleri için kendime bile bile bu görüntüyü verdim.

Babası doğru futbol takımını tutuyordu, buzdolabını birayla doldurmuştu, anlattığı kadar kötü biri değildi.

Annesi ise bir süre önce Robin ile arkadaşlarının soyduğu süpermarkette çalışıyordu. Kadın olayın nasıl olduğunu, yöneticileri Bayan Clarke'ın içlerinde soygunculara kapıyı aralık bırakan biri olmadan böyle bir hırsızlığı başarmanın imkânsız olduğunu sandığını anlattı.

Lou hem Suzi'nin annesini dinliyor hem de şaşkın bir tavırla başını sallıyordu. Robin'in şehrin dört bir yanında sürgüleri gevşeten, belirli yerlere arabalarını park eden adanılan mı vardı? Hevesle gülümseyen Suzi'ye baktı. İlk kez, Robin'in bir daha ona başvurmaması için dua etti.

Suzi, "Senden hoşlandılar" dedi. Şaşırmış görünüyordu.

- Neden şaştın ? Ben iyi bir çocuğum, dedi Lou.

- Kardeşim "Hep kaşlarım çatıyor" dedi. Ben de senin böyle bir tikin olduğunu, çenesini tutmasını söyledim.

- Tikle alakası yok. Önemli görünmek için bilinçli bir davranış aslında... dedi.

- Neyse... Bulabildikleri tek kusur bu oldu... Fena sayılmaz. Ben seninkilerle ne zaman tanışacağım ?

- Haftaya.

Kız arkadaşını öğle yemeğine getireceğini duyan annesi ile babası korkmuşlardı. "Hamile kalmıştır" dedi babası.

- Alakası yok. Geldiğinde sakın o konuya değinmeye kalkmayın.

- Sence hangi yemekleri sever ? Annesinin kafası karışmış gibiydi.

Sullivan'larda neler yediklerini hatırlamaya çalıştı Lou. "Tavuk" dedi. "Tavuğa bayılır." Annesi bile bir tavuğu berbat edecek kadar kabiliyetsiz değildi.

- Senden hoşlandılar, dedi yemekten sonra Suzi'ye. Tıpkı Suzi'nin gösterdiği şaşkınlığı taklit ederek.

- Ne iyi... Aldırmazmış gibi görünmesine rağmen sevindiği belliydi.

- Sen ilksin de... diye açıkladı.

- Yaa... öyle mi?

- Eve getirdiğim ilk kızsın demek istedim.

Elini okşadı. "Benim gibi bir kızla tanıştığın için ne kadar şanslı olduğunu biliyor musun" der gibiydi.

Eylül başında Robin'e rastladı. Aslında rastlantı olmadığım biliyordu. Robin, babasının dükkânının önüne arabasını park etmişti. Onu görünce arabadan çıktı.

- Günün bitişini kutlamak için bir bardak biraya ne dersin ? dedi başıyla karşıdaki pub'ı işaret ederek.

- Harika olur, dedi Lou sahte bir hevesle. Zaman zaman Robin'in aklından geçenleri okuduğunu düşünürdü. Sesindeki samimiyetsizliği sezmemesini temenni ediyordu.

- işler nasıl ?

- Harika... Enfes bir kızla tanıştım.

- Farkındayım. Ne güzel kız, değil mi... ?

- Gerçekten öyle. Çok ciddi bir ilişkimiz var.

Robin kolunu dürttü. Aslında dostça bir hareketti belki, ama canını acıttı. Lou acıyan yeri ovmamak için kendini tuttu. "Yeni bir ev almak için peşin paraya ihtiyacın olacak demektir" dedi Robin hafife alan bir sesle.

- O konuda acelemiz yok. Onun harika bir stüdyosu var...

- Ama daha sonra... daha sonra demek istiyorum. Robin direnişe boyun eğecek gibi değildi.

- Tabiî... çok, çok sonra... Bir sessizlik oldu. Robin, Lou'nun verilecek yeni bir işten sıyrılmaya çalıştığını fark etmiş miydi?

Sessizliği bozan Robin oldu. "Senden hoşlandığımı hep söylerim, Lou."

- Evet. Ben de senden hoşlanırım. Yani sevgimiz karşılıklıydı. Yani karşılıklı... diye ekledi Lou aceleyle.

- Hele nasıl tanıştığımızı göz önüne alırsak.

- Bilirsin, insan nerede tanıştığını unutur...

- İyi, iyi. Robin onaylayarak başım sallıyordu. Ne arıyorum biliyor musun, Lou ? Bir yer arıyorum.

- Bir yer mi? Oturacak bir yer mi?

- Hayır, hayır. Evim var. Polis dostlarımızın sık sık aramaya geldikleri bir yer... Haftalık görevlerinin en başında gelip benim evi ince ince aramak var bence...

- Buna taciz denir.

- Taciz olduğunu ben de onlar da biliyoruz. Hiçbir şey bulamadıkları için bal gibi taciz ettiklerinin farkındalar.

- Bir şey bulamadıklarına göre ?.. Lou konuşmanın yönünü kestiremiyordu.

- Bir şey bulamamaları malların başka bir yerde saklanması demek oluyor... Böyle bir yeri bulmak gittikçe zorlaşıyor... Eskiden Lou hiç konuşmaz, beklerdi. Sırası geldiğinde Robin isteklerini açıklardı. Haftada birkaç kez giren çıkanın çok olduğu bir yer arıyorum. İnsanların dikkat çekmeden gelebilecekleri bir yer...

- Çalıştığım depo gibi bir yer mi? diye sordu Lou telaşla.

- Hayır, orası olmaz. Orada gerçek bir güvenlik sistemi var...

- Sözünü ettiğin yerde neler olması gerekiyor?

- Fazla büyük olması şart değil. Örneğin, şey kadar... gözünün önüne beş altı kasa şarap getir; o boyda paketler işte...

- Böyle bir yeri bulmak o kadar zor olmamalı, Robin.

- Beni atmaca gibi izliyorlar. Zamanımın çoğunu Emniyet'te sabıkası olmayan insanları dolaşarak geçiriyorum. Sırf akıllarını

karıştırmak için. Yakında mal gelecek. O zamana kadar emin bir yer bulmak zorundayım.

Lou korkuyla karşıya, babasının dükkânına baktı.

- Annem ile babamın dükkânının uygun olacağını sanmıyorum, dedi.

- Yok, hayır. Aradığım öyle bir yer değil. Benim istediğim hareketli, çok insanın girip çıktığı bir yer...

- Düşüneceğim, dedi Lou.

- İyi edersin, Lou. Bu hafta düşün, sonra ne yapacağını söylerim. Aslında çok kolay... Öyle araba kullanmak filan yok..

- Açık konuşmak gerekirse Robin, aslında sana daha önce söylemek istediğim bir şey vardı... Artık bu işlere karışmamak istiyorum.

Robin'in yüzündeki ifade korkutucuydu. "Bir kez bulaştın mı sonuna dek bulaştın sayılır" dedi. Lou susuyordu. "Ne yazık ki böyle" diye ekledi Robin.

- Anlıyorum, dedi Lou. İşin ciddiyetini kavradığını belli etmek için o da kaşlarım çatmıştı.

O akşam Suzi'nin işi vardı. Ailesinin yanında kiracı o deli İtalyan kadının Mountainview Okulu'nda başlayacak gece kursu için ek binada yapacağı değişikliklere yardım edecekti.

- Neden yardım etmen gerektiğini anlamıyorum, dedi Lou. Canı önce sinemaya gitmek sonra bir lokantada patates kızartması yemek istiyordu, arkasından da Suzi'nin ufak stüdyosuna gidip yatağa girmek... Yalnız kalıp bir kere bulaşanın hayatımn sonuna kadar bulaşmış sayılacağını düşünmek istemiyordu.

- Sen de gel, dedi Suzi. Gelirsen daha çabuk bitiririz.

Lou, "Gelirim" dedi. Birlikte okulun yanındaki ek binaya gittiler. Binanın bir holü, büyük bir dersanesi, iki tuvaleti ve ufak bir mutfağı vardı. Holde de büyükçe bir dolap. İçinde boş karton kutular olan bir dolap...

- Bunlar ne ? diye sordu Lou.

- Dersler başlamadan ortalığı toparlamaya çalışıyoruz, dedi aklından zoru olan Signora denen kadın. Zararsız, ama garip biriydi. Hele saçları... Ne acayip rengi vardı.... Vahşi bir kısrağı andırıyordu.

- Kutuları atalım mı? diye sordu Suzi.

Lou, "isterseniz dolabı toparlayıp kutuları bir köşeye dizeyim. Belki bu boş kutuları kullanmak istersiniz."

- İtalyanca dersinde mi?.. Suzi kulaklarına inanamıyordu. Signora araya girdi. "Hayır. Lou haklı. İtalya'da lokantada yemek ısmarlamayı öğreneceğimizde kutuları masa yerine kullanabiliriz. Zaman zaman dükkân tezgâhı yerine geçerler, zaman zaman da tamire giden bir araba..." Kutuları kullanacak yerleri düşündükçe yüzü gülüyordu.

Lou şaşkınlıkla kadına bakıyordu. Aklından zoru olduğu kesindi, ama şu anda onu ne kadar sevdiğini bilemezdi... "Akıllı kadınsınız, Signora" dedi sonra kutuları bir kenara üst üste dizmeye koyuldu.

Robin'i bulması imkânsızdı. Birkaç gün sonra işe telefon ettiğinde hiç şaşırmadı.

- Ben sana gelemeyeceğim. Oyuncak askerler son zamanlarda iyice heyecanlılar. Arkama en az beş tanesi takılmadan kıpırdayamıyorum...

- Bir yer buldum, dedi Lou.

- Bundan emindim, Lou.

Lou, bulduğu yerin, her salı ve perşembe akşamı en az otuz kişinin girip çıkacağı bir yer olduğunu anlattı.

- Harika, dedi Robin. Sen de yazıldın mı ?

- Nereye ?

- Kursa...

- Aman yarabbi, Robin. Zar zor İngilizce konuşurken İtalyanca'yla ne işim var?

- Sana güveniyorum, dedi Robin telefonu kapatmadan.

O akşam evde bir zarf buldu. İçinde beş yüz pound ve "Yabancı dil derslerinin taksidi" yazılı kısa bir not vardı. Robin'in şakası yoktu.

- Ne dedin? Ne yapacaksın?

- Kendimi geliştirmem gerektiğini söyleyen sen değil miydin, Suzi ? Neden olmasın ?

- Kendini geliştir derken akıllan demek istemiştim... Görüntüne önem ver, daha iyi bir iş bul. Aklını kaybedip yabancı dil kursuna yazıl demedim ki... Suzi'nin ağzı açık kalmıştı. Sen iyice delirmişsin, Lou. Bir kere bu kurs oldukça pahalı. Zavallı Signora, insanların ödeyemeyeceği kadar pahalı diye korkarken sen kursa yazılmaya kalkıyorsun... Kulaklarıma inanamıyorum... Anlamıyorum.

Lou, kaşlarını korku verecek biçimde çattı. "Herkesi tam olarak anlasaydık dünya çok can sıkıcı olurdu" dedi.

Suzi de "Keşke öyle olsaydı, yaşamak çok daha kolaylaşırdı" diye yanıtladı.

Lou birinci derse idam sehpasına giden bir mahkûm gibi gitti.

Okul hayatı hiç parlak geçmemişti. Kendi ayaklarıyla yeniden aşağılanacağı bir yere gidiyordu. Ama ilk ders, hoşuna gitti. O deli Signora adlarını sormuş, ellerine gülünç renkli kartonlar vererek isimlerinin İtalyanca karşılığım yazmalarını istemişti.

Lou, Luigi oldu. Bundan hoşlanmıştı. Önemli bir isme benziyordu.

Kaşlarını çatarak, "Mi chiamo Luigi" dedikçe duyanlar çok et-kileniyormuş gibi geliyordu.

İlginç bir grup oluşturuyorlardı. Örneğin, üstünden aklı başında hiç kimsenin Mountainview'a giderken takmayacağı kadar çok mücevher akan o BMW'li kadın... Lou, Robin ve arkadaşlarının kadının BMW'sini çalmamaları için dua ediyordu. Kadın hem iyi birine benziyordu, hem de hüzünlü gözleri vardı.

Adı Laddy olduğu halde yaka kartında "Lorenzo" yazan iyi kalpli yaşlı bir otel kapıcısı, ayrıca bir anne kız vardı, sonra Eli-" zabetta denilen sersem bir sarışın ile kravat ve ceketle gelen ciddi erkek arkadaşı... Bir sürü insan daha vardı. Hepsi de böyle bir kursta olmaları beklenmeyecek türden insanlardı. Belki onlar Lou'nun kursa gelmesini acayip bulmuyorlardı. Belki neden geldiğini sorgulamaya gerek duymayacaklardı.

O iki hafta boyunca nedenini sorguladı. Robin, bir gün salı akşamı yedi buçuk sularında, herkes derse gelirken teslim edilecek kutular olacağını haber verdi ve Lou'dan dolaba yerleştirilmelerine nezaret etmesini istedi...

Kutuları getiren anoraklı adamı tanımıyordu. Sadece kapıda durup minibüsü gözlemekle yetindi. O kadar çok gelen vardı ki. Bazısı bisikletini park ediyordu, bir kısmı motosikletlerini... Sonra BMW'li o kadın geldi... Toyota Starlet'in içinden iki kadın çıktı... Minibüs kimsenin dikkatini çekmemişti.

Dört kutu vardı. Kutular bir anda yerlerini bulmuş, anoraklı adam ile arabası gözden kaybolmuştu.

O dört kutuyu perşembe günü çabucak alınacak biçimde dizdi. İşlem yine birkaç saniye sürmüştü. Lou ise kutulara yardım ederek hocanın sevgilisi rolüne soyunmuştu. Zaman zaman kırmızı krepon kağıdıyla örterek yemek masası gibi kullanıyorlar, üstlerine çatal bıçak diziyorlardı.

"Quanto costa il piatto del 'giorno ?" diye sorardı Signora. Sınıf, soruyu hep bir ağızdan ezberleyinceye dek arka arkaya tekrarlardı. Sonra bıçaklan havaya kaldırarak, "Ecco il coltello" diye bağırırlardı.

Çocukça olsa bile Lou derslerden hoşlanıyordu. Suzi'yle bir gün İtalya'ya gideceklerini, orada Suzi'ye masıl un bicchiere di vino rosso ısmarlayacağım düşlüyordu.

Signora, bir keresinde içi dolu ağır bir kutu kaldırdı, emanet kutulardan biriydi..

Lou, kalbinin duracağını sandı. Hemen, "Lütfen bana bırakır mısınız, Signora? Bize boş kutular gerek..." dedi.

- İçlerinde bu kadar ağır olan ne var?

- Bu okulun işine akıl erdirmek mümkün mü ? İşte, size boş kutulan getirdim. Bugün ne yerine geçecekler ?

- Konumuz oteller, alberghi. Albergo di prima categoria, di seconda categoria.

Lou bu sözcükleri anladığı için çok mutluydu. "Okuldayken belki aptal filan değildim..." dedi Suzi'ye. "Belki sadece öğretmenler kötüydü... O kadar basit."

- Olabilir, dedi Suzi. Aslında aklı başka yerdeydi. Jerry'nin başı dertteydi. Annesi ile babasım okula çağırmışlardı. Konu ciddiye benziyordu. Hem de tam Signora evlerine geldi geleli dersleri yoluna girmişken... Son zamanlarda ödevlerini zamanında yapıyor, derslerini çalışıyordu. Hırsızlık olamazdı... Ne olabilirdi ? Okuldan arayanlar o kadar esrarlı davranmışlardı ki...

Kahvede çalışmanın güzel yanlarından biri konuşmalara kulak misafiri olmaktı. Suzi, çalışırken duyduklarıyla Dublin hakkında ayrıntılı bir kitap yazabileceğini söylüyordu.

Müşteriler hafta sonu kaçamaklarını, diğer gizli buluşmalarını, nasıl vergi kaçıracaklarım anlatıyorlardı. Bir de siyasîler, gazeteciler ve televizyoncular hakkında inanılmaz skandallardan söz ediyorlardı. Anlatılanların hiçbiri doğru olmasa bile hepsi de insanın tüylerini ürpertecek korkunçluktaydı. Yine de en ilginç konuşmalar gündelik ve basit olanlardı. Belediyenin düşük kiralı evlerinden birine hak kazanmak için gebe kalmaya kararlı on altı yaşında bir kızm veya sahte nüfus cüzdanlan yapan ve iyi bir pres makinesi almanın yararlannı sayan bir çiftin konuşmalan gibi olanlar en hoşuna gidenlerdi. Lou, Robin ile arkadaşlarının işlerini tartışmak için o kahveyi seçmemelerine dua ediyordu. Onlara göre fazla lüks bir yer olması kurtarırdı belki...

Kahvede oturanlar ilginç konular konuştuklannda Suzi yan masayı uzun uzun temizlemeyi âdet edinmişti. Bir keresinde kızıyla gelen orta yaşlı bir adam gördü. Kız banka üniforması giymiş, çok hoş bir sarışındı. Babası ise uzun saçlı kemikli suratlı biriydi. "Ne iş yaptığım anlamak zor" diye düşündü Suzi. "Ya gazetecidir ya da şair." Kavga ettikleri belliydi. Suzi uzaklaşmamaya özen gösteriyordu.

- Sadece yarım saat vaktim olduğu ve kantindeki o bulaşık suyu yerine güzel bir kahve içmek istediğim için buluşmaya razı oldum, diyordu kız.

- Eve gelmeye karar verirsen seni bekleyen yepyeni bir kahve makinesi ile dört çeşit kahve göreceksin, diye yanıtladı yaşlı adam. Bir baba değil de kızın sevgilisi gibi konuşuyordu. Ne kadar yaşlıydı... Suzi daha iyi duyabilmek için durmadan yan masayı cilalıyordu.

- Kullandın mı ?

- Deniyorum. Geri döneceğin günü iple çekiyorum ve o güne hazırlanıyorum... Sana istersen Blue Mountain istersen Costa Rica kahvesi yapacağım.

- Çok bekleyeceksin gibime geliyor... diye yanıtladı genç kız. "

- Ne olur konuşalım... Konuşamaz mıyız?.. Yalvarır gibiydi... "Aslında bayağı yakışıklı sayılır" dedi Suzi içinden.

- Konuşuyoruz işte, Tony.

- Sanırım sana âşık oldum...

- Hayır değilsin. Sadece beni hatırlamaktan hoşlanıyorsun... bir de diğerleri gibi tükürdüğümü yalayıp koşarak geri dönmememi beğeniyorsun...

- Artık diğerleri diye bir şey kalmadı. Bir süre sessiz kaldılar. Bugüne kadar kimseye "Seni seviyorum" demedim.

- Bana da sevdiğini söylemedin ki... Sadece beni sevdiğini sandığını söyledin. İkisi farklı şeyler.

- Bırak da gerçek hislerimi anlayayım. Aslında emin sayılırım. Genç kıza gülümsedi.

- Daha iyi anlayasm diye kendimizi yatağa atalım demek istiyorsun herhalde. Sesi zehir gibi acıydı.

- Aslına bakarsan onu demeyi hiç istemiyorum. Birlikte akşam yemeğine çıkalım ve eski günlerdeki gibi konuşalım...

- Yatma saati gelinceye kadar... Sonra, eski günlerdeki gibi doğru yatağa...

- Sadece bir kez oldu, Grania. Konumuz o değil. Suzi adeta büyülenmişti. Yaşlı adam iyi birine benziyordu. "Grania'nın ona bir şans daha tamması gerekir" diye düşündü. Hiç olmazsa akşam yemeğine evet demeliydi. Suzi, ağzını açmaması gerektiğini bilse de fikrini söylemek için kıvranıyordu.

- Sadece bir akşam yemeği, dedi Grania, sonra birbirlerine gülümseyerek el ele tutuştular.

Her seferinde aynı minibüs ve aynı anorak gelmiyordu. İlişkileri çok kısa ve hızlıydı.

Havalar gittikçe soğuyor, günler kısalıyor, yağmur yağıyordu. Lou, dolaba konması gereken ıslak paltolar için hole bir askı getirmişti. "Signora'mn kutularının ıslanmaması için..." diyordu.

Kutular, salı günleri dolaba giriyor, perşembeleri çıkıyordu. Bu işlem haftalarca sürmüştü. Lou, içlerinde ne olduğunu düşünmek bile istemiyordu. Robin'in işiyle ilgili olsa supermarket soygunu gibi kamyonlar dolusu şişe olurdu. Artık inkâr edecek hal kalmamıştı. Kutularda uyuşturucu vardı... Öyle olmasa birisinin getirdiğini başka biri alır mıydı? Aman yarabbi! Okulda uyuşturucu. Robin aklım kaçırmış olmalıydı.

Tam o sırada Suzi'nin kızıl saçlı edepsiz suratlı erkek kardeşi sorun çıkarttı ? Kendinden büyük çocuklarla birlikte bisiklet barınağında basılmıştı. Jerry sadece teslimatçılık yaptığına yemin ediyordu. Çocuklar, müdür onlardan şüphelendiği için okulun kapısında verilecek paketi getirmesini istemişlerdi, o kadar. Herkesi dehşete düşüren Bay O'Brien Suzi'nin ailesinin canına okumuştu.

Signora'mn yalvarmaları olmasa Jerry'nin kovulması işten değildi... O kadar gençti ki... Ailesi dersler biter bitmez hiç oyalanmadan eve dönmesini sağlayacaklarına söz veriyorlardı. Son zamanlarda sergilediği gelişmeler ve Signora'mn şahsî güvencesi Jerry'yi kurtarmıştı.

Gruptaki büyük çocukların hepsi o gün okuldan atıldılar. Tony O'Brien geleceklerinden kaygılanmadığını, başlarına gelebileceklerle ilgilenmediğini söylüyordu. "Zaten gelecek diye bir şeyleri olduğunu sanmıyorum, varsa da bu okulda olmasın" diyordu.

Lou, okulun ek binasının salıları uyuşturucunun teslim alındığı, perşembeleri de yola çıktığı bir depo olarak kullanıldığının anlaşıldığında kopacak kıyameti düşünmek istemiyordu. Belki de o gün kayınbiraderi olacak Jerry Sullivan'ın taşıyıcılığım yaptığı mal da o emanetin içinden çıkmıştı.

Suzi'yle birlikte gelecek yıl evlenmeye karar verdiler.

- Bugüne kadar senden daha çok beğendiğim biri olmadı, diyordu Suzi.

- Bıkmış gibi konuşuyorsun. Sanki kötülerin arasında en iyisiymişim gibi...

- Hayır. Doğru değil. İtalyanca kursuna başladığından beri Lou'dan daha çok hoşlanıyordu. Signora hep ne kadar yardımcı olduğunu anlatıyordu. "İnsanı böyle şaşırtır işte" dedi Suzi. Gerçekten öyleydi. İtalyanca çalışmasına yardım ediyordu. İnsan vücudunu, günleri birlikte ezberliyorlardı. Ufak bir çocuk kadar içtenlikle çalışıyordu. İyi bir çocuk gibi...

Tam Suzi'ye yüzük almayı düşündüğü sırada Robin'den haber çıktı.

- Kızıl saçlı kız arkadaşına güzel bir yüzüğe ne dersin, Lou? diye sordu Robin.

- Evet. Ama kendim almak istiyordum, Robin. Anlarsın ya... birlikte bir dükkâna gidip seçmek filan... Lou okuldaki iş için ek ödeme beklemeli miydi bilmiyordu. Bir bakıma yaptığı o kadar kolaydı ki fazlasını hak etmediğini düşünüyordu. Diğer taraftan işin tehlikesi çok daha yüksek bir bedel gerektiriyordu.

- Grafton Sokağı'ndaki büyük dükkândan bir yüzük seçerseniz sadece kaparo yatırman yeterli, diyecektim. Gerisi ödenecek...

- Şüphelenmesinden korkanm, Robin. Ona hiçbir şey anlatmıyorum...

Robin gülümsedi. "Anlatmadığını biliyorum, Lou. Kesinlikle şüphelenmez. Dükkânda, fiyatını söylemeden eşdeğerde yüzüklerle dolu bir tepsi gösterecekler. Böylelikle sen de kızın parmağına gerçekten kıymetli bir yüzük takmış olursun... Üstelik paranın geri kalanı derhal verileceği için yasal bir şekilde ödenmiş bir yüzük..."

- Sanmıyorum... Dinle... Ne kadar güzel bir teklif olduğunu biliyorum... ama şey...

- İlerde iki çocuğun olunca hayat ne kadar zorlaşacak bir düşün... O zaman aklına Robin gelir ve onun sayesinde yeni bir ev için yatırdığın kaparo ile karının parmağındaki on bin papellik kaya parçası...

Gerçekten on bin pound mu demek istiyordu? Lou, başının döndüğünü hissetti. Bir de yeni bir eve kaparodan söz etmişti. Bütün bunları reddetmek için insanın çıldırmış olması gerekirdi...

Mücevherciye girdiler. George'la görüşmek istediklerini söylediler.

George yüzük dolu bir tepsi getirdi. "Hepsi sizin düşündüğünüz fiyattan..." dedi.

Suzi ise, "Bunlar çok büyük" diye fısıldadı. "Senin bütçene göre değil..."

- Ne olur bırak da sana istediğim gibi güzel bir yüzük alayım... dedi Lou hüzünlü gözlerini açarak.

- Lütfen beni dinle, Lou. İkimiz birlikte ancak haftada yirmi beş pound biriktirebiliyoruz. Onu da zorla yapıyoruz... Bunlar iki yüz elli pounddan az olamaz. Yani on haftalık birikimimiz demek... Ne olur daha ucuz bir şey alalım... Lütfen... Hak etmediği kadar iyi bir kızdı. Ayrıca gerçek takılara baktığının farkında da değildi...

- En çok hangisini beğendin?

- Bu hakiki zümrüt değil, değil mi Lou?

- Zümrüde benzeyen bir taş, diye yanıtladı Lou ciddi bir ifadeyle. Suzi elini sağa sola çevirdikçe taş ışığı yansıtarak parlıyordu.

Mutlu bir şekilde güldü genç kız. "İnsan aslında gerçek zümrüt diye iddiaya girer..." dedi George'a.

Lou iki yüz elli pound vermek için George'u bir köşeye götürdü. O sırada Bay Lou Lynch'in aynı gün aldığı bir yüzük için dokuz bin beş yüz poundun ödenmiş olduğunu gördü.

Yüzündeki ifade hiç değişmeyen George, "Size mutluluklar dilerim, efendim" dedi.

Acaba George ne kadarım biliyordu ? Yoksa o da bir kere bulaşıp da kurtulamayanlardan mıydı ? Robin gerçekten böyle saygın bir dükkâna gelerek o kadar parayı nakit olarak ödemiş miydi ? Lou başının döndüğünü hissetti. Bayılacak gibiydi.

Signora, Suzi'nin yüzüğünü çok beğendi. "Çok çok güzel bir yüzük" dedi.

- Aslında taşı gerçek değil, cam, Signora. Ama gören sahici zümrüt sanır, değil mi?

Takılardan çok hoşlanmasına rağmen hiç mücevheri olmayan Signora gerçek bir zümrüt olduğundan emindi. Tasarımı da çok güzeldi. Luigi konusunda meraklanmaya başladı.

Suzi o güzel Grania'nın kahveye girdiğini gördü. Yaşlı adamla çıktığı yemek nasıl geçmişti acaba? Her zamanki gibi sormaya can atıyordu, ama susması gerektiğini biliyordu.

- İki kişilik bir masa mı istersiniz ? diye nezaketle sordu.

- Lütfen... bir arkadaşımla buluşacağım.

Suzi, buluşacağı kişinin o yaşlı adam olmamasına üzüldü. Arkadaşı kızdı. Ufak tefek, kocaman gözlüklü bir kız... Çok eski arkadaş oldukları belliydi.

- Hiçbir şey kesinleşmiş değil, Fiona. Hiçbir şey... Sadece önümüzdeki haftalarda telefon edip sende kalacağımı söyleyebilirim, o kadar. Ne demek istediğimi anlarsın...

- Gayet iyi anlıyorum. İki kardeş çoktandır benden yalancı şahitlik istemediniz... dedi Fiona.

- Mesele... o adam... neyse uzun hikâye. Aslında ondan çok hoşlanıyorum, ama bir sürü sorun var...

- Yüz yaşında olması gibi mi ? dedi Fiona yardım edercesine.

- Ah, Fiona! Bir bilsen... yaşı sorunlarımın sonuncusu... Yüz yaşma basmak üzere oluşu hiç sorun değil.

- Siz Dunne'lar çok esrarlı hayatlar yaşıyorsunuz... dedi Fiona. Yüzünden hayranlık duyduğu belli oluyordu. Sen yaşını fark etmediğin bir emekliyle çıkıyorsun. Brigid de aklını son derece olağan görünen kalçalarına takmış durumda...

- Hepsi çıplaklar kampı olan o tatil yerine gitmesiyle başladı, diye açıkladı Grania. Salağın biri altına sıkıştırdığı bir kalem düşmeden duruyorsa göğüslerinin sarkık olduğunu, üstsüz gezmemesi gerektiğini söylemiş...

- Sonra?..

- Brigid de "Değil kalem telefon rehberi koysam yine düşmez" diyor.

Bu sözlere ikisi de güldü.

- Kendi söylediğine göre... dedi kocaman gözlüklü kız.

- İşin kötüsü kimse karşı çıkmamış. Bizimkinin de bu yüzden kocaman bir kompleksi var. Suzi gülmemek için kendini zor tutuyordu. "Biraz daha kahve ister misiniz" diye sordu. "Hey, bu ne güzel yüzük böyle" dedi Grania.

- Yeni nişanlandım da... dedi Suzi gururla. İkisi onu kutlayarak yüzüğü denediler.

- Gerçek zümrüt mü? diye sordu Fiona.

- Sayılmaz. Zavallı Lou büyük bir elektrikçide paket yapıyor. Gerçek değil, ama harika bir cam değil mi?

- Enfes... Nereden aldınız? Suzi dükkânın adını söyledi.

Kız uzaklaştığında Grania arkadaşına, "Çok tuhaf. O dükkânda sadece gerçek taş satarlar. Hesaplan bizim bankada olduğu için biliyorum. Cam olmadığına eminim. Gerçek bir zümrüt olduğuna bahse girerim" diye fısıldadı.
Kullanıcı avatarı
derfinia
Leydi
 
Mesajlar: 291
Kayıt: Çrş Ara 01, 2010 9:34 am
Has thanked: 0 time
Have thanks: 0 time
National Flag:
Turkey

Re: İTALYANCA AŞK BAŞKADIR

Mesajgönderen derfinia » Sal Eki 18, 2011 12:48 am

İtalyanca kursunun Noel daveti yaklaşıyordu. İki hafta tatil vardı, birbirlerinden aynlacaklardı. Signora, hepsinin derse bir şeyler getirmesini istedi. Bir "parti" yapacaklardı. Sınıfa Buon Natale yazılı kocaman pankartlar asmışlardı. Yeniyılı kutlayan afişler de vardı. Herkes şıktı. Bankada çalışan Guglielmo dedikleri ciddi Bili bile havaya girmiş dağıtmak üzere kâğıt şapkalar getirmişti...

Arabalı, takılı, süslü Connie de kocasının arabasında bulduğu altı şişe Frascati şarabını alıp gelmişti. Onları sekreterine götürdüğüne emin olduğundan kurstaki arkadaşlanyla paylaşmayı tercih ediyordu. Kimse bu sözlerin ciddi olup olmadığım arılamıyordu. Hem okulda içki içmek yasaktı. Signora, Bay O'Brien'dan izin aldığını söyleyince rahatladılar.

Signora, Tony O'Brien'ın okul uyuşturucu kaynar, çocuklar kolaylıkla "crack" bulurken birkaç yetişkinin Noel'i kutlamak için şarap içmesinin önemi olmadığını söylediğini eklememişti.

Luigi, birden, "Geçen Noel ne yapmıştınız, Signora?" diye sordu. Etrafta salute'ler, molto grazie'ler ve va bene'ler uçuşurken yan yana oturuyorlardı.

- Geçen yıl, Noel'de geceyarısı ayinine gittim ve kilisenin arkasında oturup kocam Mario ile çocuklanm seyrettim, dedi.

- Neden onlarla birlikte değildiniz ? Signora gülümsedi. "Doğru olmazdı" dedi.

- Sonra durup dururken öldü, öyle mi ? diye sordu Lou. Annesi her ne kadar Signora'mn eski bir rahibe olduğunu düşünüyorsa da Suzi'den aslında dul olduğunu duymuştu.

- Evet, Lou. Durup dururken öldü, dedi alçak bir sesle.

- Mi spiace, dedi Lou. Troppo triste, Signora.

- Haklısın, Lou. Ama hayat kimse için kolay değil. Bunu unutma. Tam kadınla aynı fikirde olduğunu belirtecekken içini ani bir korku kapladı.

Bugün perşembeydi ve anoraklı adam görünmemişti. Minibüsten de haber yoktu. Okul, dolaptaki kutularla birlikte iki haftalığına kapanacaktı. Şimdi ne yapacaktı ? Tann adına ne yapması gerekiyordu?

Signora Silent Night adlı Noel şarkısının İtalyanca sözlerini getirmişti. Gece sona ermek üzereydi. Lou deli gibiydi. Arabası yoktu, bir taksi bulsa yine de gecenin bu saatinde okuldan taşıdığı ağır kutulan nasıl izah edebilirdi? Ocağın ilk haftasından önce içeri girmesine olanak yoktu. Robin onu öldürecekti.

Aslmda kabahat Robin'indi. Ulaşabileceği bir telefon numarası vermemişti, zora düştüğünde başvuracağı bir yer yoktu. Malı alacak insanın basma bir şey gelmiş olmalıydı. Zincirin zayıf noktası buydu. Kabahat Lou'da değildi. Kimse onu suçlayamazdı. Ama çok para aldığı da doğruydu. Çabuk düşünüp, karar vermesi ve harekete geçmesi için bu paralan veriyorlardı. Ne yapmalıydı?

Etrafa baktı. Ortalığı topluyorlardı. Herkes birbiriyle vedalaşıyordu.

Lou çöpleri atmayı önerdi. "Hepsini sana bırakamam, Luigi. Zaten o kadar yardım ettin ki..." dedi Signora.

Guglielmo ile Bartolomeo yardım ettiler. Başka bir ortamda ikisiyle de bir banka memuru ve bir minibüs şoförüyle arkadaşlık edemezdi. Hep birlikte gecenin karanlığında o kocaman siyah torbalan okulun büyük çöp bidonlarına attılar.

- Senin şu Signoran bayağı iyi bir kadm, değil mi? diye sordu Bartolomeo.

- Lizzie, Bay Dunne'la, hani bu kurslardan sorumlu olan adamla aralarında bir şey olduğunu sanıyor, dedi Guglielmo fısıldayarak.

- Haydi canım! dedi Lou. Gençler aralarında tartışıyordu.

- Keşke doğru olsa, ne harika olurdu!..

- Onların yaşında böyle şey olur mu ama... dedi Guglielmo şaşkın.

- Belki biz de onların yaşına geldiğimizde dünyanın en olağan şeyi gibi görürüz. Lou nedense Signora'yı korumak ihtiyacını hissediyordu. Bu gülünç öneriyi ret mi etmeliydi yoksa dünyanın en olağan şeyiymiş gibi onaylamalı mıydı ?

O kutular aklından çıkmıyordu, ne yapacağına karar vermeye çalışırken kalbinin hızla attığım fark etti. Nefret ettiği bir şey yapmak zorundaydı; şaşırtıcı saçlı, iyi kalpli İtalyan kadını kandırmak zorundaydı. "Eve nasıl gidiyorsunuz ? Bay Dunne sizi almaya gelecek mi ?" diye sordu çok tabiî bir sesle.

- Evet. Uğrarım demişti. Yanakları pembeleşti. Heyecanlı görünüyordu. "Herhalde şarap, gecenin başarısı ve açıkça sorduğum soru onu duygulandırdı" diye içinden geçirdi Lou.

"Öğrencilerinin içinde en parlağı sayılmayan Luigi bile Aidan Dunne'la ilişkisinde özel bir durum olduğunu sezmişse diğerleri kim bilir ne düşünüyordur" diye içinden geçirdi Signora. Aidan, kız arkadaşı olarak algılandığım öğrenirse çok üzülürdü. Aralarında dostluk sınırım aşacak hiçbir konuşma geçmemişti. Ya bu laflar karısının veya kızlarının kulağına giderse... Veya kızı Luigi'yle nişanlı olan Bayan Sullivan bu söylentileri duyarsa...

Yıllardır hayatını büyük bir mahremiyet içinde yaşamaya alışmış olan Signora birden değişmekten korkuyordu. Aynca çok gereksiz bir şeydi de... Aidan Dunne'ın ona iyi bir arkadaş gözüyle baktığı kesindi. O kadar... Ama, örneğin Luigi gibi basit insanlann gözünde böyle algılanmayacağını da kabul ediyordu.

Lou, anlamayan bakışlarla Signora'ya bakıyordu. "Tamam. Öyleyse kapılan ben kilitleyeyim mi? Siz yürümeye başlayın, ben arkanızdan yetişirim. Bu akşam biraz geç kaldık."

- Grazie Luigi. Troppo gentile. İyice kilitlediğine emin ol... Bir saat sonra kontrol etmeye gelen bekçiyi unutma. Bay O'Brien bu konuda çok titiz. Bugüne kadar kapıyı hiç açık unutmadık. Son etapta yanlış bir şey yapmak istemem...

Artık bir plan hazırlayana dek kapıyı açık bırakmasına imkân kalmamıştı. O kutulan kilitlemek zorundaydı. Anahtan aldı. Baykuşlu bir anahtarlığa takılıydı. Saçma, çocukça bir anahtarlıktı, ama en azından büyüktü. Kimsenin unutamayacağı bir anahtarlıktı. İnsanın çantasından eksildiğin fark edeceği büyüklükteydi.

Yıldınm hızıyla kendi anahtarı ile Signora'nmkini değiştirdi. Sonra okulun kapısını kilitledi, koşarak kadına yetişerek anahtarlığı çantasına attı. Signora'nın ikinci dönemden önce o anahta-n kullanacağı yoktu nasıl olsa. Ne yapıp edecek anahtarlan daha önce tekrar değiştirecek bir yol bulacaktı. Önemli olan kadının doğru anahtarla eve döndüğüne inanmasıydı.

Bu akşam Bay Dunne gölgeden sıynlıp Signora'nın koluna girmedi. "Öyle olsa bile şaşırtıcı bir yanı yok" diye düşündü. Suzi'ye anlatmalıydı. Aklına gelmişken, bu gece Suzi'nin evinde kalmalıydı, çünkü Signora'ya kendi evinin anahtarını vermişti.

- Bu gece Fionalarda kalacağım dedi Grania. Brigid önündeki domateslerden başını kaldırdı.

Nell Dunne başım kaldırmadan kitabım okumaya devam etti. "İyi" dedi.

- Yann akşam görüşürüz, dedi Grania.

- Tamam. Annesi hâlâ başını kaldırmamıştı.

- Tastamam... dedi Brigid ekşi bir sesle.

- İsteseydin sen de çıkabilirdin, Brigid. Domates dolu bir tabağa bakarak içini çekmene gerek yok... Gidecek o kadar yer varken... Hem sen de Fiona'da kalabilirsin.

- Tabiî canım. Hepimize yetecek büyüklükte bir kâşanede yaşıyor... dedi Brigid.

- Hadi Brigid... Yarın Noel... Neşelen biraz...

- Herifin biriyle yatağa atlamadan da neşelenirim ben, dedi Brigid ıslık çalar gibi.

Grania endişelendi, oysa annesi olanlann farkında değildi. "Evet. Hepimiz için aynı şey geçerli" dedi Grania alçak sesle. "Yalnız biz kalçalanmız şişman diye etrafa saldırmıyoruz. Unutmadan seninkilerin son derece normal olduğunu da söylemeliyim."

- Kalçalarımdan kim sana söz etti? Brigid'in gözleri endişe ve kuşku doluydu.

- Bugün bankaya kalçalarına karşı çıkan bir grup geldi de... Aman, Brigid. Şu konuyu kes... Harika görünüyorsun. Durup dururken çıkarttığın şu anoreksia işini bırak!..

- Anoreksia mı ? Brigid homurdanır gibi güldü. Bakıyorum sevgilin geri geldi diye birden ballı börek oldun...

- Sevgilim kim? Hadi söyle, kim? Hiçbir şey bilmiyorsun. Grania kardeşine ateş püskürüyordu.

- Nasıl surat asıp inleyerek ağladığını bilmiyor muyum sanıyorsun. Domateslerin karşısında içimi çektiğimi söylerken asıl sen fırtınalı bir gökyüzü gibi iç çektiğinin farkında değilsin. Her telefon çaldığında nasıl on metre havalara fırladığının da farkında değilsin. Kimse, evli olduğu kesin. Üstünden suçluluk akıyor senin...

- Doğduğundan beri her söylediğin yanlış... dedi Grania. Ama bunun kadar yanıldığın hiçbir şey olmadı... Evli değil, hiç evlenmeyeceğine iddiaya girmeye hazırım.

- Ölesiye nişan yüzüğü bekleyen herkes böyle saçma laflar eder, dedi Brigid isteksizce önündeki domateslerle oynarken.

- Gidiyorum, dedi Grania. Babama gelmeyeceğimi söylemeyi unutmayın. Kapıyı kilitlemesi için...

Babalan mutfakta yedikleri akşam yemeklerine artık katılmıyordu. Ya odasmda oturup asacağı tabloları seçiyor ya odanın renklerini düşünüyor ya da okulda kalıp gece kursuyla ilgileniyordu.

Aidan Dunne, Signora'ya rastlamak umuduyla okula gitmişti, ama her tarafı kapalı buldu. Signora hiç tek basma pub'a gitmezdi. Kahveler de son anda alışveriş yapanlarla dolup taşıyordu. Bugüne kadar onu Sullivan'lann evinden aramamıştı. Bundan sonra da başlamaya niyeti yoktu.

Ama Noel'den önce onu görüp aldığı ufak hediyeyi vermeyi çok istiyordu. İçinde Leonardo da Vinci'nin portresi olan ufak bir madalyon bulmuştu. Pahalı değildi, ama Signora'ya çok yakışacaktı. Noel sabahından önce vermeyi umuyordu. Altın sarısı, "Buon Natale" yazılı bir kâğıda sanlıydı. "Sonra verirsem anlamsız olur" diye düşünüyordu.

Belki de anlamı değişmezdi, ama Aidan'ın cam bir süre Signo-ra'yla konuşmak istiyordu. Bir ara oturduğu sokağın sonundaki bir duvardan söz etmişti. Bazen o duvarda oturup uzaklardaki dağlan seyrettiğini söylüyordu. Hayatının ne kadar değiştiğini, vista del monte sözcüklerinin artık okulu çağrıştırdığım anlatmıştı. Belki bu akşam da o duvarda oturuyordu.

Aidan Dunne insanlarla dolu siteyi geçti. Pencerelerde Noel ışıklan yanıyordu. Kapıların önüne bira sandıklan dizilmişti. "Signora için ne değişik bir Noel" diye düşündü. Geçen sene Sicilya'da o köyde geçirdiği Noel'den ne kadar farklı olmalıydı.

Duvarın üstünde kımıldamadan oturuyordu. Aidan'ı görünce şaşırmamıştı. Aidan yanma oturdu.

- Sana Noel hediyeni getirdim, dedi.

- Ben de seninkini getirdim, dedi Signora. Elinde büyük bir paket vardı.

- Şimdi açalım mı? Sesinden ne kadar istekli olduğu seziliyordu.

-Neden olmasm?

Madalyonu ve çalışma odasına çok yakışacak sanlı morlu büyük tabağı açtılar. Teşekkür ederek aldıklan hediyeleri övdüler. Gidecek yerleri olmayan gençler gibi duvarda oturdular.

Hava soğudu, nedenini anlamadan ikisi aynı anda kalktı.

- Buon natale, Signora. Yanağından öptü.

- Buon natale, Aidan, caro mio, diye yanıtladı Signora.

Noel akşamı, elektrikli ev eşyalan satan büyük dükkânda geç saatlere kadar çalıştılar. İnsanlar et kesmek için hangi elektrikli bıçağı alacaklarma veya hangi videoyu seçmeleri gerektiğine neden son dakikada karar verirlerdi ? Lou bütün gün çok yoruldu. Tam kapanış saatinde karşısında Robin'i buldu. Elinde bir makbuz tutuyordu. Lou bir bakıma onu bekliyordu.

- İyi Noeller, Lou.

- Buon natale, Robin.

- Ne demek istiyorsun?

- Öğrenmemi istediğin İtalyanca... Neredeyse İngilizce düşünemeyecek hale geldim.

- İstediğin anda kursu bırakabileceğini söylemeye geldim.

-Ne?

- Emin ol! Başka bir yer bulundu. Ama senin bulduğun yer için çok minnettar olanlar var.

- Ya son gelen mallar? Lou bembeyaz olmuştu.

- Son gelen mallara ne olmuş?

- Onlar hâlâ okulda.

- Şaka mı yapıyorsun ?

- Böyle bir konuda hiç şaka yapar mıyım? Perşembe günü kimse gelmedi. Malı alan olmadı.

- Çabuk ol. Bu adamın malını çabuk getir... Depo sorumlusu bir an önce işini bitirip evine gitmek istiyordu.

- Makbuzunu ver, dedi Lou alçak sesle.

- Suzi ile sana bir televizyon...

- Alamam, dedi Lou. Çalıntı olduğunu anlar.

- Çalıntı değil ki... Şimdi parasını ödedim. Robin alınmıştı.

- Tabiî ödedin... Ne demek istediğimi anlıyorsun... Senin arabana koyacağım.

- Noel için Suzi'ye hazırladığın sürprizle birlikte seni Suzi'nin evine bırakmayı düşünüyordum.

Lou'nun tahmin ettiği gibi dükkânın en pahalı televizyonunu almıştı. En mükemmel televizyonu. Suzi'nin, stüdyosuna böyle bir televizyonun girmesini doğal karşılamasına imkân yoktu.

- Dinle beni... Şimdi başımızda bu televizyondan çok daha büyük bir sorun var. Haftalığımı alayım okul konusunda ne yapacağımıza karar verelim.

- Bazı önlemler aldığına eminim.

- Evet. Ama belki doğru önlemler değildir.

Lou içeri girdi ve diğer gençlerle beklemeye başladı. Paralarını aldılar, birer içki içtiler, Noel ikramiyeleri dağıtıldı. Bitmeyecek gibi görünen bir sürenin sonunda arkasında kocaman bir televizyon duran bir arabada onu bekleyen iriyan adamın yanma oturdu.

- Okulun anahtarını aldım. Ama kapıları ne gibi delilerin denetlediğini Allah bilir. Okul müdürü manyağın tekiymiş...

Signora'nm anahtarlığından çıkardığı andan beri yanından ayırmadığı anahtarı gösterdi.

- Akıllı çocuksun, Lou.

- Anoraklı bir herif görünmediği gün ne yapmam gerektiğini söylemeyi unutanlardan daha akıllı olduğum kesin, dedi Lou. Kızgın ve üzgündü, şimdi korkuyordu. Suç işlemiş biriyle, reddetmek zorunda olduğu koskocaman bir televizyonla çalıştığı yerin parkında bir arabadaydı. Kendini akıllı bir adam gibi değil aksine tam bir ahmak gibi görüyordu.

- Gördüğün gibi zaman zaman sorun çıkartanlar olur, dedi Robin. Yarı yolda bırakanlar olur. Demek biri bizi yarı yolda bıraktı. Bir daha çalışmayacaktır.

- Başına ne gelecek? Lou korku içindeydi. Perşembe günü gözükmeyen anoraklınm taşlarla bağlanmış olarak Liffey Nehrinden çıkartıldığını görür gibiydi.

- Dediğim gibi bir daha kimse ona iş vermeyecek.

- Belki araba kazası geçirmiştir ya da çocuğunu hastaneye götürmek zorunda kalmıştır. Lou neden o adamı koruduğunu anlamıyordu. Başlarına bu derdi açan o değil miydi ?

Bu sorun çıkmasaydı Lou kurtulmuş olabilirdi. Robin'in arkadaşları yeni bir yer bulmuşlardı. "Yine de kursa devam ederdim" diye düşündü. O derslerden zevk alıyordu. Signora'nm gelecek yaz İtalya'ya düzenleyeceği yolculuğa bile katılmayı düşünüyordu. Derslere sırf Robin istedi diye devam etmeyecekti. Yakalanmamışlardı. Orası sadece malları başarıyla sakladıkları bir yerdi. Yakalanmadıklarına göre içerden yardım eden birilerini arayan da çıkmayacaktı. Bir de perşembe günü gözükmeyen o ahmak olmasaydı.

- Cezası bir daha çalışmamak olacak, dedi Robin. Başım üzüntüyle sallıyordu.

Lou o anda tünelin ucundaki ışığı görür gibi oldu. Onlardan kurtulmanın yolunu bulmuştu. Bir işi yüzüne gözüne bulaştırmak yeterliydi... İşi iyi yapmazsan kimse senden bir şey istemezdi demek. Bu kadar kolay olduğunu önceden bilseydi. Önce şu işi halletmek zorundaydı. Anoraklı zaten cezalandırılacaktı. Oysa Lou anahtarı alarak sorunu çözmüştü. Planını bundan sonraki işte uygulamaya geçirebilirdi.

- Bu senin araban mı, Robin ?

- Hayır, değil tabiî. Bunu bilmezmiş gibi konuşuyorsun. Televizyonu Suzi'ye taşımak için bir arkadaşımdan aldım. Oysa şu işe bak... Yüzü bir çocuk gibi asılmıştı.

- Öyleyse bu arabadayken polis seninle ilgilenmez, değil mi ? Bir fikrim var. Belki iyi bir fikir değil, ama aklıma başka şey gelmiyor.

- Anlat bakalım. Lou anlattı.

Lou arabayı okula yanaştırdığında geceyansı olmuştu. Gören var mı diye sağa sola bakarak kamyoneti okulun ek binasına geri geri dayadı.

Nefes almaktan korkarak dolabı açtı. Dört kutu yerli yerinde duruyordu. Her zamanki gibi içlerinde sanki bir düzine şarap şişesi vardı. Sadece şişe olduğunu belirten işaret yoktu. Dikkat! Kırılacak Eşya! demiyordu. Kutuları büyük bir özenle teker teker dışanya taşıdı. Sonra nefes almakta zorlanıp büyük çaba sarfede-rek o kocaman televizyonu sımfa taşıdı. İçinde kendi videosu olan mükemmel bir üründü. Daha önce gece açık kalan bir dükkândan aldığı renkli kalemlerle kısa bir not hazırlamıştı.

"Buon natale a Lei, Signora, e a tutti" yazmıştı.

Artık akşam kursunun bir televizyonu vardı. Kutular da okuldan çıkmıştı. Onları Robin'in arabasıyla başka bir yerde başka bir minibüsle gelen başka bir anoraklıya sessizce teslim edecekti.

Lou bir Noel akşamı gidecek yerleri olmayan insanların hayatlarını merak etti. İçinden hiçbir zaman onlar gibi olmamak için dua ediyordu.

Televizyonu görünce Signora'nın tepkisi ne olacaktı? Sınıfa ilk giren o mu olacaktı? Belki de her tarafı gece gündüz denetlemek hastası o sapık O'Brien ilk gören olacaktı... Hepsinin sonsuza dek merak edecekleri kesindi. Televizyonun seri numarasını kazımışlardı. Şehirde bu televizyonlardan satan en az bir düzine dükkân vardı.

Kutusunda da nereden alındığını belirten bir yazı yoktu. Araştırmaya başladıklarında çalıntı olmadığı anlaşılacaktı. Varsayımlar arasında kalıp sonsuza dek çözüme ulaşamayacaklardı. Zamanla içeri nasıl girildiğinin esrarı da unutulup gidecekti. Ne de olsa kimse bir şey çalmamıştı. Hırsızlık olmamıştı.

Kuruntulu Bay O'Brien da sonunda vazgeçmek zorunda kalacaktı.

Bu arada okulun, yararlanacağı muhteşem bir televizyonu ve videosu olacaktı. Belki de en çok yararlananlar gece kursuna gelenler olacaktı.

Robin'in bundan sonra vereceği işi yüzüne gözüne bulaştıracaktı. Robin de üzülerek bir daha çalışamayacağını söyleyecekti. Lou hayatını yaşamaya başlayacaktı.

Noel günüydü. Lou bitkindi. Çay saatinde Noel pastası yemeye Suzi'nin ailesine gitti. Signora bir köşede Jerry'yle sessizce satranç oynuyordu.

- Düşünsene, satranç oynuyor! dedi Suzi şaşkınlık ve hayranlıkla. O çocuk piyonları tanıyor ve yerlerini anlıyor demek... Mucizeler bitmeyecek...

- Signora! dedi Lou.

- Luigi. Onu görmekten mutlu olduğu seziliyordu.

- Bana da sizinki gibi bir anahtarlık hediye ettiler, dedi. O kadar şaşacak bir şey yoktu aslında?

- Baykuşlu anahtarlığım. Signora her konuya olumlu yanıt veren bir yapıya sahipti.

- Evet. Verir misiniz bakayım aynı mı? dedi Lou.

Signora çantasından çıkarttığı anahtarlığı uzattı. Lou iki anahtarlığı kıyaslar gibi yaparken değiş tokuşu gerçekleştirdi. Artık hem o hem Signora kurtulmuştu. Kimse bu zararsız konuşmayı hatırlayamazdı. Şimdi başka hediyelerden söz ederek onları şaşırtmalıydı.

Peggy Sullivan, "Bu akşam Lou hiç susmayacak sandım" dedi. Signora'yla ortalığı topluyorlardı. "Hatırlıyor musunuz, eskiden bazıları için gramofon iğnesiyle aşılanmış denirdi? Günümüzde CD'ler ve kasetler devrinde böyle söylenemez herhalde."

- Evet. O deyimi duymuştum. Bir keresinde Mario'ya açıklamaya çalışmıştım, ama birçok deyim gibi başka bir dile çevrilirken bütün anlamını yitirdi. Ne demek istediğimi anlamadı.

Açılıp iç dökme zamanı gelmişti sanki. Peggy bu acayip kadına özel sorular sormaktan kaçınırdı, ama sanki bir an için etrafındaki koruyucu duvar yıkılmıştı. "Akrabalarınızla olmak istemediniz mi, Signora? Noel'i onlarla geçirmek istemediniz mi?" diye sordu.

Signora hiç alınmış görünmüyordu. Soruyu, Jerry'nin sorularına yaptığı gibi özenle ve dikkatle yanıtladı.

- Hayır, dedi. Hiç hoşlanacağımı sanmıyorum. Yapay olurdu. Ayrıca annem ile kardeşlerimi sık sık gördüm. Hiç biri bunu önermedi. Onlann kendilerine has âdetleri oluşmuş. Aralarına katılmam her şeyi zorlaştırırdı. Çok da sahte olurdu. Kimse bundan zevk almazdı. Ama bugün burada sizin ailenizle olmak hoşuma gitti. Dingin ve huzurlu ayakta duruyordu. Boynunda yeni bir madalyon vardı. Kimin verdiğini söylememişti, kimse de nereden geldiğim sormaya cesaret edememişti. Signora özel hayatını kendine saklayan bir insandı.

- Biz de sizinle birlikte olmaktan çok çok zevk aldık, Signora, dedi Peggy Sullivan. Bir taraftan da bu tuhaf kadın evlerine gelmeden önce nasıl yaşadıklarını düşünüyordu.

Kurs, ocak ayının ilk salı akşamı yeniden başladı. Soğuk bir akşam olmasına karşın eksiksiz gelmişlerdi. Eylülde yazılan otuz kişiden hiç ayrılan çıkmamıştı. Gece kursları arasında bir rekordu bu...

Bütün yüksek düzey yöneticiler de açılışa gelmişlerdi. Müdürleri Tony O'Brien, Bay Dunne... Hepsinin yüzü gülüyordu. Dünyanın en olağanüstü şeyi olmuştu. Smıfa bir hediye gelmişti. Signora bir çocuk gibi neredeyse ellerini çırpacak kadar mutluydu.

Kimden gelmiş olabilirdi? Sınıftan biri miydi? Öyleyse teşekkür edebilmeleri için lütfen kendini tanıtır mıydı? Herkes şaşkındı, ama hepsi Connie olduğunu düşünüyordu.

- Hayır. Keşke ben olsaydım. Keşke benim aklıma gelseydi. Connie televizyonu getirmemiş olduğu için adeta kendini suçluyordu.

Müdür ise çok sevindiğini, ama güvenlik açısından rahatsız olduğunu söyledi. Bu güzel hediyeyi getirdiğini itiraf eden çıkmazsa kilitleri değiştirmek zorunda kalacaklardı. İçeri zorla girilmediğine göre birilerinin elinde anahtarlar var demekti.

- Bu olay bankada olsa bambaşka bir açıdan değerlendirilirdi, dedi Guglielmo. "Her şeyi olduğu gibi bırak, bakarsın haftaya bir müzik seti gelir" derlerdi.

Asıl adı Laddy olan otel kapıcısı Lorenzo ise, "Ortalıkta Dublin'deki kapılan açacak ne kadar anahtar dolaştığını bilseniz şaşarsınız" dedi.

Birden Signora başını kaldırdı ve Luigi'ye baktı. Luigi gözlerini kaçırdı.

"Tanrım, yalvarırım sussun" dedi. "Tanrım, yalvarırım bir yararı olmayacağını, sadece zarar vereceğini anlasın." Tanrı'ya mı yal-varıyordu, yoksa sadece kendi kendine söylenmekle mi yetiniyordu, bilmiyordu. Bildiği tek şey içtenliğiydi. Gerçekten içten yalvarıyordu.

Yalvarmaları işe yaramıştı. Signora gözlerini kaçırdı.

Ders başladı. Eski konulan tekrarlıyorlardı. Signora, birçok şeyi unuttuklarını söyledi. Gerçekten İtalya'ya gitmek istiyorlarsa çok çalışmalan gerekiyordu. Utanç içinde iki haftalık tatile çıkmadan önce kolaylıkla söyledikleri deyimleri tekrarlamaya koyuldular.

Ders bitince Lou çabucak çıkmaya çalıştı.

- Bu akşam kutulara yardım etmeyecek misin, Luigi? Bakışı çok kararlıydı.

- Scusi Signora. Kutular nerede?.. Unutmuşum.

Boş kutulan suçun hiçbir kanıtı kalmayan dolaba yerleştirdiler.

- Şey... Bay Dunne sizi eve götürmeye gelecek mi, Signora?

- Hayır, Luigi. Ama sen kaldığım evin kızı Suzi'yle çıkıyorsun. Yüzü öfkeliydi.

- Bunu biliyordunuz, Signora. Biz nişanlıyız.

- Evet. Ben de seninle o konuyu konuşacaktım. Nişanı ve nişan yüzüğünü. İtalyanca, un anello di fidanzamento deriz.

- Evet, evet, nişan yüzüğü. Lou çok heyecanlıydı.

- Genelde zümrüt olmaz, Luigi. Gerçek bir zümrüt hiç olmaz. Tuhaf olan da bu...

- Aman Signora! Gerçek zümrütmüş... Şaka yapıyorsunuz herhalde... Renkli bir camdan başka bir şey değil.

- Hayır, gerçek zümrüt, uno smeraldo. Onlan iyi tanırım. Zümrüde dokunmaya bayılırım.

- Taklitlerini gittikçe daha güzel yapıyorlar, Signora. Artık sahtesi ile gerçeği ayırt etmek çok zor...

- O yüzük binlerce pound eder, Luigi.

- Signora, beni dinleyin...

- Yüzlerce ve yüzlerce pound eden o televizyon gibi... Belki bin pounddan fazla...

- Ne demek istiyorsunuz ?

- Bilmiyorum. Asıl sen bana ne söylemek istiyorsun ?

Okuldayken hiçbir öğretmeni Lou Lynch'i şimdiki gibi küçültmeyi, utandırmayı başaramamıştı. Ne annesi ne babası onu uysallaştıramamıştı. Hiçbir din adamı veya Hıristiyan Kardeş onu korkutamamıştı... Ama o anda birden karşısında sessizce duran o acayip kadının saygısını yitirmekten korktuğunu hissetti.

- Söylemek istediğim... diye söze başladı. Karşısında, o tuhaf sessizliğin içinde bekliyordu Signora. Her neyse bittiğini söylemek istiyorum sanınm. Bir daha olmayacak, demek istiyorum.

- Peki bunlar çalıntı mı ? O zümrüt, bu harika televizyon ?

- Hayır çalıntı değil. Hepsinin parası ödendi. Benim tarafımdan değil, ama işlerini gördüğüm insanlar tarafından.

- Artık işlerini görmediğin insanlar mı ?

- Hayır, artık bitti. Yemin ederim. Kadımn inanması için neler vermezdi?

- Demek pornografiye son veriyorsun.

- Neye son veriyorum, Signora?

- O kutulan açtım tabiî Luigi. Okulda uyuşturucu bulduklann-da, sonra Suzi'nin kardeşi genç Jerry konusu ortaya çıktığında öyle merak ettim ki... Dolapta uyuşturucu sakladığım sandım.

- Yani değildi?.. Soru sorduğunu belli etmemeye çalışıyordu.

- Sen de uyuşturucu olmadığını pekâlâ biliyorsun. Kapaklara bakılırsa gülünç derecede iğrenç şeylerdi. İçeri dışarı alıp vermek için ne çok çaba sarf ettin. Genç beyinler için çok da zararlı olmalı...

- Baktınız demek Signora?

- Seyretmedim. Videom yok benim. Olsaydı bile...

- Ve ses çıkartmadınız ?

- Yıllarca konuşmadan sessizce yaşadım. Sonunda alışkanlık oldu.

- Ya anahtar ? Onu da mı anladınız ?

- Bu akşama kadar hayır. Sonra o abuk sabuk anahtarlık konusu aklıma geldi... Anahtara neden gerek duydun?

- Noel tatilinde içerde kalan kutular oldu, dedi.

- Bırakamaz miydin Luigi ? Anahtarı çalıp sonra geri koymayı göze almadan.

- Başından beri karmaşık ve zor bir işti, dedi pişman olmuşça-sına.

- Peki ya televizyon?

- Uzun hikâye!

- Bir bölümünü anlat...

- O televizyon... şeyleri... video kasetleri sakladığım için bana hediye edildi. Ben de Suzi'ye vermek istemedim... yapamazdım. Anlardı, bir şeyler döndüğünü tahmin ederdi.

- Artık tahmin edecek bir şey kalmadı, değil mi ?

- Hayır, Signora. Kalmadı. Dört yaşında kafası öne eğik bir çocuk gibi hissediyordu kendini.

Signora, özenle kapıyı kilitlerken, "in bocca al lupo, Luigi" dedi sonra iyice kapalı olup olmadığım kontrol etmek için itti kapıyı.

Constance O'Connor on beş yaşma bastığı gün annesi evde tatlı ikram etmeyi kesti. Çay saatinde pasta yoktu artık, sabahlan da tereyağı yerine hafifletilmiş margarin vardı kahvaltıda. Çikolata ile şekerin eve girmesi yasaklanmıştı.

Constance bu kararlara karşı çıktığında, annesi, "Biraz hippileştin, bebeğim" demişti. "Popon büyük olursa aldığımız tüm tenis dersleri, gittiğimiz bütün şık yerler boşuna olur."

- Ne için boşuna?

- İstediğimiz gibi bir koca bulmaya, dedi annesi gülerek. Sonra Connie'nin devam etmesine meydan vermedi. Ne dediğimi çok iyi biliyorum, kızım. Haksızlık olduğunu biliyorum, ama hayat bu. Hayatı bildiğimize göre oyunu kurallarına göre oynamak zorundayız.

- O kurallar senin zamanında geçerli olabilirdi, Anne. Kırklı yıllarda. Şimdi her şey çok değişti.

- İnan bana, dedi annesi. Bayıldığı bir deyimdi bu. İnsanlara her konuda kendisine inanmaları için emir verirdi. Değişen hiçbir şey yok. Erkekler hâlâ ince, zarif bir kadın arıyorlar. Böyleleri daha kaliteli görünüyor. En azından bizim peşinde olduğumuz erkekler böyle kadınları arıyorlar. Kaliteli, yüksek sosyetedenmiş gibi görünen... Bunları önceden bildiğin için ne kadar şanslı olduğunun farkında değilsin. Okul arkadaşlarının çoğunun haberi bile yokken...

Connie bir gün babasına, "Annemle ince olduğu için mi evlendin?" diye sormuştu.

- Hayır, onunla çok hoş, çok tatlı, çok sıcak biri olduğu için ve bakımlı olduğu için evlendim. "Kendisine bakan bir kadın bana da bakar" diye düşündüm, sonra da çocuğumuza ve evimize bakaçağını biliyordum. Bu kadar basit.

Connie pahalı bir kız okuluna gidiyordu.

Annesi hep arkadaşlarını yemeğe veya hafta sonu eve davet etmesi için ısrar ederdi. "Böylelikle onlar da seni evlerine çağırırlar, erkek kardeşleriyle ve kardeşlerinin arkadaşlarıyla tanışma fırsatı bulursun" derdi.

- Off, Anne. Ne kadar aptalca... Sarayda sosyeteye tanıtılıyoruz sanki... Kimi tanırsam tanırım. Ne önemi var?

- Çok önemi var, demişti annesi.

Connie on yedi on sekiz yaşma geldiğinde tam annesinin beğendiği gibi insanlarla çıktığının farkına vardı. Doktor çocukları, avukat çocukları, çok başarılı iş adamlarının çocukları... Bazıları eğlenceliydi, bazıları ise çok aptal... Connie, üniversiteye başlayınca her şeyin düzeleceğinden emindi. Orada gerçekten tanışmak istediği insanlarla karşılaşacağım biliyordu. Artık annesinin istedikleriyle değil kendi seçtiği insanlarla arkadaşlık edecekti.

On dokuz yaşına gelmeden Dublin Koleji Üniversitesi'ne yazılmıştı. Ekimde dersler başladığında yabancılık hissetmemek için önceden üniversiteye gitmiş, bahçesini gezmiş, bazı konferanslara katılmıştı.

Eylül ayında hiç beklemediği bir şey olmuş, babası ölmüştü. Vaktinin çoğunu golf oynayarak geçiren, dayısıyla ortak bir işi olan başarılı bir dişçiydi babası. Sonsuza dek yaşaması beklenen biriydi. Herkes böyle diyordu. Sigara içmezdi, davetten davete içki içerdi ve egzersiz yapardı. Hayatmda stres de yoktu.

Tabiî kimse kumar oynadığını bilmiyordu... Ne kadar borçlandığı da çok sonra ortaya çıktı. Evin satılması gerektiğini, Connie'yi ve kardeşlerini üniversiteye gönderecek paraları kalmadığını sonradan öğreneceklerdi.

Connie'nin annesi bütün olanları buz gibi soğuk bir edayla karşılamıştı. Cenazede kusursuz bir tavır sergilemiş, sonra herkesi eve şarap ve salataya davet etmişti. "Richard böyle olmasını isterdi" diyordu.

Belki dedikodular yayılmaya başlamıştı, ama annesi başını dik tutuyordu. Sadece Connie'yle baş başa kaldıklarında gerçek yüzünü gösteriyordu. "Ölmeseydi onu kendi ellerimle öldürürdüm" diyordu hiç durmadan. "Bizlere yaptıkları için kendi ellerimle boğardım onu."

- Zavallı babam, diyordu Connie yumuşak yüreklilikle. Parasını köpek yarışlarında, at yarışlarında yemesi için aklından zoru olmalıydı. Aradığı bir şeyler vardı herhalde...

- Şu anda karşımda olsa aradığının ne olduğunu gösterirdim ona...

- Yaşasaydı, neler olduğunu anlatırdı, belki de kaybettiklerini tekrar kazanırdı. Connie iyi kalpli ve hep neşeli görünen babasını kötü hatırlamak istemiyordu. Babası, annesine benzemezdi, sorun çıkartmaz, onun kadar çok kural koymaz ve dert yaratmazdı.

- Saçmalama, Connie. Şimdi bunun sırası değil. Tek ümidimiz senin iyi bir evlilik yapman, dedi annesi.

- Anne! Aptal aptal konuşma. Daha evlenmeme yıllar var. Önce üniversite... Sonra seyahat etmek istiyorum. Otuz yaşına gelmeden evlenmeyi düşünmüyorum.

Annesi katı bir ifadeyle bakıyordu. "Bu konuyu hemen şimdi konuşalım/Üniversiteye gitmeyi aklından çıkart. Taksitleri kim ödeyecek? Kendine bakacak parayı nereden bulacaksın?"

- Peki, ne yapmamı istiyorsun ?

- Yapman gereken neyse, onu... Babanın ailesiyle yaşayacaksın. Onlar babanın bu zayıf yönünden utanıyorlar. Bir kısmı önceden biliyordu, diğerleri yeni öğrendi. Bir yıl Dublin'de sekreterlik okuluna gideceksin O süre boyunca seni yanlarına alacaklar. Sonra da vakit kaybetmeden uygun birini bulup, evleneceksin.

- Ama, Anne... Ben üniversite diploması alacağım. Her şey hazır. Kabul edildim.

- Şimdi o hazırlıklar bozuldu işte...

- Haksızlık bu. Olamaz...

- Babanla konuş istersen. Hepsine neden olan, o. Ben değilim.

- Hem çalışıp hem üniversiteye gidemez miyim ?

- Hayır, olamaz. Babanın akrabaları yanlarına temizlik işlerine giden veya tezgâhtarlık yapan birini almazlar. Başka bir iş de bulamayacağına göre...

Connie "Anneme daha sert karşı koymalıydım" diye düşünüyordu, şimdi. Ama o zamanlan tam olarak hatırlamıyordu. Hepsinin ne kadar şaşkm olduğunu, nasıl büyük bir şok geçirdiklerini unutmuştu.

Annesi ile ikiz kardeşleri annesinin ailesinin yarana, şehir dışına taşındıklarında o da, hiç tanımadığı kuzenlerinin yanına gittiğinde ne kadar korktuğunu unutmuştu. Annesi ise büyük bir zevkle kaçmış olduğu yere, doğduğu o küçücük kasabaya süklüm püklüm geri dönmek kadar ağır bir şey olamayacağım düşünüyordu.

- Acıdıkları için herkes sana çok iyi davranacak, görürsün, demişti Connie.

- Onların ne acımalarını ne de iyi davranmalarını istiyorum. Ben, onurumun kmlmamasını isterdim. Babanın yaptığı o oldu. Onu ölene kadar affetmeyeceğim.

Connie, sekreterlik kursunda eski arkadaşı Vera'yla karşılaştı.

- Babanın tüm servetini kaybettiğini duyunca çok üzüldüm, dedi Vera. Connie'nin gözleri doldu.

- Korkunç bir şeydi, dedi. İnsanın babasının başka bir nedenle ölmesine benzemiyor. Hiç tanımadığımız biri olduğunu keşfetmek gibi bir şey...

- Hayır, kim olduğunu biliyordunuz, sadece kumara olan düşkünlüğünü bilmiyordunuz. Sizleri bu kadar üzeceğini bilseydi böyle bir şey yapmazdı...

Connie böylesine anlayışlı biriyle karşılaştığına çok sevindi. Okulda Vera'yla yakın değillerdi, ama o anda arkadaşlıkları perçinlendi.

"Anlayışlı biriyle olmak ne demek bilemezsin" diye yazdı annesine. "Sıcak bir banyoya girmek gibi bir şey. Kendini ne kadar kötü hissettiğini saklamazsan anneannemin evindekiler de sana böyle davranacaklardır."

Annesinin yanıtı keskin ve acıydı. "Önüne gelene kendini acındırmaktan vazgeç. O acımaların, o tatlı sözlerin sana hiçbir faydası yok. Orta yaşlı bir kadın olduğunda elindeki en büyük güç haysiyetin ve özsaygın olacaktır. Benim başıma gelenleri tatmaman ve karşına seni güçsüz bırakan kimsenin çıkmaması için dua ediyorum.

Babasını özlediğine, onu aradığına dair tek bir söz yoktu. Ne kadar iyi bir koca ne kadar şefkatli bir baba olduğuna dair tek bir kelime... Resimleri çerçevelerden çıkartılmıştı. Çerçeveler müzayedede satılmıştı. Connie çocukluk resimlerinin atılıp atılmadığını sormaya cesaret edemiyordu.

Connie ile Vera sekreterlik okulunda iyi arkadaş oldular. Steno ve daktilo dersleri alıyorlar, ofis idaresi ve hesap tutma kurslarına katılıyorlardı. Kuzenleri ise başına gelenlerden dolayı Connie'ye acıyorlar, annesinden daha anlayışlı davranıyorlardı.

Connie genç olmaktan, Dublin'de yaşamaktan mutluydu. Vera'yla birlikte çok hoş insanlarla tanıştıkları danslara gidiyorlardı. Connie'den hoşlanan Jacko adında bir genç vardı. Jacko'nun arkadaşı Kevin, Vera'yı beğeniyordu. Çoğu zaman dördü birlikte çıkıyorlardı. Vera da Connie de bu ilişkiye çok önem vermiyorlardı, ama iki gencin niyeti ciddiydi. Seksle ilgili her ikisinin de üzerinde birçok baskı vardı. Connie reddetti, fakat Vera kabul etti.

- Hoşuna gitmiyorsa, gebe kalmaktan korkuyorsan, neden yapıyorsun ? diye sordu Connie şaşkın.

- Hoşlanmıyorum demedim ki... diye karşı çıktı Vera. Sadece söyledikleri kadar müthiş değil, dedim. O kadar nefes nefese kalacak ne var, anlamadım, dedim. Gebe kalmaktan korkan yok, çünkü hap alıyorum.

1970'li yılların başında İrlanda'da doğum kontrolü yasak olmasına rağmen doktorlar kadınların âdetlerini düzene koymak bahanesiyle doğum kontrol hapı verebiliyorlardı. İrlandalı kadınların büyük çoğunluğunun âdet düzensizliği çektiğini duymak hiç kimseyi şaşırtmıyordu. Connie de aynı yolu tutmanın iyi fikir olacağını düşündü. Ne zaman ve nerede birisiyle yatmak isteyeceğini önceden bilemezdi ki... Öyle bir şey olduğunda hapın etkili olacağı zamanı beklemek yazık olurdu.

Jacko, Connie'nin hap aldığını bilmiyordu. Connie'nin de Kevin ve Vera gibi birbirlerine çok uygun olduklarına karar vereceği anı bekliyordu. Connie'yi mutlu edecek yeni öneriler üretmeye gayret ediyordu. Birlikte İtalya'ya gideceklerdi. Gitmeden önce birlikte bir gece kursuna yazılacaklar veya kitaplardan İtalyanca öğreneceklerdi. İtalya'ya gidince en yüksek sosyeteyle karşılıklı grazie'leşecek, scMsi'leşeceklerdi. Yakışıklıydı, iyi niyetliydi ve Connie'ye hayrandı. Connie ise kararlıydı. Aralarında gerçek bir ilişki olmayacaktı, birbirlerine bağlanmak yoktu. Doğum kontrol hapını da sadece kendi hayatını kolaylaştırmak için alıyordu.

Vera'nın aldığı hap hangisi ise fazla işe yaramamıştı, markasını değiştirene kadar gebe kaldı.

Kevin sevinçten uçuyordu sanki... "Nasıl olsa evlenecektik" diyordu durmadan.

- Ben evlenmeden önce hayatımı yaşamak istiyordum ama" diyordu Vera ağlayarak.

- Hayatını yaşadın. Şimdiden sonra birlikte gerçek hayatı yaşayacağız. Sen, ben ve bebeğimiz. Kevin, ailelerinin yanından çıkarak kendi evlerine taşınacakları için çok mutluydu.

Tuttukları ev umdukları kadar rahat değildi. Vera'nın ailesi zengin değildi, kızlarının pahalıya mal olan okul hayatından ve katıldığı sekreterlik kursundan hiç yararlanmadan, bir gün bile çalışmadan evlenmesinden hiç memnun olmamışlardı.

Vera'nın kocasının ailesini de fazla beğenmemişlerdi. Kevin'in ailesinde belki çok değerli insanlar vardı, ama kızları için bundan çok daha iyisini bekledikleri gerçekti.

Vera'nın, bu gerginliği Connie'ye anlatmasına gerek yoktu. Connie'nin annesi aynı durumda deliye dönerdi. Annesinin, "Babası boyacıymış. Oğlu da babasının işine girecekmiş! Tabiî boyacılığa iş denebilirse!" diye bağırdığını duyar gibi oluyordu. Vera'nın ailesine Kevin'in babasının ufak bir inşaat ve dekorasyon malzemeleri satan dükkânı olduğunu ve zamanla işi büyütebileceğim söylemesinin hiç faydası yoktu.

Kevin, on yedi yaşma bastığı günden beri para kazanmış biriydi. Şimdi yirmi bir yaşındaydı ve baba olacağı için çok mutluydu. iki katlı, her katında ikişer oda bulunan evlerini üç kat boyamıştı. Bebek doğduğunda her şeyin mükemmel olmasını istiyordu.

Jacko'nun sağdıç, Connie'nin de nedime olduğu düğünde Connie bir karar aldı. "Bugünden itibaren çıkmayacağız" dedi Jacko'ya.

- Ciddi olamazsın. Sana ne yaptım ?

- Hiçbir şey yapmadın, Jacko. İyi davranmaktan, mükemmel olmaktan başka hiçbir şey. Ama ben evlenmek istemiyorum. Çalışmak istiyorum. Başka ülkelere gitmek istiyorum.

Açık, dürüst yüzü şaşkındı Jacko'nun. "Çalışmana izin veririm. Her yıl tatilimizi geçirmeye İtalya'ya götürürüm seni."

- Hayır, Jacko. Sevgili Jacko, hayır.

- Bense bu akşam evlenmeye karar verdiğimizi açıklamayı düşünüyordum. Yüzünden ne denli büyük bir hayal kırıklığı içinde olduğu okunuyordu.

- Birbirimizi doğru dürüst tanımıyoruz bile.

- Birbirimizi en az gelin ile damat kadar tanıyoruz. Onlann nereye geldiklerine bak! Jacko'nun sesinden ne kadar imrendiği belli oluyordu.

Connie, arkadaşı Vera'nın Kevin'le hayat boyu beraber olmaya razı olmasının ne kadar aptalca olduğunu söylemekten kaçmdı. Vera'nın bu yeni hayatından çabuk bıkacağından emindi. Gözlerinin içi gülen kara gözlü, siyah perçemli Vera yakında anne oluyordu demek... Sert yüzlü annesi ile babasını ve diğer misafirleri düğününde eğlendirmeye zorlayacak gücü vardı Vera'nm. Yavaş yavaş belirginleşen karnıyla piyanonun başında nasıl Hey Jude şarkısını söylüyordu. Biraz sonra odadaki herkes "la la la la la la, Hey Jude" diyerek şarkıya katıldı.

Vera, Connie'ye her şeyin tam istediği gibi olduğuna yemin etti.

Gerçekten her şeyin tam istediği gibi olduğu sonradan anlaşıldı. Kurs bitince Kevin'in babasının işinde çalışmaya başladı. Çok geçmeden ilkel muhasebe sistemlerini çağdaşlaştırmayı başardı. Zamanla makbuzlan demir bir çubuğa takmak yerine geçerli bir dosyalama sistemi kurdu, herkesi ciddi bir randevu defteri tutmaya zorladı. Vergi memurunun geleceğini duymak artık eskisi gibi korkutucu değildi. Vera, usulca Kevin'in babasının işyerine sınıf atlatmıştı.

Bebek bir melek gibiydi. Küçücüktü, Vera ve Kevin gibi kara gözlü ve gür siyah saçlıydı. Bebeğin vaftiz töreninde Connie ilk kez hafif bir kıskançlık hissetti. Bebeğin vaftiz annesi ile babası Jacko ile Connie'ydi. Jacko yeni kız arkadaşıyla gelmişti. Eteği fazla kısa, kılığı vaftiz töreni için hiç uygun olmayan ufak tefek bıcır bıcır bir şeydi...

- Umarım mutlusundur, diye fısıldadı Connie vaftiz kurnasının başında.

- istersen yarın yarandayım. Hayır yarın değil, bu akşamdan koşardım sana, Connie.

- Hem olacak şey değil hem de haksızlık ediyorsun.

- O sadece seni unutabilmem için var, dedi yalvarırcasına.

- Belki de unutturmayı başarır.

- Belki o değil ondan sonra gelen yetmiş sekiz kadından biri başarır, ama emin değilim.

Vera'nm ailesi eskisi gibi Kevin'e düşmanca davranmıyordu. Beyaz elbiseli, pembe yanaklı ufacık bir bebek her şeyi değiştirmeyi başarmıştı. Kucaktan kucağa dolaştırılan o küçücük pakete bakarak ağzının hangi aileye, burnunun kime benzediği tartışılırken aileler farkına varmadan kaynaşmışlardı. Artık Vera'nm onları neşelendirmek için Hey Jude şarkısını söylemesine gerek kalmamıştı, herkes mutluydu.

iki arkadaşın ilişkileri devam ediyordu. Vera, bir seferinde, "Jacko'nun seni nasıl sayıkladığını bilmek istiyor musun ?" diye sormuştu.

- Hayır. Lütfen. Tek kelime söyleme.

- Hayatmda biri olup olmadığını merak ediyor. Ona ne dememi istersin ?

- Doğruyu söyle. Arada sırada birileriyle çıktığımı, ama şimdilik erkeklerle fazla ilgilenmediğimi, özellikle evlenmeyi hiç düşünmediğimi söyle.

- Tamam, dedi Vera. Ama sen de bana doğru söyle, o günden beri karşına hoşlandığın biri hiç çıkmadı mı ?

- Biraz beğendiklerim oldu.

- Peki onlarla sonuna kadar gittin mi ?

- Evli, barklı saygıdeğer bir anneyle bu konuları tartışamam...

- Bana kalırsa bu "hayır" demek, dedi Vera. Birlikte daktilo öğrendikleri günler gibi kıkırdayarak güldüler.

İş görüşmelerine gittiğinde Connie'nin güzel görüntüsü ve davranışları ona değer katan niteliklerdi. Fazla istekli görünmez, ama kibirli ve burnu havada izlenimi vermekten de kaçınırdı. Bir bankada bulduğu çok cazip bir işi geçici olduğu için kabul etmemişti.

Görüşmeyi yapan kişi bu karanm duyunca hem çok şaşırmış hem de çok etkilenmişti. "Kabul etmemeyi düşündüğünüz bir işe neden başvurdunuz ?" diye sormuştu.

- İlanınızın içeriğine dikkatle bakarsanız bana verdiğiniz işin geçici olduğunun en ufak bir belirtisini bulamayacaksınız. Connie soğukkanlılıkla devam etti. Bankacı olmaya karar verirsem işe girip sistemin bir parçası olmayı tercih ederim.

Adam onu unutmamış ve o akşam golf kulübünde iki arkadaşına anlatmıştı. "Her şeyini kumarda kaybeden o dişçiyi, Richard O'Connor'u hatırlıyor musunuz ? Kızı bugün bana geldi. Görseniz Grace Kelly sanırsınız. Son derece kendine hâkim. Zavallı Ric-hard'm anısına bir iş teklif ettim, ama istemedi. Reddetti. Aslında pırıl pırıl, zeki bir kız."

Arkadaşlarından birinin oteli vardı. "Resepsiyon uygun olur mu ?" diye sordu.

- Tam aradığın insan. Belki biraz fazla kaçabilir.

Böylece Connie ertesi gün başka bir görüşmeye davet edilmişti.

- Aslında çok kolay bir iş, Bayan O'Connor, dedi adam.

- Evet, öyle. Ama o zaman ben ne öğreneceğim? Beni geliştirmeyecek, ilerletmeyecek bir işte çalışmak istemem.

- Bu iş çok lüks yeni bir otelde. İşinizde hangi tarafa yönelmek isterseniz yapabilirsiniz. Sizin elinizde...

- Beni neden uygun görüyorsunuz ?

- Üç nedenim var: görüntünüz güzel, iyi konuşuyorsunuz ve babanızı iyi tanırdım.

- Görüşmemiz sırasında babamdan söz ettiğimi hatırlamıyorum.

- Hayır, etmedin. Ama ben kim olduğunu biliyorum. Saçmalama kızım. Bu işi kabul et. Baban da seninle ilgilenen biri olmasından mutlu olurdu.

- Öyle olsaydı yaşarken buna gerek kalmaması için bir şeyler yapardı.

- Böyle konuşma kızım. Baban seni çok seviyordu.

- Nereden biliyorsunuz ?

- Golf oynarken durmadan üçünüzün resimlerini gösterirdi. Dünyanın en akıllı, en zeki çocukları olduğunuzu söylerdi.

Connie, gözlerinin içinde bir yanma hissetti. "Bana acıdığınız için iş vermenizi istemiyorum, Bay Hayes" dedi.

- Kızımın da senin gibi düşünmesini isterdim. Ama her şeyi gurur meselesi yapmasına karşı çıkardım. Gururlu olmanın çok büyük bir günah olduğunu biliyorsun. Ama daha da kötüsü insanı soğuk kış gecelerinde yalnız bırakan bir arkadaş olduğudur.

Karşısındaki fikirlerini onunla paylaşan adam, Dublin'in en büyük zenginlerinden biriydi. "Teşekkür ederim, Bay Hayes. Düşünmeme izin verir misiniz ?" , Connie o akşam annesine telefon etti.

- Pazartesi günü Hayes Oteli'nde işe başlıyorum. Otel açıldığında yüzlerce başvuru arasından seçilmiş resepsiyon müdiresi olacağım. Halkla ilişkilerden sorumlu olanlar böyle söylüyorlar. Düşün, resmim akşam gazetelerinde çıkacak. Connie çok heyecanlıydı.

Annesi hiç etkilenmişe benzemiyordu. "Sana aptal bir sarışın muamelesi yapmak istiyorlar. Hani fotoğraf çektirmek için can atanlardan..."

Connie içinde bir katılık hissetti. Bugüne kadar annesinin sözünden çıkmamış, sekreterlik kursunu bitirmiş, kuzenleriyle oturmuş, iş bulmuştu. Ona bu şekilde hakaret etmesine ve sahiplenmesine razı olamazdı. "Hatırlarsan üniversiteye gidip avukat olmak isteyen bendim, Anne. Ama olmadı. Şimdi elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum. Beni bu kadar küçük görmene üzüldüm. Mutlu olacağım sanıyordum."

Annesi bir anda değişmişti. "Özür dilerim... Gerçekten... Son zamanlarda ne kadar kinci olduğumu biliyorum... Herkes Katie Tey-ze'ye benzediğimi söylüyor. Ailede nasıl anıldığını hatırlarsın..."

- Zarar yok, Anne. Önemi yok.

- Hayır, var. Kendimden utanıyorum. Aslında seninle ne kadar gurur duyduğumu bilemezsin. Böyle sert konuşmamın nedeni babanın golf arkadaşı Hayes denen o adam gibilerine minnet duymak istemeyişimden... Herhalde zavallı Richard'ın kızı olduğunu biliyor, o işi acıdığı için teklif ediyor.

- Hayır, Anne. Bildiğini hiç sanmıyorum. Connie belli etmeden, kolaylıkla yalan söylemişti.

- Haklısın. Nereden bilecek ? İki seneyi geçti. Annesinin sesi hüzünlüydü.

- Seni arar, neler olduğunu anlatırım, Anne.

- Evet, lütfen ara Connie, yavrum. Sakın bana aldırma. Haysiyetimden başka bir şeyim kalmadı da... Etrafımdakilere boyun eğecek değilim, başıma gelenlerden dolayı kimseden özür dileyecek halim yok. Başım her zamanki gibi dik olacak.

- Sevindiğine memnun oldum, ikizleri benim için öp lütfen. Connie, on dört yaşına basan, planlandığı gibi özel bir okula değil ufak bir kasabada Kardeşler Lisesi'ne giden ikiz kardeşleriyle gittikçe yabancı olduklarının farkındaydı.

Babası ölmüştü. Annesinden fazla bir şey beklememeliydi. Demek ki dünyada tek basma kalmıştı. Bay Hayes'i dinleyecek, ilk girdiği işi müthiş bir şeye dönüştürecekti. Hayes Oteli, onu sonsuza dek ilk ve en başarılı resepsiyon müdiresi olarak anacaktı.

Bay Hayes Connie'ye iş teklif ettiği için çok mutluydu. "Bundan uygun bir atama yapamazdım" diyordu. Ne kadar Grace-Kelly'ye benziyordu. Prensini ne kadar zamanda bulacak, diye merak ediyordu.

Prensini bulması iki yıl sürdü. Bu arada değişik teklifler almıştı. Otelin devamlı müşeterileri olan iş adamlarının çoğu resepsiyondaki şık Bayan O'Connor'u şehirde yeni yeni açılan lokantalara ve gece kulüplerine götürmeye can atıyorlardı. Connie ilgisizdi. Bu tekliflere gülümsüyor, içtenlikle konuşarak işi ile özel hayatım karıştırmadığını söylüyordu.

- iş olması şart değil, diye yalvanyordu Teddy O'Hara çaresiz kalmışçasına. Benimle çıkmaya razı olursan başka otelde kalırım.

- Bu Hayes'e haksızlık olmaz mı ? diyordu Connie gülümseyerek. Müşterileri rakiplerine göndermek yazık değil mi ?

Vera'ya her şeyi anlatırdı. Vera'yı, Kevin'i ve Deirdre'yi görmek için her hafta onlara uğrardı. Yakında aileye yeni bir bebek geliyordu.

- Teddy O'Hara sana çıkma mı teklif etti? Vera'nm gözleri hayretten yusyuvarlaktı. Lütfen onunla evlen, Connie. Böylece bütün dükkânlarının dekorasyon işini bize verir. Hayatımız kurtulur. Ne olur, bizim hatırımız için onunla evlen.
Kullanıcı avatarı
derfinia
Leydi
 
Mesajlar: 291
Kayıt: Çrş Ara 01, 2010 9:34 am
Has thanked: 0 time
Have thanks: 0 time
National Flag:
Turkey

Re: İTALYANCA AŞK BAŞKADIR

Mesajgönderen derfinia » Cum Eki 21, 2011 12:52 am

Connie gülüyordu. Bir taraftan da arkadaşına hiç iş getirmediğini düşünüyordu. Oysa istese yapabilirdi. Ertesi gün, Bay Hayes'e otele iş yapan şirketlerin listesine çok iyi iş yapan küçük bir dekorasyon ve boya şirketini eklemek istediğini söyledi. Bay Hayes, o tür işleri sorumlu genel müdürüne bıraktığını ama, Foxrock'taki yazlığında yapılacak şeyler olduğunu söyledi.

Kevin ile Vera evin görkemini, güzelliğini, Hayes ailesinin tatlılığım, Marianne adlı küçük kızlarını anlata anlata bitiremiyorlardı. Kevin ile babası Marianne'ın akla gelebilecek en büyük lükse sahip olan odasını yenilemişlerdi. Çocuğun kendine ait ufak bir banyosu bile vardı.

Vera ile Kevin hiç kıskanır gibi konuşmuyorlar, aksine Connie'ye ne kadar teşekkür edeceklerini bilemediklerini belli ediyorlardı. Bay Hayes çok memnun kalmış, küçük şirketi başkalarına da tavsiye etmişti. Bir süre sonra Kevin'in kullandığı kamyonet yenilendi. Yeni bebeğin doğumundan sonra ev değiştirmeyi konuşmaya başladılar.

Elektrikçilik işine başlayan Jacko'yla arkadaşlıkları devam ediyordu. Connie, "Ona da iş bulmaya çalışsam mı" diye sordu. Vera, araştırma yapmayı önerdi. Jacko'nun yanıtı: "Kendini beğenmiş o cadıya söyle onun iyiliklerine ihtiyacım yok benim" olmuştu, insanlann arasının açılmasından hoşlanmayan Vera da bu yanıtı, "Çok hevesli görünmedi" diye aktarmıştı Connie'ye.

Vera ile Kevin'in ikinci çocukları Charlie doğduğunda Connie Harry Kane'le tanışmıştı. Uzun boyu, omuzlarına dökülen gür, kahverengi kıvırcık saçlarıyla hayatında gördüğü en yakışıklı erkekti. Etrafındaki iş adamlarından çok farklı biriydi. Herkese gülümsüyordu, girdiği her yerde ilgi görmeye alışkın bir tavrı vardı. Kapıcılar ona kapı açmak için sabırsızlanırlar, kitapçıda çalışan kız da Harry Kane dükkâna girer girmez diğer müşterileri bırakır onun gazetesini verirdi. Buzdan yapılmış gibi algılandığını bilen Connie de Harry'yi görünce başını kaldırarak sıcak bir gülümsemeyle "Hoş geldiniz" derdi.

Connie, sorun çıkaran iş adamlarını güzel güzel idare edişine Harry şahit olduğunda çok sevinmişti. "Ne kadar başarılı bir diplomatsınız, Bayan Connie" demişti Harry Kane hayranlıkla.

- Sizi burada görmek her zaman çok hoş, Bay Kane. Toplantı odanızda her şey hazır.

Harry Kane ve kendinden daha yaşlı iki ortağı, çok başarılı bir sigorta şirketi kurmuşlardı. Son zamanlarda birçok eski şirketin elinden çok iş almayı başarmışlardı. Onlara kuşkuyla bakanlar vardı. "Bu kadar çabuk büyüyenin sonu iyi olmaz" diyorlardı. Oysa şirketi yakından izleyenler bu beklentiyi doğrulayacak en ufak bir kanıt bulamıyorlardı. Ortaklar Galway ve Cork'ta oturuyorlardı. Her çarşamba, Hayes Oteli'nde buluşurlardı. Sabah dokuzdan on ikiye kadar bir sekreterle birlikte konferans salonunda çalışırlar sonra bazı konuklarıyla öğle yemeği yerlerdi.

Konukları bazen bakanlar bazen da büyük şirket yöneticileri veya sendika başkanlan olurdu. Connie o toplantıları neden Dublin bürolarında yapmadıklarını merak ediyordu. Harry Kane'in şehrin en güzel meydanında çok görkemli bir bürosu vardı, yanında en az on iki kişi çalışıyordu. Konuşmaları çok özel olduğu için rahatsız edilmeden çalışmak istiyorlardı herhalde. Çarşambaları konferans salonuna hiçbir telefon bağlanmaması için emir verilmişti.

Toplantıya giren sekreter tüm sırları biliyor olmalıydı. Connie, her hafta üç ortakla odaya girip çıkan kadını ilgiyle izliyordu. Toplantıdan sonra yemeğe kalmaz, bir çanta dolusu evrakla otelden ayrılırdı. Çok güvendikleri bir sır ortaklan olmalıydı.

Connie böyle bir adamın böylesine güven duyduğu sekreteri olmayı ne kadar isterdi... Harry Kane'e benzeyen birinin yanında çalışmayı. Tüm çekiciliğini ve becerisini kullanarak kadınla konuşmaya başladı.

- Odada her şey istediğiniz gibi mi, Bayan Casey?

- Evet, Bayan O'Connor. Öyle olmasa Bay Kane mutlaka söylerdi...

- Çok yeni bir video sistemi getirttik. Toplantılannızda gerekir belki diye söylüyorum...

- Teşekkür ederim, ama sanmıyorum.

Sanki Bayan Casey'in çantası kara para doluymuş gibi hep çok acelesi vardı. Belki çanta gerçekten aklanması gereken kara parayla doluydu. Connie ile Vera bu konuyu saatlerce tartışmışlardı.Vera bir taraftan Charlie'yle oynarken, "Bence kadın fetişistin biri" diyordu. Aynı zamanda Deirdre'ye Charlie'den çok daha güzel olduğunu, Charlie'den daha çok sevildiğini söylüyordu.

- Ne ? Connie, Vera'nın ne demek istediğini anlamamıştı.

- Sadomazoşizm... Her çarşamba o adamları öldüresiye kırbaçlıyordur belki de... Ancak böyle doyuma ulaşan erkekler yok mu? Belki çantası onlarla dolu. Kırbaçlarla!

- Ah Vera, onu görmeni isterdim.

Bayan Casey'i elinde kırbaç düşündükçe gözlerinden yaş gelinceye dek gülüyordu. Diğer yandan o sessiz ve şık Bayan Casey'in Harry Kane'le bir ilişkisi olabileceğini düşünüyor ve hafif bir kıskançlık duyuyordu. Daha önce hiç kimse için bu hissi duymamıştı.

- Ondan hoşlanıyorsun, dedi Vera.

- Sadece yüz vermediği için. Hayat böyledir zaten...

- Sence ondan neden hoşlanıyorsun?

- Biraz babamı hatırlatıyor, dedi Connie gerçekten böyle düşündüğünü fark etmeden.

- İyice tanımadan bir şeye karar vermemen için yeterli bir neden, dedi Vera. Connie'nin babasının kumar tutkusuna değinmeye yetkili ender insanlardan biriydi Vera.

Connie, meraklı görünmemeye dikkat ederek Harry Kane hakkında bilgi toplamaya başladı. Otuz yaşında ve bekârdı. Ailesi kent dışında yaşıyordu, ufak bir çiftlikleri vardı. Ailenin iş hayatına atılan ilk ferdi Harry'ydi. Deniz kenarında büyük bir apartmanda oturuyordu. Açılışlara, resim sergilerine, galalara arkadaşlarıyla grup halinde gitmekten hoşlanırdı.

Bir gruplayken veya ülkenin ileri gelenleriyle at yarışlarında aynı locayı paylaştığında adı gazetelerde geçerdi. Evlenmeye karar verdiğinde kansınm Bay Hayes gibi birisinin kızı olacağı kuşkusuzdu. Bay Hayes'in kızı daha çok küçük olmasa en uygun aday olacağına kuşku yoktu.

- Anne, neden bir çarşamba Dublin'e geliniyorsun? Arkadaşla-nnı Hayes'e yemeğe davet et. Sizlerle en iyi şekilde ilgilenmelerini sağlanm.

- Dublin'de hiç arkadaşım yok.

- Evet, var. Sonra birkaç tanesinin adını saydı.

- Onların acımalarını istemiyorum.

- Güzel bir öğle yemeğine çağınrsan neden sana acısınlar ki ? Hadi, Anne. Bir kere dene... Sonra da onlar seni yemeğe çağınr. Bir günlük bilet alırsın.

Annesi istemeyerek razı oldu sonunda.

Annesinin masası Bay Kane'in masasının yanındaydı. Bay Kane' in konuklan bir gazete patronu ile iki bakandı. Annesinin arkadaşları hem yemekten hem de yan masadaki o önemli insanlardan daha fazla ilgi görmekten çok etkilenmişlerdi.

Connie'nin istediği olmuştu. Öğle yemeği çok başanlı geçmiş, davetlilerden biri tekrar buluşmalan gerektiğini söyleyerek herkesi yemeğe davet etmişti. Bir ay sonraki çarşamba günü seçildi. Ve bu yemekler arka arkaya devam etti. Babasından hiç söz edilmeyen, sadece bütün ölülerin arkasından olduğu gibi "Zavallı Richard" denilen bu toplantılar annesinin özgüveninin gittikçe artmasına yanyordu.

Connie her seferinde masalarına uğramayı ve hanımlara birer kadeh Porto ikram etmeyi ihmal etmiyordu. Porto'nun faturasını herkesin önünde imzalamayı da unutmuyordu. Sonra dönüp Kane'in masasına gülümsüyordu.

Dördüncü hafta Bay Kane'in gerçekten ona baktığını fark etti.

"O yaşlı hanımlara ne kadar iyi davranıyorsunuz, Bayan O'Connor" dedi.

- O masada annem ve arkadaşları var. Burada yemek yemekten büyük zevk alıyorlar. Anneme iyi geliyor. Şehir dışında yaşıyor da...

- Öyle mi? Siz nerede yaşıyorsunuz? Gözlerinden vereceği yanıtı merakla beklediği belli oluyordu.

Tam, "Kendi apartman katım var" veya "Yalnız oturuyorum" demenin sırasıydı. Ama Connie hazırlıklıydı. "Dublin'de oturuyorum, Bay Kane, ama bir gün seyahat etmeyi, başka şehirler görmeyi umuyorum." Hiçbir şey belli etmiyor, kendisiyle ilgili hiç bilgi vermiyordu. Adamın yüzünde daha büyük bir ilgi sezinliyordu.

- Yapmalısınız, Bayan O'Connor. Hiç Paris'e gittiniz mi ?

- Ne yazık ki daha değil.

- Ben haftaya gidiyorum. Benimle gelmek ister miydiniz ?

Tatlı tatlı güldü. Sanki adama değil de onunla birlikte aynı şeye gülüyorlardı. "Ne iyi olurdu! Ne yazık ki söz konusu olamaz. İyi vakit geçirmenizi dilerim."

- Döndüğümde birlikte yemeğe çıkıp neler yaptığımı anlatmama izin verirsiniz belki...

- Çok hoşuma gider.

Connie O'Connor ile Harry Kane'in flörtü böylece başlamış oldu. Harry'nin sadık sekreteri Siobhan Casey'in kendisinden ne kadar nefret ettiğini çok iyi biliyordu. İlişkilerini olabildiğince gizli tutmaya gayret ediyorlardı, ama kolay değildi. Operaya davet edildiğinde kendisi için seçilen bekâr bir kadınla değil Connie'yle gitmek istiyordu. Çok geçmeden adlan birlikte anılır olmuştu. Connie, gazetenin birinde Harry'nin sarışın arkadaşı olarak tanımlanmıştı.

Pazar gazetesindeki bu yazıyı gördüğünde, "Hiç hoşuma gitmiyor" demişti Connie. "Beni olduğumdan başka, gösteriş peşinde, adi biri gibi gösteriyor."

- Benim arkadaşım olmak mı? Harry kaşlannı kaldırarak soruyordu.

- Ne demek istediğimi anlıyorsun. Sarışın arkadaşı deyiminin ima ettiği her şey...

- Bu konuda yanılmış olmalan benim suçum değil. Bir süredir Connie'yle yatmak için uğraşıyordu ve Connie'den olumsuz yanıt alıyordu.

- Birbirimizi görmesek daha iyi olur, Harry.

- Gerçekten bunu istiyor musun ?

- Aslında istemiyorum, ama böylesi daha doğru olur. Ben seninle bir macera yaşayıp bir kenara atılmak istemiyorum. Gerçekten, Harry, senden fazlasıyla hoşlanıyorum. Hep seni düşünüyorum.

- Ben de seni düşünüyorum. Gerçeği söylediği belliydi.

- Bu bakımdan şimdiden kessek daha doğru olmaz mı ?

- Nasıl söylemek gerektiğini bilmiyorum...

- Zamanı gelince bitirmek, dedi Connie gülümseyerek.

- Ben bitirmek istemiyorum ki.

- Ben de istemiyorum, ama sonra daha zor olur.

- Benimle evlenir misin ? dedi Harry.

- Hayır, bunu demek istemiyorum. Sanki tabanca zoruyla evlenme teklif ettirmişim gibi geliyor bana. Sakın bunun bir tehdit olduğunu sanma. Sadece ikimizin de iyiliği için.

- Tabancayı dayayan benim. Evlen benimle.

-Neden?

- Seni seviyorum da ondan, dedi Harry Kane.

Düğün Hayes Oteli'nde olacaktı. Herkes böyle olmasını istiyordu. Bay Kane aileden biri gibiydi, Bayan O'Connor ise açıldığından beri otelin can damarıydı.

Connie'nin annesine elbise almaktan başka bir iş kalmamıştı. Dostlarını, son zamanlarda yeniden ilişki kurduğu hanımları davet etmişti düğüne. Hatta bazı eski düşmanlarını bile çağırmıştı. İkiz oğulları Dublin'in en şık düğününde teşrifatçılık yapacaklardı. Kızı çok güzeldi, damadı da İrlanda'nın en gözde bekârıydı. Connie'nin annesi düğün günü Richard'ı, ölmüş kocasını, affettiğini fark etti. Şu anda canlı olarak karşısına çıkacak olsa elleriyle boğmayacağını anladı. Demek sonunda talihine razı olmuştu.

Connie düğünden önceki geceyi annesiyle otelde, aynı odada geçirdi. "Seni böyle mutlu görmek beni ne kadar sevindiriyor, bilemezsin" dedi kızına.

- Teşekkür ederim, Anne. Her zaman benim için en iyi şeyleri istediğini biliyorum. Connie heyecanlı değildi. Annesi, Vera ve kendisi için ertesi sabah odaya bir berber ile makyaj uzmanı çağırmıştı. Vera, düğünde nedimeydi ve bu muhteşem düğünü hayranlıkla izliyordu.

- Mutlusun, değil mi ? diye sordu annesi aniden.

- Aman, Anne. Tanrı aşkına... Connie kızgınlığını belli etmemeye çalışıyordu. Annesinin berbat etmeye kalkışmayacağı tek olay, tek gün olmayacak mıydı? Yine de karşısındaki merak dolu iyi bakışlı kadına baktı ve "Çok, çok mutluyum. Sadece ona layık olamamaktan korkuyorum, o kadar. O çok başarılı biri, onunla başa çıkamam diye ürküyorum."

- Bu ana kadar pekâlâ başa çıkabildin, dedi annesi kurnazca.

- O sadece taktik meselesiydi. Sadece diğerlerinden farklı davrandım, beni yatağa atmasına izin vermedim. Kolay lokma olmadım. Evlendikten sonra işler daha zor olacak.

Annesi yeni bir sigara yaktı. "Bu akşam sana söyleyeceğim şeyi hep hatırla. Bu konuyu bir daha hiç konuşma, ama hiç unutma. Sana para vermesini sağla. Sana ait bir para. O parayla yatırımlar yap. Senin olsun. Böyle yaparsan, ne olursa olsun sonun kötü olmaz."

- Aman, Anne. Bakışları yumuşaktı, haksızlığa uğramış olan annesine acıyordu. Kocası geleceğini yok ettiği için hayatını yeni baştan yazmak sorunda kalan bir kadın vardı karşısmda.

- Paran olsaydı her şey gerçekten başka mı olurdu ?

- Ne kadar başka olacağını hiç bilemezsin. Bu akşam hiçbir zaman öğrenmemen için dua edeceğim.

- Söylediklerini unutmayacağım, dedi Connie. Bu çok işe yarayan bir deyimdi. İşte de uygulamaya hiç niyetli olmadığı önerileri genellikle bu deyimle yanıtlardı.

Düğün çok başarılı ve görkemli olmuştu. Harry'nin iki ortağı ve karıları gittikleri en güzel düğün olduğunu söylemişlerdi. Onlardan gelen böyle bir onay gecenin başarısının mührü gibiydi. Otelin sahibi Bay Hayes ise gelinin babası aralarında olmadığından Richard'ın yerine kendisinin, kızını böylesine güzel ve neşeli görmekten ne kadar mutlu olacağını söylemek istediğini belirtmişti. Yeni adı Connie Kane olan gelinin bir engel çıkıncaya dek otelde çalışmayı sürdürmeyi kabul etmesi otel için büyük bir şanstı.

Böylesine zengin bir adamın karısının hamile olana dek resepsiyonda çalışmaya devam edeceğini duyan davetliler heyecanla birbirlerine bakıyorlardı. Hamilelik en kısa zamanda gerçekleşeceğe benziyordu.

Balayına Bahamalar'a gittiler. Connie o iki haftanın hayatının en güzel zamanı olmasını bekliyordu. Harry'yle konuşmaktan, onunla aynı şeylere gülmekten büyük zevk alıyordu. Birlikte kumsalda yürümekten, sabahlan kumdan şatolar yapmaktan ve güneş batarken yemeğe ve dansa gitmeden önce deniz kenannda el ele yürümekten çok hoşlanıyordu.

Hoşlanmadığı tek şey Harry'yle sevişmekti. En ufak bir zevk almıyordu. Bu hiç aklına gelmemişti. Sert ve sabırsızdı Harry.

Connie'nin tepkisine çok sinirleniyordu. Harry'nin beklentilerini anlayıp hissetmeden hiç duymadığı sahte bir heyecan sergilemeye kalkıştığında da mahsus yaptığını anlamıştı.

- Kes bunu, Connie. Öyle gülünç nefes nefese kalmaları, inlemeleri bırak. Kimseye yutturamazsın...

Hayatı boyunca lüç bu kadar utanmamış, hiç bu kadar yalnızlık hissetmemişti. Aslında Harry'ye haksızlık etmemeliydi, gerçekten elinden geleni yapıyordu. Yumuşaklıkla davranmaya, Connie'yi ne kadar beğendiğini belli etmeye çabalıyordu. Sadece sarılıp okşamayı bile denemişti. Ama gerçekten sevişecekleri an gelip çattığında Connie kaskatı kesiliyor, Harry'yi engelliyordu.

O sıcak geceler, çoğu zaman uyuyamıyor, yatakta hiç alışık olmadığı ağustosböceklerinin sesini dinliyordu. "Bütün kadınlar acaba benim gibi mi hissederler" diyordu. Asırlardan beri sürüp gelen bir yalan mıydı yaşanan yoksa. Çocuk doğurmak ve güvende olmaktan başka bir şey istemeyen kadınlar asırlardır bu işten hoşlanır gibi mi yapmışlardı ? Annesinin kendisini güvene almasını istemesi de buna mı dayanıyordu ? İçinde bulundukları 1970'li yıllarda kadınlar hâlâ tam olarak güvence altında değillerdi. Kocalan evi terk edip gittiklerinde bile suçlanmıyorlar, babası gibi tüm birikimlerini kumarda kaybettiklerinde de arkalarından hep "Ne iyi insandı" diye konuşuluyordu.

Harry'yi uyandırırsa yeniden denemeye çalışmasından korkarak hiç kımıldamadan yattığı o uzun, sıcak, uykusuz gecelerde Vera'nm sözleri aklına geliyordu. "Kesinlikle onunla yatmalısın Connie. Bak bakalım hoşuna gidiyor mu ? Bir de gitmediğini düşün? Bir ömür boyu ne yaparsın sonra?" demişti.

- Hayır, yapamam, demişti. Cinsel ilişkiyi bir ödülmüş gibi aylarca reddettikten sonra evlenmeye karar verdiklerinde nişan yüzüğünün bedeli olarak vermek ağnna gidiyordu. Harry, Connie'nin bakire olarak evlenmek isteğine saygı göstermişti. Nişanlıyken Harry'yi şiddetle arzuladığı olmuştu. Düğünü beklemeden birlikte olmaya razı olmalıydı... Gerçek bir felaket yaşıyordu... İkisini de hayat boyu yaralayacak bir düş kınklığı...

İki sağlıklı genç insanın yaşamlannm en güzel haftası olması gereken, ancak bastırılmış hisler ve anlaşmazlıklarla yüklü bir kâbustan başka bir şey olmayan sekiz gün ve sekiz gecelik balayı sona erdiğinde Connie bir karar vermişti. Yeniden Harry'yi baştan çıkartan o soğuk, kontrollü kadın olacaktı. Üstüne en güzel limon sarısı ve beyaz keten elbisesini giydi, önünde bir meyve sepeti ve en güzel çaydanlığı vardı. Balkondan, "Harry lütfen kalkıp duşunu alır mısın ? Konuşmalıyız..." diye içeri seslendi.

Harry'nin yattığı yerden, "Zaten başka bir şey yapmak istemezsin ki...." diye homurdandığı duyuldu.

- Çabuk ol lütfen, Harry. Kahven buz gibi olacak.

Hiç beklemediği halde birkaç dakika sonra üstünde beyaz bor-nuzu, dağınık saçları ve tüm yakışıklılığıyla Harry karşısındaydı. "Bu adamı mutlu edememek, onun beni mutlu etmesine izin vermemek günah olur" diye düşünüyordu. Ele alıp bir çare bulması gereken bir konuydu bu.

İkinci fincan kahveyi bitirdiklerinde, "Sen de ben de işimizde bir sorunla karşılaştığımızda toplantı düzenleyip o sorunu tartışırız, değil mi ?"

- Ne demek istiyorsun ? Oyunu kurallarına göre oynamayacağı belliydi.

- İçkiyi fazla kaçırdığında işinize ait sırlan açıklayan ortağının karısını sen anlatmıştın. Nasıl fazla bilgi sahibi olmasını önlediğinizi de söyledin. Bu sizin seçtiğiniz bir stratejiydi... Hepiniz kadına büyük bir sır verir gibi hiç önemi olmayan şeyleri anlatıyordunuz. Kadın da mutlu oluyordu, bugüne kadar da mutlu olmaya devam ediyor... Üçünüz bu planı hazırlayıp uyguladınız. Üçünüz oturdunuz, "Onu incitmek istemiyoruz, ama önemli şeyler anlatmak da istemiyoruz" dediniz ve bir çözüm buldunuz.

- Evet? Konuşmanın hangi yöne gittiğini anlayamıyordu.

- Bizim Bay Hayes'in yeğeniyle bir sorunumuz oldu. Son derece kalın kafalı biri. Ona çok önemli bir görev vermek istiyorlardı, bunun için yetiştiriliyordu. Oysa onu bir veteriner bile yetiştiremez. Bunu Bay Hayes'e nasıl söylemeliydik? Aramızda konuştuk. Bu konuya önem veren üç kişiydik, toplandık ve ne yapalım dedik... Sonra çocuğun aslında otel yöneticisi değil müzisyen olmak istediğini öğrendik. Böylelikle salonlardan birinde piyano çalmaya başladı, bütün zengin dostları onu dinlemeye geliyorlardı, her şey halloldu.

- Nereye varmak istediğini anlamıyorum, Connie.

- Bizim de bir sorunumuz var. Aslında çözemediğim bir sorun... İnanılmaz derecede yakışıklısın, deneyimli birisin, seni seviyorum. Kabahat benim olmalı, belki bir doktora veya psikologa görünmeliyim. Ama bu sorunu çözmeliyiz. Kavga etmeden, surat asmadan veya kızmadan konuşabilir miyiz?..

Anlatılması, söze dökülmesi zor bir konuyu açıklamaya çalışırken o kadar güzel, o kadar içtendi ki... yanıt vermeye çalışıyordu Harry.

- Bir şeyler söyle, Harry. Sekiz gün ve sekiz gecede pes etmeyeceğimizi söyle. Benim ulaşmak istediğim bir mutluluk bu. Elimi uzatsam dokunabilirim gibi geliyor. Her şeyin düzeleceğinden emin olduğunu söyle. Sessizlik devam ediyordu. Suçlayıcı olmayan, sadece şaşkın bir sessizlik. Lütfen bir şeyler söyle, dedi yalvarırcasına. Ne istediğini söyle...

- Ben balayı çocuğu istiyorum, Connie. Otuz yaşındayım ve elli beş yaşına geldiğimde işimi devredecek bir oğlum olsun istiyorum. Önümüzdeki birkaç yılda bir ailem oluşsun istiyorum. Eve geldiğimde karşımda bulacağım bir aile... Sen bunları zaten biliyorsun. İkimiz uzun zamandır, gecelerce bu konulan konuşmadık mı ? Senin... şey olduğunu... anlamadan... Sustu.

- Hayır, susma, devam et, dedi Connie. Sesi sakindi.

- Senin frijid olduğunu anlamadan önce. Uzunca bir sessizlik oldu. İstemeden söylettin bana. Bu konuları konuşmanın ne anlamı var. Kızgın görünüyordu.

Connie sakin olmaya devam ediyordu. "Haklısın, sana söylettim. Gerçekten frijid olduğumu mu düşünüyorsun ?"

- Doktora veya bir psikologa gitmen gerektiğini söyleyen sensin. Belki eskiye, çocukluğuna dayanan bir sorundur... Tamım, nereden bilebilirim? O kadar güzelsin ki... senin de bu işten hoşlanmaman beni çok çok üzüyor...

Ağlamamaya, bağırmamaya ve odadan çıkıp gitmemeye kararlıydı. Oysa canı her üç şeyi birden yapmak istiyordu. Bugünlere soğukkanlı kalarak varmıştı, böyle davranmaya devam edecekti.

- Demek ki ikimiz de aynı şeyi istiyoruz. Ben de bir balayı bebeği istiyorum, dedi. Haydi öyleyse. O kadar zor bir şey değil. Birçok insan yapıyor, biz de denemeye devam edelim. Hayatının en sahte gülüşüyle Harry'ye baktı, birlikte yatak odasına girdiler.

Dublin'e döner dönmez çaresine bakacağına söz vermişti. Gülümseyerek, uzmanlara gideceğini söylemişti. İlk önce ünlü bir kadın doğum doktorundan randevu aldı. Çok nazik ve kibar bir adamdı, kadınlann üreme organlannın resmini göstererek nerelerde tıkamklıklar veya engeller oluşabileceğini açıkladı. Connie resimleri dikkatle inceledi. O resimler otelin yeni soğuk hava sisteminin planlan olsa daha yakın bir bağ hissedecekti. Doktorun açıklamalannı, çoğu kadının buna benzer sorunlarla karşılaştığını içi rahatlamışçasma başım sallıyarak dinliyordu.

Sıra muayene etmeye gelince sorunlar başladı. Connie kendini o kacjar sıkıyordu ki doktorun muayene etmesi imkânsızdı. Adamın yüzü umutsuz ve nazikti, eline taktığı naylon eldivenle bekliyordu. Doktoru tehlikeli biri gibi algılamıyordu, Connie. Kolaylıkla çıkartılabilecek bir zar olduğunu söylese ne kadar rahat edecekti. Kaskatı kesilmişti.

- Sanırım sizi uyutarak muayene etmemiz gerekecek, dedi. Hepimiz için daha kolay olur. Sonra bir D ve C yaparız herhalde. Her şey hallolmuş olur.

Bir hafta sonrası için randevu aldı Connie. Harry sevgi doluydu, destek olmaya kararlıydı. Connie'yi hastaneye o getirdi, yatırdı. "Benim için senden daha önemli kimse yok. Senin gibi birine hiç rastlamadım" diyordu.

- Rastlamadığına eminim, dedi Connie, şaka yollu. Diğerleriyle sorunun her şeyi onların üstüne atmaktı, benimle ise tam tersi...

- Merak etme, Connie. Her şey yoluna girecek. Öyle tatlı, öyle yakışıklı, öyle ilgiliydi ki... Böyle bir adamı sevemezse kendinden ümit kesmeliydi Connie. Ya eskiden Jacko gibi biriyle yatmaya kalksaydı, ne olurdu ? Daha mı iyi olurdu yoksa daha mı kötü? Artık bunu öğrenmek için çok geçti.

Uyutularak yapılan muayenede Bayan Constance Kane'in fiziksel bir sorunu olmadığı anlaşıldı. Connie iş hayatında, tutulan yolun sonu çıkmaz bir sokaksa yapılacak tek şey başlangıç noktasına dönüp yeni bir yol seçmek olduğunu öğrenmişti. Bir psikiyatrdan randevu aldı. Tabiî davranan, içten gülüşlü, sevimli bir kadındı. Konuşulması kolay biriydi. Kısa sorular soruyor, uzunca yanıtlar verilmesini bekliyordu. Connie iş hayatında dinleyen insan konumundaydı, zaman ilerledikçe psikiyatrın ilgi dolu, ancak meraklı izlenimi vermeyen sorularına alışmaya başlamıştı.

Kadına, geçmişinde cinsel ilişkide bulunmadığı için gizli kalmış kötü bir anısı olamayacağını anlattı. Hayır, faal bir cinsel hayatı olmadığı için bir şeylerden mahrum kaldığını düşünmüyordu. Merak etmiyordu, düş kırıklığına uğramış da değildi. Hayır, kendi cinsinden birine karşı hiç ilgi duymamıştı, karşı cinsle cinsel ilişkiye girmesini engelleyecek hissî bir bağı da olmamıştı. Ve-ra'yla arkadaşlıklarından söz etmiş ve bu arkadaşlıkta cinsellik veya duygusal bir bağ olmadığını, her şeyin gülmeye ve sırdaşlığa dayandığını anlatmıştı. Arkadaşlıklarının temelinde Vera'nın babasının başına gelenleri çok olağan, herkesin karşılaşabileceği olaylar gibi algılamasının yattığını söylemişti.

Psikiyatr çok anlayışlı ve içtendi. Connie'nin babasıyla ve babasının ölümünden duyduğu hayal kırıklığıyla ilgili birçok soru sormuştu. "Babam konusuna fazla önem veriyorsunuz gibi geliyor" demişti Connie bir keresinde.

- Olabilir. Her gün okuldan eve geldiğinizde neler olduğunu anlatın biraz. Örneğin ödevlerinizle ilgilenir miydi ?

- Ne demek istediğinizi anlıyorum. Bana karışıyor muydu diye merak ediyorsunuz. Ama hiç böyle bir şey yapmazdı.

- Hayır, böyle bir şey demek istemiyorum. Neden böyle düşündüğümü sandınız ?

Daireler çiziyorlardı. Connie arada ağlıyordu. "Babamı böyle tartışmaktan kendimi öyle suçlu hissediyorum ki..."

- Babanıza karşı bir şey söylemediniz ki... Sadece ne kadar iyi ve sevgi dolu olduğunu golf oynamaya gittiğinde herkese resminizi gösterdiğini anlattınız. O kadar.

- Ama ben onu suçladığınızı hissediyorum. Sanki iyi sevişmediğim için o suçluymuş gibi geliyor.

- Öyle bir suçlama yapmadınız ki...

- Biliyorum, ama sanki gerisinde böyle bir suçlama var.

- Peki, nedenini biliyor musunuz ?

- Bilmiyorum. Belki de öylesine hayal kırıklığına uğradım ki hayat hikâyemi baştan yazmak zorunda kaldım. Babam bizi hiç sevmiyordu. Köpeklere ve atlara karşı böylesine büyük bir ilgisi olduğuna göre nasıl sevebilirdi?

- Şimdi böyle mi düşünüyorsunuz ?

- Bana hiç el sürmedi. Bunu ne kadar söylesem az. Bilinçaltına ittiğim bir şey var sanmayın sakın.

- Ama sizi hayal kırıklığına uğrattığı, hayatınızı altüst ettiği gerçek.

- Nedeni sadece bu olamaz, değil mi ? Bir erkek ailemizi yüz üstü bıraktı diye bütün erkeklerden korkuyor olamam değil mi ? Connie bu fikri düşündükçe gülüyordu.

- Neden? İmkânsız mı?

- Bütün gün erkeklerle birlikteyim, onlarla çalışıyorum. Hiçbir zaman erkeklerden korkmadım.

- Evet ama, hiçbirinin size yaklaşmasına da izin vermediniz, öyle değil mi?

- Söylediklerinizi düşüneceğim, dedi Connie.

- Hayır, kendi söylediklerinizi düşünmeniz daha doğru olur.

- Bir şey buldu mu? Harry'nin yüzünde umutlu bir beklenti vardı.

- Bir sürü saçmalık... Babama güvenemediğim için bütün erkekleri güvenilmez sanıyormuşum. Connie alaylı bir biçimde güldü.

- Doğru olabilir, dedi, Connie'nin hiç beklemediği bir şekilde.

- Ama Harry, nasıl olabilir? Birbirimize o kadar açık kalpli davranıyoruz ki... Sen beni hiçbir zaman yan yolda bırakmazsın.

- Umarım bırakmam. O kadar ciddi bir sesle konuşmuştu ki Connie sırtının buz gibi olduğunu hissetti.

O hafta geldi ve geçti. Hiçbir şey düzelmedi. Connie ise Harry'e yapışarak, "Ne olur umudunu kesme, Harry. Seni seviyorum. Çocuğumuz olmasını o kadar istiyorum ki. Belki çocuğumuz olduğunda ben de rahatlayıp herkes gibi o işten zevk almaya başlarım" diye yalvarıyordu.

- Şişş, şişş, diyordu yüzünü okşayarak. O vakit itici ve acı verici olmakta çıkıyor sadece çok zor bir şey oluyordu sevişmeleri. Artık gebe kalmasını sağlayacak kadar sevişmiş olmalıydılar. Çocukları olmasın diye önlem alanların nasıl gebe kaldıklarını düşündükçe. .. O uykusuz gecelerde Connie yattığı yerde "Acaba talihim her şeyin üstüne beni bir de kısır mı yaptı" diye düşünüyordu. Ama hayır. O ay âdet görmedi. Ümit etmeye cesareti yoktu. Emin oluncaya dek bekledi. Sonra Harry'ye haber verdi.

Harry'nin yüzü aydınlanmıştı. "Beni bundan daha mutlu edemezdin" dedi. "Seni hiçbir zaman hayal kırıklığına uğratmaycağıma söz veriyorum."

- Biliyorum, dedi. Aslında bilmiyordu. Çünkü Harry'nin hayatında, paylaşmadığı önemli bir bölüm olduğunu fark etmişti. Kocasının hayatının o bölümünü er geç başkasıyla paylaşacağından da emindi. Böyle bir durum gerçekleşmeden önce paylaşabildikleri bölümü elinden geldiğince genişletmeye çalışmalıydı.

Birlikte birçok sosyal faaliyete katılıyorlardı. Connie kendine sadece Harry'nin karısı değil, Hayes Oteli'nde çalışan Bayan Constance Kane denmesini istiyordu. Başka iş adamlarının eşleriyle iki demeğe para toplamıştı. Tüm dekorasyonu Kevin'in ailesi tarafından gerçekleştirilen yeni evinde görkemli davetler veriyordu.

Sorunundan annesine hiç söz etmemişti. Vera'ya ise her şeyi anlatmıştı. "Çocuk doğunca başkasıyla bir macera yaşa" demişti Vera. "Belki hoşuna gitmeye başlar, geri dönünce Harry'yle daha çok zevk almaya başlarsın."

- Düşüneceğim, demişti Connie.

Bebek odası hazırdı. Connie işten ayrılmıştı. "Bebek bir dadıya bırakılacak yaşa geldiğinde yarım gün çalışmayı düşünür müsünüz ?" demişti Bay Hayes.

- Bakarız. Her zamankinden daha sakin ve kontrollü diye düşündü Bay Hayes, Harry Kane gibi zor bir adamla evlilik bile kadının gücünü azaltmadı...

Connie, Harry'nin ailesiyle iyi ilişkiler içinde olmaya özel özen gösteriyordu. Bir yılda oğullarının son on yıldaki ziyaretlerinden daha sık onları görmeye gitmişti. Hamileliğinin bütün ayrıntılarını anlatıyordu. "İlk torununuz, hayatınızın önemli dönüm noktalarından biri olacak" diyordu. Annesi ile babası sessiz insanlardı, Harry'nin işteki büyük başansı karşısında hayranlık duyuyorlardı. Harry'nin karısının kendilerine gösterdiği yakınlık, onları böylesine işin içine katması hem hoşlarına gidiyor hem de bundan çekiniyorlardı.

Connie ortakların ve karılarının da ondan yana olmalarını sağlamak için çaba gösteriyordu. Çarşamba akşamlan onlan eve hafif bir akşam yemeğine davet etmeye başlamıştı. Ortaklar öğlen yemeğinde iyi şaraplar içerek ağır bir yemek yedikleri için akşamlan çok hafif şeyler istiyorlardı. Yine de her hafta çok lezzetli yemekler yapılmasına özen gösteriyordu. İçlerinden biri zayıflamaya çabaladığından şişmanlatıcı olmayan mönüler seçerdi. Diğer ortak içkiye düşkün olduğundan fazla içki ikram etmezdi.

Connie sorular sorar, cevaplarını can kulağıyla dinlerdi. Kadınlara Harry'nin kocalarına ne kadar hayran olduğunu söyler onlan neredeyse kıskandığım anlatırdı. Çocukların sınavlarını, evlerinde yaptıklan yenilikleri, tatile gidecekleri yerleri ve yeni giysilerini en ince ayrıntısına kadar hatırlar, sorular sorardı. Ortakların eşleri Connie'den en az yirmi yaş büyüktü. İlk başta şüphe ve kıskançlık doluydular. Düğünden altı ay geçmeden, Connie'nin sadık esirleri olmuşlardı. Kocalarına Harry Kane'in daha iyi birisiyle evlenemeyeceğini söylüyorlar, o sert bakışlı Siobhan Casey yerine Connie'yle evlenmesinin ne kadar iyi olduğunu ekliyorlardı.

Ortaklar, mükemmel olarak gördükleri Siobhan'ın aleyhinde tek söz söyletmemeye yeminli gibiydiler. Erkeklerin birbirlerini korumak için gösterdikleri özenle Bayan Casey'in Harry Kane'le eski ilişkisinin son günlerde tekrar alevlendiğini söylemiyorlardı. İki ortak aslında olanlan anlamakta güçlük çekiyorlardı. İnsanın evde Connie gibi bir karısı varken gözü nasıl dışarda olabilirdi ?

Connie, kocasının Siobhan Casey'yle yattığını fark ettiğinde büyük bir şok geçirdi. Bu kadar çabuk olacağı hiç aklına gelmemişti. Demek Harry onu düş kınklığına uğratmak için fazla beklemeye gerek duymamıştı. Birlikte kurdukları hayatın sağlam temellere oturması için zaman tanımamıştı. Yedi aylık evliydiler. Connie üç aylık gebeydi. O, anlaşmalarına uymuştu. Hiçbir erkeğin bu kadar kusursuz bir yol arkadaşı, daha rahat bir ev hayatı olamazdı. Connie, otelcilikte edindiği tüm deneyimleri evin düzenine aktarmıştı. Evleri hem çok şık hem de çok rahattı. Harry istediğinde evi insanlarla, çiçeklerle ve neşeyle dolduruyordu. Harry istediğinde ev sessiz ve dinlendirici oluyordu. Ama bunlar ona yetmiyordu, o daha fazlasını istiyordu.

Bu ilişki seyahatte veya şehir dışında bir konferansa katıldığında yaşanan bir gecelik beraberliklerden olsaydı Connie belki katlanırdı. Ama hep peşinde olan o kadınla! Tekrar ona dönmesi ne kadar küçük düşürücüydü. Bu kadar kısa zamanda...

Bahaneleri inandırıcı olmaktan çok uzaktı. "Pazartesi Cork'a gidiyorum. Sanırım gece de kalırım" dediği gün Cork'taki ortağı Harry'yi evden aramıştı. Demek ki Cork'a hiç gitmemişti.

Connie işi büyütmemeye, sudan bahanelerini görmezlikten gelmeye çalışıyordu. "O adam evrak çantasının üstünde yazılı adını bile okumaktan âciz. En az üç kez geceyi otelde geçireceğimi söyledim. Yaşlılık bu demek..."

Bir süre sonra Cheltenham'e gittiğini söylediğinde, seyahat acentası bileti eve göndermişti. Böylece Connie de Siobhan Casey adına olan ikinci bileti görmüştü.

- Birlikte gittiğinizi bilmiyordum, dedi alçak sesle.

Harry omuz silkti. "İnsanlarla buluşmak, yarışlara gitmek, yeni iş imkânlan yaratmak için gidiyoruz. İçimizden birinin kafasının dinç kalması, rapor hazırlaması gerekiyor."

O günden sonra haftada en az bir gece eve gelmemeye başladı. En az iki kez de eve o kadar geç geliyordu ki başka birisiyle olduğunu anlamamak imkânsızdı. Connie hamileyken iyi uyuması gerektiğini söyleyerek odalarını ayırmayı önermişti. Connie, hayatının gittikçe daha yalnız geçtiğinin farkına varıyordu.

Haftalar ilerledikçe iletişimleri azalmaya başlamıştı. Harry hep nazik ve övgü doluydu. Özellikle çarşamba akşam yemeklerinden çok memnundu. O yemeklerin ortaklıklarını daha da perçinlediğini söylüyordu. Bu sayede çarşamba akşamlarını evde geçiriyordu. Connie yemeklerin altındaki gerçek nedenin bu olduğunu söylemiyordu. Ortaklar ile eşlerini çarşambaları Hayes'e götürecek taksiyi ayarlamış otelden de onlara özel indirim sağlamıştı.

Konuklar gidince Harry'yle işi tartışırlardı. Bu konuşmalar sırasında Connie'nin aklı hep başka yerde olurdu. Siobhan Casey'in evinde de iş hayatındaki basanlarını ve başarısızlıklarını tartışıyorlar mıydı ? Yoksa kapıdan girer girmez soyunmak için can atacak kadar birbirlerini arzuluyorlar mıydı ?

Bir çarşamba akşamı, Connie'nin şişkin karnını okşadı. Gözleri dolu doluydu. "Özür dilerim" dedi.

- Niçin? İfadesi bomboştu. Harry bir şey söyleyecek gibi sustu. Konuşmasını engellemek için, hangi konuda özür diliyorsun? Her şeyimiz var. Neredeyse her şeyimiz... Eksiğimiz varsa onu da zamanla elde edeceğimizden eminim, dedi.

- Evet. Tabiî, dedi Harry, kendini toparlayarak.

- Hem yakında bebeğimiz doğacak, dedi Connie okşar gibi bir sesle.

- Ve her şey yoluna girecek, dedi Harry söylediğine hiç inanmadan.

On sekiz saat süren sancılardan sonra oğulları doğdu. Kusursuz, sağlıklı bir bebekti. Adını Richard koydular. Connie Harry'nin babasının, hatta babasının babasmın adının Richard olduğunu anlatıyordu. Baba Bay Kane'e aslında Sonny Kane denildiğinden hiç söz edilmedi.

Evlerinde düzenledikleri vaftiz töreni sade ve şıktı. Connie kapıda durmuş konuklan karşılıyordu. Doğumdan ancak bir hafta geçmiş olmasına karşın eski kilosuna inmişti. Gerektiğinden çok süslenmiş annesi çok mutlu görünüyordu. Arkadaşı Vera'nın iki çocuğu Deirdre ile Charlie de onur konuklarıydı.

Rahip Connie'nin çok yakınıydı. Genç kadının yanında dururken ondan nasıl gurur duyduğu belliydi. "Bütün cemaatim bu genç ve güzel kadın kadar açık elli ve iyi kalpli olsa" diye düşünüyordu. Connie'nin babasının orta yaşlı avukat arkadaşı da gelmişti. Baro'nun en saygıdeğer üyelerinden biriydi, çok ünlü bir avukattı, hayatmda hiç dava kaybetmemişti.

Connie'yi bir yaranda rahip, diğer yanında papaz, kucağında oğlu, beyaz biyeli şık lacivert ipekli elbisesiyle kapıda misafir karşılarken gören Harry, korkuyla sırtının ürperdiğini hissetti. Neden titrediğini anlamadı. Korkusunu kafasının bir kenarına itti. Üşütmüş de olabilirdi. "Umarım değildir" diye düşündü, önünde çok yoğun birkaç hafta vardı. Yine de gözünü karşısındaki tablodan alamıyordu. Kapının yanında duran küçük grup sanki bir şeyi simgeliyor gibiydi. Onu tehdit eden bir şeyin temsilcisi gibiydi.

istemeden yanlanna yanaştı. "Çok hoş bir manzara" dedi her zamanki rahat haliyle. "Vaftiz töreninde hem kilise ve hem de yasalar tarafından korunmaya alınan oğlum... Kutsal İrlanda'da hayata atılmak için bundan daha uygun koşullar olabileceğim sanmıyorum."

Üçü birden gülümsedi. Konuşan Connie'ydi. "Tam Rahip O'Hara ile Bay Murphy'ye bugün ne kadar mutlu olman gerektiğini söylüyordum. Düğünümüzden sekiz gün sonra söylediğin sözleri tekrarlıyordum."

- Öyle mi ? Ne demiştim ?

- Elli beş yaşına geldiğinde işi devralacak bir balayı bebeği istediğini söylemiştin. Bir de ihtiyaç duyduğunda yanında göreceğin bir ailen olmasını istiyordun. Sesi, dinleyenlere tatlı ve övgü dolu izlenimi veriyordu. Oysa Harry, çelik kadar sert olduğunu seziyordu. O günden sonra o konuya bir daha dönmemişlerdi. Kullandığı sözcüklerin böylesine hatırlanacağını hiç beklemiyordu. Hele o sözlerin başkalarının önünde tekrarlanacağı akimin ucundan bile geçmemişti. Yoksa bu bir tehdit miydi?

- Herhalde daha sıcak ve sevecen sözcükler kullanmışımdır, Connie, dedi gülümseyerek. Bahamalar'daydık, yeni evliydik.

- Aynen böyle demiştin. Ben de Rahip O'Hara ile Bay Murphy'ye nazar değmesinden korktuğumu, çünkü şimdiye kadar her şeyin tam senin istediğin gibi geliştiğini söylüyordum.

- Richard'ın sigortacılıktan hoşlanacağını da temenni edelim bari.

Sözlerinde gerçek bir tehdit olduğundan emindi, ama tehdidin nereden geldiğini çözememişti...

Birkaç ay sonraydı. Bir avukat onu bürosuna davet ediyordu. "Şirketinizi sigorta etmek için mi ?" diye sordu Harry.

- Hayır. Tamamen özel bir iş. Özel bir konu, yanımızda daha deneyimli bir avukat da bulunacak.

Büroda, Connie'nin babasının arkadaşı T. P. Murphy çıktı karşısına. Sessizce gülümseyerek söylenenleri dinliyordu. Genç avukat, Bayan Kane'in malları ayırmak için kendisine başvurduğunu söyledi. Bunu Evli Kadınların Mal Yasası'na göre istiyordu.

- Neyim varsa yarısı onun. Bunu biliyor. Harry bugüne kadar hiç böylesine sarsılmamıştı. İş hayatında şaşırtıcı çok şey olmuştu, ama hiçbiri bu denli sarsıcı olmamıştı.

- Evet, ama başka unsurlar da var, dedi genç olanı. Deneyimli avukat bir şey söylemeden ikisini izlemeye devam ediyordu.

- Ne gibi unsurlar?

- işinizdeki risk unsuru gibi, Bay Kane.

- Sizinki dahil, Allah'ın belası her işte bir risk unsuru vardır, dedi Harry hırsla.

- Şirketinizin birden yükseldiğini, birden geliştiğini kabul ediyorsunuzdur herhalde. Böyle olunca malvarlığı da kâğıtta göründüğü kadar güvenli olmayabilir.

Allah kahretsin, demek ki bu avukatlara şirketlerinin riskli alanlarını açıklamıştı. Ortaklarıyla kaygılandıkları yönleri. Bu ayrıntıları başka türlü bilmeleri imkânsızdı.

- Kendine çıkar sağlamak amacıyla şirketimizin aleyhinde bir şeyler anlattıysa ona gösteririm, dedi birdenbire kendine engel olamayarak.

Ünlü avukat işte o an öne doğru eğilerek ipek gibi yumuşak bir sesle, "Bay Kane, eşinizin ne kadar düşünceli olduğunu anlamadığınızı görmek beni şaşırttı doğrusu. Belki geçmişini biliyorsunuz. Babasının yaptığı yatırımlar, o... şey olunca... ailesinin ihtiyaçları için yetersiz kalmıştı..."

- O durum başkaydı. Babası kafadan zoru olan yaşlı bir dişçiydi ve diş doldurmaktan kazandığı parayı son kuruşuna kadar ya atlara ya da köpeklere yatırıyordu. Hukuk bürosunun içini bir sessizlik kaplamıştı. Harry Kane kendine zarar verecek bir biçimde davrandığını fark etmişti. İki avukat birbirlerine baktılar. Yine de efendi biri olduğunu söylemeliyim, diye ekledi.

- Evet, dediğiniz gibi gerçek bir beyefendiydi. En yakın arkadaşlarımdan biriydi, dedi T. P. Murphy.

- Evet, evet. Doğru.

- Bayan Kane bize birkaç ay içinde ikinci bir bebek beklediğinizi söyledi. Avukat gözlerini önündeki kâğıttan ayırmadan konuşuyordu.

- Evet, bu da doğru. İkimiz de çok mutluyuz.

- Bayan Kane bu çocukların ve ilerde olacak çocuklarınızın bakımını üstlenmek için Hayes Oteli'ndeki başarılı kariyerini bırakmış öyle değil mi ?

- Beni dinleyin. Kariyeri dediğiniz Allah'ın belası resepsiyon memurluğundan başka bir şey değildi. Gerçek bir meslek değildi. Benimle evlendi. Her istediğini alabilecek parası var. Ondan esirgediğim ne var? Yoksa şikâyetleri arasında bu da mı var?

- İyi ki Bayan Kane burada değil, söylediklerinizi iyi ki duymadı, dedi T. P. Murphy. Durumu nasıl yanlış algıladığınızı bilseniz. Şikâyet eden yok, sizin için, şirketiniz için ve aileniz için engin kaygıdan başka bir şey yok. Sizi merak ediyor, sizin için üzülüyor. Şirketinize bir şey olursa, uğrunda bu kadar çalıştığınız, sizi devamlı seyahat etmeye zorlayan, ailenizden ayıran işiniz bozulursa her şeyi kaybetmenizden korkuyor.

- Peki, istediği ne ?

Şimdi sıra isteklerdeydi. Connie'nin avukatları her şeyin onun adına geçmesini istiyorlardı; evin ve vergi öncesi brüt kârın büyük bir yüzdesinin Connie'nin olmasını... Connie, kendi seçeceği yöneticilerin idare edeceği yeni bir şirket kuracaktı. Kâğıtlar karıştırıldı, o yöneticilerin çoktan belirlenmiş olduğu anlaşılıyordu.

- Bunu yapamam. Harry Kane bugünlere hep aklından geçenleri açık açık söyleyerek gelmişti.

- Neden, Bay Kane ?

- İki ortağım buna ne anlam verir? İşi birlikte kuruduğum iki ortağım var. Onlara, "Beni dinleyin, çocuklar, bu işten pek emin değilim, eğer batarsak benim parama dokunmanızı engellemek için kendi payımı kanma veriyorum" mu dememi istiyorsunuz ? Böyle davranırsam ne derler? Şirketimize ne kadar güvendiğimi göstermiş olurum.

Harry hayatında T. P. Murphy'nin sesi kadar yumuşak, fakat et- -kileyici bir ses duymamıştı. Sesi zor duyuluyordu, ama bıçak kadar keskindi. "İki ortağınız kârlannı istedikleri gibi harcamakta serbestler sanırım, Bay Kane. Biri kârıyla batı bölgesinde bir damızlık hayvan çiftliği alabilir, diğeri ise sanat eserleri alır veya filmcilerle, gazetecilerle görüşmeye meraklıdır, onlara davetler verir. Sizin bunları sorgulamaya hakkınız yok. Öyleyse karınızın şirketine yatırım yapmanıza onlar nasıl karışabilirler?"

Connie her şeyi anlatmıştı. Yoksa Murphy denen o avukat bütün bunları nasıl bilebilirdi? Çarşamba akşamlan ortaklann karılarından öğrenmişti tabiî... Aman Tanrım, derhal o çarşamba davetlerine son verecekti.

- Ya karşı çıkarsam.

- Çıkmayacağınızdan eminim. Yasalarımızda boşanma diye bir şey olmayabilir, ama Aile Hukuku Mahkemelerimiz var. Ve sizi temin ederim ki Bayan Kane o mahkemeye başvurursa çok yüklü bir tazminat vermeye mahkûm olursunuz. Tek sorun gazetelerde ve televizyonda yayımlanacak olumsuz haberler... Sigortacılığın kamuoyunun güvenine ne denli bağlı olduğunu bilmem hatırlatmama gerek var mı?.. Sesi gittikçe hafifliyordu.

Harry Kane kâğıttan imzaladı.

Sonra o güzelim büyük ve rahat evine döndü. Her gün gelen bir bahçıvanlan vardı. Adam saksıları el arabasına yüklemiş bahçenin güney duvanna doğru yürüyordu. Evden içeri girdi, holdeki taze çiçeklerle dolu vazolara, tertemiz parlak duvarlara ve birlikte seçtikleri tablolara baktı. Rahatlıkla kırk kişi alan geniş salona baktı. Waterford camından yapılmiş biblolarla dolu vitrinlere baktı. Yemek odasında kurutulmuş çiçekler vardı. Misafir olmadığında o odada yemek yemezlerdi. Güneş ışığının aydınlattığı neşe saçan mutfağa girdi. Connie, gülerek küçük Richard'a süzgeçten geçirilmiş elma püresi yedirmekle meşguldü. Üstünde beyaz pike yakalı güzel bir hamile elbisesi vardı. Yukan katta çalışan elektrik süpürgesinin sesi duyuluyordu. Birazdan süpermar-ketten siparişleri getiren kamyonet kapıya gelecekti.

Her yönüyle mükemmel yönetilen bir evi vardı. Çalışanların hiçbir sorunu kendisine aktarılmadığı için gündelik hayatı rahat ve problemsiz geçiyordu. Görünmez eller giysilerini alır, temizletip, ütületip tekrar yerlerine yerleştirirdi. Yeni çoraplar veya iç çamaşırlan almak hiç ona kalmazdı. O sadece elbiselerini ve kravatlarını seçmekle yetinirdi.

Mutfak kapısında durmuş, güzeller güzeli kansına ve yakışıklı oğluna bakıyordu. Yakında bir bebekleri daha olacaktı. Connie anlaşmalannın kendine düşen bölümüne tamamen sadık kalmıştı. Yatırımlannı korumakta bir bakıma haklıydı. Harry'nin geldiğini duymamıştı, kapıda duran kocasını görünce sıçradı.

İlk tepkisi sevinmekti. "Ah ne iyi, kısa bir süre eve gelebildin demek. Bir fincan kahveye ne dersin ?"

- Onlan gördüm.

-Kimleri?

- Avukatlanm. Sesi sertti.

Connie hiç etkilenmemişti. "En doğrusu işlemleri onlara bırakmak. Sen hep öyle demez misin ? Zamanını harcama, uzmanlara para ver onlar yapsın demez misin?

- Bay T. P. Murphy'nin elbiselerinin kalitesine, saatinin markasına bakacak olursan uzmanlığı için ne korkunç paralar istediği açık.

- Onu uzun zamandır tanırım.

- O da öyle söyledi.

Connie, Richard'ın çenesinin altını gıdıkladı. "Babana merhaba de bakalım... Seni gündüz vakti pek sık görmüyor..."

- Hep böyle mi olacak? Evde oturmadığım için hep böyle iğneli, imalı mı konuşacaksın ? Çocuğumuz ve yeni doğacak bebeğimiz kötü bir baba, ihmalkâr bir baba imajıyla mı büyüyecekler?.. Hayatımız böyle mi sürüp gidecek?

Connie'nin yüzünde pişmanlık vardı. Bu duygusu içten gibiydi.

- İğnelemek için söylemediğime seni nasıl inandırsam, Harry? Yemin ederim böyle bir niyetim yoktu. Seni görünce mutlu oldum, bebekle aptalca konuştum. O da seni görmekten mutlu olsun istedim. Temin ederim ki hayatımız imalı sözlerle geçmeyecek. Başkalarında ne kadar nefret ettiğimi bilemezsin. Sevmediğim bir şeyi ben neden yapayım ?

Aylardır Harry'e yaklaşmıyor, ona yakınlık göstermiyordu. Yine de kapıda görünce içinde bir sıcaklık hissetti. Harry'nin yanına doğru yürüdü. "Harry, ne olur böyle yapma. Lütfen. Bana karşı o kadar iyisin ki, o kadar güzel bir hayatımız var ki... Böyle birbirimize karşı savunmada olacağımıza keyifli bir hayat yaşasak daha iyi olmaz mı?"

Connie'nin kolları boynuna sarılmış olmasına karşın Harry hareketsiz duruyordu, "imzaladın mı diye sormuyorsun."

Connie geri çekildi. "İmzaladığını biliyorum."

- Nereden? Yanlarından ayrılır ayrılmaz telefon mu ettiler yoksa?

- Tabiî ki hayır. Böyle bir şey yapmazlar. Küçük düşürücü bir fikir.

- Neden olmasın, üstlendikleri işi başardıklarını söyleyemezler mi ?

- Haklı bulduğun için imzaladın. Sonuçta kendi yararına olduğu için...

Connie'yi kendine çekti ve şiş karnını vücuduna dayadı. "Yeni bir Kane" dedi kendi kendine, bu muhteşem evde kurduğu hanedana bir vâris daha... "Beni sevseydin" dedi. "Beni sevseydin ne iyi olurdu."

- Seviyorum.

- O şekilde değil, dedi. Sesi öyle üzgündü ki...

- Ben de istiyorum. Deniyorum. Beni istediğin zaman varım, bunu biliyorsun. Seninle aynı odada, aynı yatakta yatmak istiyorum. Bizi ayıran sen oldun.

- Eve geldiğimde ne kadar kızgın olduğumu bilemezsin, Connie. Son kuruşuma kadar elimden almak için arkamdan çevirdiklerinle gerçek bir kahpe olduğunu söylemeye geldim. Bir dolandırıcı olduğunu, servet avcısı olduğunu söyleyecektim. Connie ayakta durmuş bekliyordu. Oysa şimdi senin de benim kadar büyük bir hata yaptığım anlıyorum. Sen de en az benim kadar mutsuzsun.

- Ben mutsuz değil, yalnızım, dedi

- Adım ne koyarsan koy... omzunu silkiyordu. Parayı alınca daha mı az yalnızlık hissedeceksin?

- Hayır, sadece daha az korku duyacağım.

- Neden korkuyordun? Baban gibi her şeyi kaybedeceğimden mi? Yeniden fakir olmaktan mı?

- Hayır, tamamen yanlış. Çok açık, berrak bir konuşması vardı. Doğruyu söylediği belli oluyordu. Hayır, fakirlik beni hiç rahatsız etmedi. Ben annem gibi değilim, geçinecek parayı daima kazanabilirim. Ama annem gibi acı biri olmaktan korkuyordum, senin için bıraktığım işe en alt kademeden başlamak zorunda kalırsam senden nefret etmek istemiyordum. Çocuklarımın düşledikleri gibi değil bambaşka bir hayatları olmasından korkuyordum. Başımdan geçenler bu konulan iyi öğretti bana, o yüzden korkularım var. Oysa birbirimize çok yakışan ne kadar uygun bir çifttik. Yatağın dışında her yerde anlaşan iki insamz. Ölene dek birlikte kalmamızı sağlamak istedim.

- Anlıyorum.

- Arkadaşım olamaz mısın, Harry ? Seni seviyorum ve belli et-mesem de senin için en iyi şeyleri temenni ediyorum.

- Bilmem, dedi evden gitmek üzere araba anahtarlarını alarak.

- Bilmem... Arkadaşın olmayı ben de isterim, ama sana güvendiğimi sanmıyorum. İnsan arkadaşına güvenmeli, değil mi ? Sonra yemek sandalyesinde oturan ve neşeyle cıvıldayan Richard'a döndü. Annene iyi davran, bebeğim. Her şey harikaymış gibi görünse de hayat onun için de o kadar muhteşem değil... Evden çıkıp gittiğinde Connie ölesiye ağladı.

Bir kızları doğdu. Adını Veronica koydular, iki yıl sonra ikizler doğdu. Ültrasonda iki cenin gördüklerinde Connie sevinçten ağlayacaktı. Onun ailesinde de ikizler vardı, ne kadar harikaydı. Harry'nin de çok sevineceğini sanıyordu. "Çok memnun olduğunu görüyorum" dedi Harry buz gibi bir sesle. "Etti dört. Anlaşmamız tamamlandı. O korkunç konunun perdesi kapandı artık. Aman Tanrım, ne büyük rahatlık!"

- İstediğinde ne kadar hain olabiliyorsun...

Dış dünyaya karşı hep ideal bir çifti simgeliyorlardı. Bay Hayes sık sık Connie'den otelcilik hakkında fikir alırdı. Kızı Marianne gitgide güzelleşmiş Dublin'deki servet avcılarının peşinde koştuğu bir genç kız olmuştu. Connie'nin bakışlarındaki hüznü görüyor, ama o konuya hiç değinmiyordu.

Harry Kane'in sadık bir koca olmadığını o da duymuştu. Onu başka kadınlarla görenler vardı. O zavallı sekreteri hâlâ peşinde gölge gibi dolaşıyordu. Yıllar geçtikçe Bay Hayes de karı kocanın bir anlaşmaya vardıklarını düşünmeye başlamıştı.

Büyük oğulları Richard iyi okuyordu, okulun rugby takımındaydı, Veronica ise on iki yaşından itibaren tıp okumaya kararlıydı, ikizler de sağlıklı, neşeli çocuklardı.

Kane'ler muhteşem davetler vermeye ve sosyal hayatta birlikte görünmeye devam ediyorlardı. Connie, otuzlu yaşlarında yaşıtları arasında en şık kadın olarak biliniyordu. Modayı yakından takip ediyormuş gibi bir izlenim vermeden, kolaylıkla alabileceği ünlü modacılardan alışveriş yapmadan hep çok bakımlı ve şıktı.

Mutlu değildi. Tabiî ki mutlu değildi. Ama Connie insanların büyük çoğunluğunun yaşamlarını değiştirmek istediklerini, hayatlarının aniden yanan ampuller, Technicolor filmler gibi renklenmesini beklediklerini biliyordu.

İnsanların çoğunun hayatı böyle geçiyordu. Mutluluk denen şey hayalden başka bir şey değildi belki. Uzun zaman bir otelde çalıştığı için ne kadar yalnız ve yetersiz insan olduğunu biliyordu. Otel müşterilerine bakınca hayatın bu yönü çok belirgindi. Sonra yardım kurumlarında çalışmaya başladı. Oraya gelenlerin çoğunun yalnızlıklarını unutmaya veya boş zamanlarını doldurmaya geldiği belliydi. Hayatlarındaki boşluğu doldurmak için sabah kahvelerine gerek duyan kadınlar gibi...

Çok kitap okuyor, sık tiyatroya gidiyordu. Zaman zaman da Londra'ya veya Kerry'ye kısa yolculuklar yapıyordu.

Harry, ailesiyle tatile gidecek zaman bulamıyordu. Connie, çocukların ortakların kanlarıyla sık sık tatile gittiklerini fark etmelerini önlemek istiyordu. Ama çocuklar bazen iyi gözlemci olmuyorlardı. Kocalarıyla dış ülkelere giden çok kadın tanıyordu, Connie hiç böyle bir şey tatmamıştı. Harry çok sık dış ülkelere giderdi, ama hep işiyle ilgili seyahatler olduğunu söylerdi. Bir yatırım şirketinin İspanya'nın güneyinde veya Yunan Adaları'nda yeni açılmış bir tatil köyünde ne işi olduğunu merak ederdi Connie. Ama bir şey söylemezdi.

Harry sadece seks için gidiyordu. Cinselliğe bayılırdı. Connie bu konuda ona yardımcı olamamıştı, Harry'ye engel olması haksızlık olurdu. Ne Siobhan Casey'i ne de herhangi başka bir kadını kıskanmak aklına geliyordu. Connie'nin bir arkadaşı kocasının kendisini aldattığını öğrenince saatlerce, günlerce ağlamıştı. "Paylaştıkları şeyleri başkasıyla yaptığını düşünmek bile delirtmeye yeter" diyordu. Oysa Connie hiç aldırmıyordu.
Kullanıcı avatarı
derfinia
Leydi
 
Mesajlar: 291
Kayıt: Çrş Ara 01, 2010 9:34 am
Has thanked: 0 time
Have thanks: 0 time
National Flag:
Turkey

Re: İTALYANCA AŞK BAŞKADIR

Mesajgönderen derfinia » Çrş Eki 26, 2011 6:39 pm

Onun istediği Harry'nin bu işi dışarda hallederek evde sevgi dolu bir arkadaş gibi davranmasıydı. Aynı yatağı, ümitlerini ve hayallerini paylaşmak, birlikte ileriye dönük planlar yapmak yetiyordu. Bu isteği o kadar saçma mıydı ? Harry'ye zevk verecek cinsel ilişkide bulunamadığı için her şeyden böylesine uzaklaştırılmak haksızlık değil miydi ? Ne de olsa dört tane sağlıklı, mükemmel çocuk vermişti, bu bile Harry'nin olaylara başka açıdan bakması için yeterli bir nedendi...

Connie, bazılarının Harry'yi terk etmesi gerektiğini düşündüklerini biliyordu. Örneğin, Vera. Açıkça söylemese bile belli ediyordu. Bir de oteldeki Bay Hayes. İkisi de Harry'yle sadece parasal bir güven sağladığı için kaldığını düşünüyorlardı. Malî durumunun iyi olduğunu, evi terk etmeye yetecek parası olduğunu nasıl bilebilirlerdi?..

Öyleyse neden kalıyordu?

Ailesi için daha iyi olduğundan. Çocukların hem annelerine hem babalarına ihtiyacı olduğundan. Her şeyi yıkıp, yeniden yapmak çok büyük güç ve çaba gerektirdiğinden. Başka yere gittiğinde daha mutlu olacağına emin olmadığından. Üstelik bu hayatın o kadar kötü olduğunu kim söylüyordu ? Birlikte olduklarında Harry nazik ve sevimliydi. Hayatı doluydu, haftalara, aylara ve yıllara dönüşen zamanı dolduracak çok şey buluyordu.

Kendi annesini ve Harry'nin ailesini sık sık ziyaret ediyordu. Ortaklar ile karılarını davet etmeye devam ediyordu. Çocuklarının arkadaşlarına gelebilecekleri sıcak bir yuva sağlıyordu. Evin arkasmdaki tenis kortundan top sesleri, çocukların odasından müzik sesi duyuluyordu. Genç kuşak, Bayan Kane hiç sorun çıkarmadığı için, Bay Kane de hiç ortalarda görünmediği için Ka-ne'lerin evine hayrandı.

Sonra bir gün, Richard Kane on dokuz yaşma bastığında -tıpkı babası onları meteliksiz bırakıp öldüğünde Connie'nin olduğu yaşta- Harry Kane eve geldi ve rüyanın bittiğini açıkladı. Şirket ertesi gün skandallar yaratarak ve meteliksiz olarak kapanıyordu. Ülke, yatırımları yok olmuş, tüm birikimleri batmış insanlarla dolacaktı. Ortaklarından birini intihar etmemeye zor ikna etmişlerdi. Diğer ortak ise kaçmak üzereydi.

Yemek odasında oturuyorlardı. Connie, Richard ve Veronica... İkizler bir okul gezisine çıkmışlardı. Harry durumun korkunçluğunu anlatırken sessizce dinliyorlardı. Gazetelerde sekiz sütunluk bir manşet. Kapıda gazeteciler, ülkeyi dolandıran adamın lüks hayatını görüntülemek isteyen, tenis kortunun ve diğer görkemli yerlerin resmini çekmeye çalışan fotoğrafçılar. İşbirliği yapan siyasîlerin adları açıklanacaktı, dış ülkelere yaptıkları seyahatler, eskiden ilişkide oldukları, ama şimdi tanımazlıktan gelecek, önemli aileler...

Peki, neden ? Nedenleri, kestirme çareler, gereksiz riskler, başkalarının güvenmediği kişileri işe almaktı... Soru sormak gerektiğinde susmak, daha deneyimli şirketlerde dikkat çeken ayrıntıları görmezlikten gelmekti suçlan.

- Evi satmamız mı gerekecek? diye sordu Richard. Bir sessizlik oldu.

- Üniversiteye gidecek kadar paramız olacak mı ? Soruyu soran Veronica'ydı. İkinci bir sessizlik daha.

Sonra Harry konuşmaya başladı. "İkinize de annenizin başından beri beni uyardığını söylemek zorundayım. O beni uyardı, ama ben onu dinlemedim. İlerde bugünü düşündüğünüzde söylediklerimi unutmayın."

- Zarar yok, Babacığım, dedi Veronica. Tıpkı babası ölmesey-di, işler bozulduğunda yanında olsaydı Connie'nin yapacağı gibi... Harry'nin gözleri doldu.

- Herkesin başına gelebilir, dedi Harry kahramanca bir ifadeyle. İş hayatı budur işte.

Connie içten seviniyordu. İyi kalpli, verici çocuklar yetiştirmişlerdi. Her şeyin haklan olduğunu düşünen şımarık, zengin çocuklar değil... Connie konuşma sırasının onda olduğunu biliyordu. "Babanız bu kötü haberleri vermeye başlar başlamaz sizlerin eve dönmesini beklemesini rica ettim. Her şeyi birlikte duymamızı ve gerçek bir aile gibi tepki vermemizi istiyordum. İkizlerin burada olmaması bir bakıma daha hayırlı. Onlara olardan daha sonra anlatırım. Yapacağımız şey şu, bu akşam bu evi terk edeceğiz. Ufak birer bavul hazırlayacağız. İçine bir haftalık giyecek koyacağız. Kevin ile Vera'dan bir kamyonet isteyeceğim, böylece dışanda bekleyen bir gazeteci varsa bizi arabalarımızla çıkarken görmeyecek. Telesekreterine herkesin Siobhan Casey'e başvurmasını söyleyen bir mesaj bırakacağız. Doğru söylüyorum, değil mi Harry?"

Başını salladı, afallamıştı. "Doğru."

- Sizler şehir dışına, annemin yanma gideceksiniz. Kimse nerede olduğunu bilmiyor, kimse sizi orada bulup rahatsız edemez. Onun telefonundan arkadaşlannızı arayın ve her şeyin sonunda düzeleceğini, ama ortalık duruluncaya dek görünmemeye gayret edeceğinizi anlatm arkadaşlarınıza. On gün sonra geri döneceğinizi söyleyin. Hiçbir hikâye on günden fazla gündemde kalmaz. Ağızları açık Connie'ye bakıyorlardı.

- Ha, unutmadan... İkiniz de üniversiteye gideceksiniz. İkizleri de gidecekler. Bu evi satarız, ama hemen değil. Bankaların keyflf olsun diye satmayacağız.

- Borçlan ödemek zorunda değil miyiz ? dedi Richard.

- Bu ev babanın değil, dedi Connie çok olağan bir şey söyler gibi.

- Senin üstüne olsa bile, satmak zorunda hissetmez misin?..

- Hayır, benim de değil. Uzun zaman önce benim yöneticisi olduğum bir şirkete satıldı.

- Aman, Babacığım, ne kadar akıllılık etmişsin.

Kısa bir sessizlik oldu. "Evet baban son derece akıllı bir iş adamıdır ve verdiği sözleri tutar. Kimsenin parasız kalmasını istemez, bu yüzden işler bitince bize kötü gözle bakacaklannı sanmıyorum. Bir süre zor bir devreden geçeceğiz, ama cesur ve inançlı olmak zorundayız."

Daha sonra telefon ederek ve eşya toplayarak gecenin nasıl geçtiğini anlayamadılar. Aynı akşam da kimse görmeden dekoratör dostlarının kamyonetiyle evi terk ettiler.

Vera ile Kevin'in evine geldiklerinde arkadaşlarının yüzleri bembeyazdı. Aralannda boş laflar, gereksiz hafiflikler olamayacağından kendilerine verilen geniş yataklı en büyük misafir odasına yerleştiler. Bir tepsiye sıcak çorba ile soğuk yiyecekler hazırlanmıştı.

- Yarın görüşürüz, dedi Vera.

- İnsanlar böyle güzel davranmayı nereden öğrenirler? diye sordu Harry.

- Herhalde başlanna aynı şey gelse başkalarının kendilerine nasıl davranmalannı istediklerini düşünerek... Connie bir kâse çorba uzattı. Harry başını salladı. Haydi al, Harry. Yarın buna ihtiyacın olacak.

- Kevin'in her şeyi bizde mi sigortalı ?

- Hayır, değil. Connie'nin sesinde heyecan yoktu.

- Nasıl oluyor?

- Ben yapmamalarını söylemiştim. Ne olur, ne olmaz diye...

- Ne yapacağım, Connie ?

- Olanları kabul edeceksin. Başansızhğı kabul edeceksin. İstemeden olduğunu söyleyeceksin, ülkeyi terk etmeyeceğini, herhangi bir işte çalışacağını açıklayacaksın.

- Beni paramparça ederler.

- Kısa bir süre için. Sonra yeni bir şey çıkar, bu unutulur. -Ya sen?

- Çalışmaya başlayacağım.

- Avukatların senin için kopardıklan paralara ne oldu?

- Çocuklann geleceği için gerekli olan miktan ayınp gerisini birikimlerini kaybeden o zavallılara geri vereceğim.

- Ulu Tanrım, umarım her şeyin üstüne bir de azizelik taslamaya kalkmazsın...

- Eninde sonunda o para benim değil miydi? Sen olsan ne yapardın, Harry? Gözleri buz gibiydi.

- Saklardım. O paraya bugüne kadar dokunmadığın için talihine teşekkür et ve sakın geri verme.

- Böyle düşünmediğine eminim. En iyisi bu konuyu yarın konuşalım.

- Hayır gerçekten böyle düşünüyorum. Bu iş, küçükbeylerin kriket maçına benzemez... Limitet şirket kurmanın amacı bu, sadece şirketin parasına dokunabilirler. Sen kendi payını şirketten aldın. Madem geri verecektin Tanrı aşkına söyler misin baştan neden aldın?

- Yarın konuşuruz.

- Yüzündeki o kendini beğenmiş ifadeyi bir kenara bırak ve hayatında bir kez doğal davran. Beş dakika olsun rol yapmaktan ve zavallı yatınmcılann parasmı iade etmek gibi ulvî bokluklardan vazgeç! Herkes gibi onlar da yaptıklarından sorumlu! Tıpkı babanın senin üniversite paranı bugün hâlâ koşmakta olan atlara yatırması gibi...

Connie'nin yüzü kireç gibiydi. Ayağa kalktı ve kapıya yöneldi. "Ne kadar yüce ve dokunulmaz bir hanımefendisin!.. Haydi çık odadan. Konuşacağımıza, aramızda halledeceğimize çık git bakalım. Aşağı, arkadaşın Vera'ya git ve erkeklerin ne kadar aşağılık mahluklar olduğunu anlat ona. Belki baştan beri Vera'yla yaşaman daha doğru olurdu. Belki zevk duyman için bir kadınla olman gerekiyordu, ne dersin?"

Aslında yapmaya niyet yoktu, ama suratının ortasına bir tokat attı. Bu tokatm gerçek nedeni Vera ile Kevin'in sorgusuz sualsiz onlara böylesine kucak açtıkları bir sırada, onların evinde Vera hakkında ileri geri konuşması bu tokatın gerçek nedeniydi. Harry insanlıktan çıkmış, vahşi bir hayvana dönüşmüştü.

Parmağındaki yüzükler yanağını kanattı. Şakağından aşağı kırmızı bir çizgi oluştu. Şaşkınlıkla, o kanı görmekten hiç etkilenmediğini, hiç sarsılmadığını fark etti. Yaptığından hiç utanç duymuyordu.

Arkasından kapıyı kapatarak aşağıya indi. Mutfakta, masada oturanlar yukardan gelen bağınşmalan duymuş olmalıydılar. Belki de her kelimeyi duymuşlardı. Biraz öncesine kadar soğukkanlı ve kendine hâkim görünen Connie masadakilere baktı. Vera'nın modacıda çalışan, esmer güzeli kızı Deirdre vardı. Ve ailenin dekorasyon işine giren oğulları Charlie.

Ve Kevin ile Vera'nın arasmda Jacko... Yakası açık, vahşi bakışlı, önünde bir şişe viski duran Jacko... Bir taraftan ağlayan diğer taraftan içmeye devam eden Jacko. Bir anda Jacko'nun tüm birikiminin kocasının şirketiyle birlikte battığım anladı Connie. Onu açık ve yalın gerçekten seven ilk erkek... Harry'yle evlendiği gün belki vazgeçer diye kilisenin dışında bekleyen Jacko... Şu anda arkadaşının mutfağında oturuyordu ve iflas etmişti. "Bu noktaya nasıl vardık" diyordu Connie, bir eli boğazında, kapıda durmuş içeriye bakarken...

Burada kalması imkânsızdı. Vahşi bir aslan gibi hakaret etmek ve hakir görmek için bekleyen Harry'nin yanına da gidemezdi. Dışarıya, gerçek dünyaya da çıkamazdı. İnsanların araşma girip onların yüzüne nasıl bakardı? Talihsizliği çeken, etraflarmdakileri de yanlış davranışa zorlayan insanlar mı vardı acaba? "Hem babası hem kocası tüm malvarlığını yitiren kaç kadın vardır" diye düşündü. Yoksa babasının zayıf noktalarını bile bile aynı zaafları taşıyan biriyle evlenmek karakter bozukluğuna mı işaretti?

Birden aklına o aydınlık yüzlü psikiyatr geldi. Babası hakkında sorular soran psikiyatr... Acaba o soruların altında yatan başka bir gerçek mi vardı ? Connie çoktandır eşikte kımıldamadan durduğunu sanıyordu, ama kimse kımıldamadığına göre birkaç saniyeden fazla geçmiş olamazdı.

Sonra Jacko'nun sesi duyuldu. Dili dolanıyordu. "Şimdi hayatından memnunsundur herhalde."

Diğerleri susuyordu.

Connie, her zamanki kesin ve berrak sesiyle, "Hayır, değilim, Jacko. Bunu söylemek kolay değil, ama hayatımdan memnun olduğum bir tek an hatırlamıyorum. Bir tek an..." dedi. Gözleri dalmış, uzaklara bakıyordu. "Yirmi yıl para içinde yüzdüğüm doğru, bundan mutlu olmalıydım belki; ama gerçeği söylemek gerekirse, olmadım. Yetişkin olarak yaşamaya başladığımdan beri hep kendimi yalnız hissettim ve hep rol yaptım. Bütün bunları sana neden anlatıyorum ? Sana ne yaran var ? Hiç..."

- Evet, hiç yaran yok. Yüzündeki ifade asiydi. Eskisi gibi yakışıklı ve arzuluydu. Vera, evliliğinin iyi gitmediğini, kansmın da çok sevdiği oğlunu alarak evden gittiğini anlatmıştı.

Sonra işi her şeyi olmuştu. Şimdi de işini kaybetmişti. "Her şeyin geri gelecek" dedi Connie.

- Ya, öyle mi? Gülüşü havlamaydı sanki.

- Evet. Yeterli para var...

- Eminim vardır. Jersey'de ya da Cayman Adaları'nda ya da belki de karısının adına...

- Evet, doğru bildin. Paranın büyük kısmı gerçekten karısının adına...

Vera ile Kevin ağızları açık Connie'ye bakıyorlardı. Jacko ise duyduklarının gerçek anlamım çözmeye çalışıyordu.

- Yani karısının eski erkek arkadaşı olduğum için şanslıyım mı demek istiyorsun ? Duydukları bir kurtuluş muydu, yoksa Connie'yi terslemesi mi gerekiyordu, bilemiyordu.

- Karısı yüzünden çok kişinin şanslı olduğunu söylemek istiyorum sanırım. Sabah aklım başına toplamış olursa onu basın toplantısından önce bankaya götürmeye çalışacağım.

- Para senin adınaysa neden veriyorsun ? diye sordu Jacko.

- Çünkü sen ne düşünürsen düşün alçağın teki değilim de ondan. Vera, başka bir yerde yatabilir miyim ? Örneğin televizyon odasındaki kanepede ?

Vera elinde bir battaniye, onu televizyon odasına götürdü. "Tanıdığım en güçlü kadın sensin" dedi Connie'ye.

- Sense tanıdığım en iyi arkadaşsın, diye yanıtladı Connie.

"Vera'ya âşık olmam daha mı iyi olurdu?" diye düşündü. Yıllarca çiçekli bir bahçede birlikte yaşamak ve aşklannm kanıtı olan bir elişi atölyesi kurmak... Bu düşünce yüzünü solgun bir gülümsemeyle aydınlattı.

- Bu kadar olayın arasında seni böyle güldüren ne? diye sordu Vera.

- Bir gün hatırlatırsan anlatoım. Kulaklarına inanamayacaksın... Connie ayakkabılarım fırlatıp kanepeye uzandı.

Garip bir şekilde o gece iyi uyudu, fincan ve tabak sesleriyle uyandı. Karşısında Harry duruyordu. Solgun yüzünde uzun kırmızı bir yara vardı. Connie, o olayın dün akşam yaşadıklarının içinden sıyrılıp gittiğini fark etti.

- Sana kahve getirdim.

- Teşekkür ederim. Fincanı almak için hiç gayret göstermiyordu.

- Ne kadar vicdan azabı çektiğimi bilemezsin.

- Evet.

- O kadar üzgünüm ki... Dün akşam delirmiş olmalıydım, Connie. Hayatım boyunca bir şeyler olmak, adam olmak istedim, Tam istediklerimi elde etmiştim, her şeyi berbat ettim... Özenle giyinmiş, yüzündeki yaranın dışında dikkatlice tıraş olmuştu. Hayatındaki en uzun güne erkenden hazırlanarak başlamıştı. Connie karşısındaki adama ilk kez görür gibi baktı. Onu televizyonda göreceklerin gözüyle... Birikimlerinin uçup gittiğini öğrenen o yabancılar gibi... Ya da iş toplantılarında, davetlerde karşılaşanların gözüyle. Yakışıklı, aç gözlü bir adam, bütün istediği ne pahasına olursa olsun bir yerlere varmak olan bir adam...

Sonra Harry'nin ağladığım fark etti.

- Sana nasıl ihtiyacım olduğunu bilemezsin, Connie. Bana hep rol yaptın, ne olur biraz daha devam et ve beni affetmiş gibi davran... Ne olur Connie, yalvarırım... Sana ihtiyacım var. Senden başka bana yardım edecek kimse yok... Kıpkırmızı yaralı yüzünü Connie'nin dizlerine dayayarak bir çocuk gibi hıçkırarak ağlıyordu.

O günü tam olarak anımsamıyordu. Gözlerini kapatarak izlediği bir korku filminin parçalarım birleştirmeye benziyordu. Ya da unutulamayan bir kâbustu. Bazı sahneler hukuk bürosunda geçiyordu. Harry'ye çocukların eğitimi için kayyum nezaretinde ayrılan paranın şartları açıklanmıştı. O para iyi yerlere yatırılmıştı. Ve para çoktu. Geri kalanı ise Connie'nin adına iyi yatırımlarla artmıştı. Constance Kane çok zengin bir kadmdı. Avukatın kocasını ne kadar aşağıladığı belli oluyordu. Bu duygusunu saklamaya gerek bile duymuyordu. Babasının eski arkadaşı T. P. Murphy de odadaydı. Bembeyaz saçlarıyla hiç konuşmadan olanları dinliyordu. Yüzü sert ve ciddiydi. Aralarında bir muhasebe müdürü ve bir yatırım yöneticisi de vardı. Muhteşem Harry Kane'le bir dolandırıcıymış gibi konuşuyorlardı. Onların gözünde dolandırıcı olduğu belliydi. "Bir gün önce aynı saatte bu adamların hepsi Harry'nin önünde saygıyla eğiliyorlardı" diye düşündü Connie. İş dünyasında her şey ne kadar çabuk değişiyordu.

Sonra bankaya gittiler. Hiçbir bankaya böylesine havadan bir para gelmemişti. Connie ve Harry, getirdikleri danışmanların bankacılara bu paranın geri verileceğini hiç beklenmediğini söylemelerini sessizce dinlediler. Banka yatırımcıları kurtaracak bir paket hazırlarsa parayı vereceklerdi.

Öğlen olmadan anlaşmaya varmışlardı. Harry'nin ortaklarından da Hayes Oteli'nde düzenlenen basın toplantısında hazır bulunmaları, fakat sessiz durmaları istenmişti. Ortakların karılarının gelmemelerine karar verilmişti. Karıları, basın toplantısını otelin bir odasında televizyondan seyrettiler. Connie'nin adı hiç anılmamıştı. Sadece böyle bir durumda kullanılmak üzere bir kenarda bekletilen acil yardım parasından söz edildi. Saat bir olduğunda o günkü gazete manşetleri tamamen geçersiz konuma gelmişti. Gazetecilerden biri Harry Kane'e yanağındaki izi sordu. Alacaklılardan biri miydi ?

- Ne olduğunu anlamayan biriydi. Elimizdeki tüm olanakları bize güvenenlerin hakkını korumaya harcayacağımızı kavramamış olan biriydi, dedi Harry kameraya baka baka.

Connie, midesinin bulandığmı hissetti. Böylesine yalan söyleyebilen kim bilir başka neler yapabilirdi. Toplantının yapıldığı büyük salonun arka sıralarında, dinleyicilerin arasında Siobhan Ca-sey'i gördü. Connie, Siobhan'm bu işlere ne kadar bulaştığını merak etti. Yoksa verdiği paranın bir bölümü Siobhan'a mı aktarılacaktı? Bunun cevabını hiç öğrenmeyeceğini biliyordu. Bankacılara, işin her yönüyle ilgilenmelerini, kendisinin ayrıca denetlemeye gerek duymadığını söylemişti. Paranın adilce ve eşit biçimde dağıtılacağından kuşku duymuyordu. Siobhan Casey, kocasının sevgilisi diye onun parasını ödememelerini söyleyecek değildi...

Evlerine geri dönebilmişlerdi. Bir hafta geçmeden hepsi rahat nefes alacak duruma geldiler. Üç ay geçmeden hayat tekrar normale dönmüştü.

Veronica zaman zaman babasına, "Zavallı yüzüne ne oldu?" diye soruyordu. "O iz babana ne kadar aptal biri olduğunu hatırlatmak için hiç silinmeyecek" diyordu Harry. Connie her seferinde, baba ile kızın arasındaki sevgi dolu bakışmaları gözlemliyordu.

Richard da babasına hayranlıktan başka bir şey duymuyordu, iki çocuk babalarının bu olaylardan ders alarak olgunlaştığım düşünüyorlardı.

- Eskisinden daha fazla evde kalıyor, değil mi, Anne ? diye soruyordu Veronica. Sanki Connie'nin onayını bekler gibiydi.

- Gerçekten öyle, diyordu Connie. Harry haftada bir kez eve hiç gelmiyordu, haftada iki üç kez de yatak odasma geç giriyordu. Bundan sonraki yaşam biçimleri böyle olacaktı.

Connie'nin içinde bir şeyler hayatını değiştirmesini söylüyordu, ama çok yorgundu. Uzun yıllar yaşadığı kandırmacalı hayat onu bezdirmişti. Başka türlü yaşamayı da bilmiyordu.

Bir gün Jacko'nun işine telefon etti.

- Hanımefendi, önünde diz çöküp paramı geri aldığım için teşekkür etmemi bekliyor herhalde ?

- Hayır, Jacko. Ben buluşmak istersin diye düşündüm.

-Niçin?

- Bilmem. Konuşmak, veya sinemaya gitmek için. İtalyanca öğrendin mi ?

- Hayır. Hayatımı kazanmaktan vaktim olmadı... Bir sessizlik oldu. Jacko kendini suçlu hissediyor olmalıydı. Ya sen ? dedi sonunda Jacko.

- Hayır. Ben de hayatımı kazanmamakla meşguldüm.

Güldü. "Tanrı aşkına, Connie. Görüşmezsek daha iyi olur. Yoksa yeniden sana âşık olur, eskisi gibi benimle yatman için tutturmaya başlarım... Eskiden olduğu gibi..."

- Hâlâ mı, Jacko? Hâlâ o işlerin peşinde misin?

- Tanrı aşkına, tabiî ki peşindeyim. Neden sordun? Hâlâ genç sayılırım, değil mi ?

- Tabiî, tabiî.

- Connie ? -Efendim?

- Pek de genç sayılmam ya. Neyse teşekkür ederim. Anlarsın ya...

- Biliyorum, Jacko.

Aylar geçti. Hiçbir şey değişmemişti, ama yakından izleyen biri Connie Kane'in eski parıltısının söndüğünü fark ederdi.

Kevin ile Vera bu konuyu aralarında konuşuyorlardı. Kocasını nasıl kurtardığını bilen birkaç kişi arasında onlar da vardı. Kocasının ona gereken değeri vermediğini, Connie'yle birliktelik sergilemediği kanısmdaydılar. Herkes, Harry'nin eskiden özel sekreteri olan, şimdi de şirketi yöneten Siobhan Casey'le göründüğünü biliyordu.

Connie'nin annesi de kızının eski neşesini kaybettiğim, sönük-leştiğini fark etmişti. Onu neşelendirmeye çalışıyordu. "Sana verdiği zarar kalıcı değil. Bana yapılandan farklı. Kocanın böyle bir duruma hazırlıklı olmak için bir kenara koyduğu o para vardı. Baban ise bunu hiç düşünmemişti." Connie annesine gerçeği hiç anlatmadı. Bunu hem Harry'ye sadakatsizlik yapmamak, hem de annesinin kenara para koymasına dayatmakla ne kadar haklı olduğunu anlamaması içindi.

Çocukları fazla bir değişiklik görmüyorlardı. Anneleri, anneleriydi. Eskisi gibi ihtiyaç duyduklarında hep vardı. Arkadaşlarıyla birlikte olduğunda da, yalnızken de onlara mutlu görünüyordu.

Richard muhasebe okudu, Bay Hayes ona damadının yanında parlak bir iş buldu. Bay Hayes'in gözbebeği, tek kızı Marianne çok yakışıklı ve cana yakın biriyle, Paul Malone'yle evlenmişti. Genç adam, kendi kişiliğini Hayes'lerin servetiyle birleştirince başarı basamaklarını hızla tırmanmaya başladı.

Veronica tıp fakültesinde parlak notlar alarak sınıf geçiyordu.

İnsanların sorunlarının ya geçmişlerinden ya da kafalarındaki dertlerden kaynaklandığım düşündüğünden uzmanlığını psikiyatri dalında yapmak istiyordu.

İkizler de kimliklerini ayırmayı başarmışlardı. Biri üniversitenin sanat bölümüne diğeri de mülkiyeye yazılmıştı. O görkemli ev hâlâ Connie'nin admaydı. Alacaklılara para verilirken evin satılmasına gerek kalmamıştı. Connie'nin avukatları şirketin kârının bir bölümünün eskisi gibi onun adına aktarılması için ısrar ediyorlardı, ama Connie'nin bunu isteyecek gücü kalmamıştı.

- O, yıllar önceydi. Çocukların geleceğini düşünmek zorunda olduğum bir zamandı, diye yanıtlıyordu avukatlarının ısrarlarım.

- Gerçekçi olursak aynı anlaşmayı yeniden hayata geçirmemiz gerekir. Yeni bir sorun çıkarsa bütün mahkemeler vicdanen lehinize karar verir, ama yine de...

- Nasıl bir sorun ? diyordu Connie.

Harry'yi başka kadınlarla sık sık Quentin's'te gören avukat sır vermeden, "Sadece böyle olması daha iyi olur" diyordu.

- Peki öyleyse. Ama dramlar yaratmadan veya onurunu kırmadan. Geçmiş, geride kaldı...

- Hiç dram yapmayacağız. Her şey sessizce hallolacak, Bayan Kane.

Gerçekten de öyle olmuştu. Kâğıtlar imzalanmak üzere Harry'ye gönderilmişti. Hiçbir tartışma olmamıştı. Evrakı imzaladığı gün yüzü sert ve acımasızdı. Connie onu o kadar iyi tanıyordu, ruh halini yüzünden öyle iyi okuyabiliyordu ki... Açıkça bir şey söylemeden yolunu bulup cezalandıracağından emindi.

O akşam, "Birkaç günlüğüne gidiyorum" dedi. Hiçbir açıklama yapmadan, en ufak bir bahane bulmaya gerek duymadan. Connie, yemeğe kalmayacağını bile bile akşam yemeğini hazırlıyordu. Ne de olsa eski alışkanlıklar vardı... Hiçbir şey iyi gitmese de Connie her şey yolundaymış gibi davranmaya alışmıştı. Büyük özen ve dikkat gerektiren bir işmiş gibi domatesli yeşil salatayı karıştırmaya devam etti.

- Yorucu bir yolculuk mu ? diye sordu. Nereye ve kiminle dememek için...

- Yorucu denemez, dedi Sesi sertti. Birkaç günlük tatille birleştirmeye karar verdim.

- İyi olur.

- Bahamalar'da, dedi Harry. Aralarında sessizlik asılı kaldı.

- Yaa... dedi.

- Umanm karşı çıkmazsın. Yani bizim için özel bir yermiş gibi düşünmüyorsun, değil mi ? Connie yanıt vermeden fırından domuz pirzolalarını çıkarttı. Neyse yokluğumu hissettirmeyecek o kadar çok şey var ki... Örneğin, yatırımların, kelepçelerin, işin her bölümündeki hisselerin, hakların... Harry hırsından konuşamıyordu.

Diz çöküp yaptığı iyilikler için teşekkür ederek kucağında ağladığı günler ne kadar geride kalmıştı? Connie gibi mükemmel birini hak etmediğini söyleyen, bir daha onu hiç yalnız bırakmayacağına ant içen o değil miydi ? Şimdi ise ne kadar gerekli olduğunu bile bile parasını korumak istemesine bu kadar öfkelenme hakkını kendinde nasıl görüyordu...

- Bunun bir formalite olduğunu senden daha iyi bilen yok, dedi Connie.

Yüzünde tükürür gibi bir ifade belirdi. "Tıpkı çıkacağım bu iş seyahati gibi bir formalite..." dedi. Sonra bavulunu toplamak için üst kata çıktı.

O akşam Siobhan'ın evine gittiğini anladı Connie. Yarın yola çıkıyorlardı. Harry gidince tek başına akşam yemeğini yedi. Akşamlan yalnız yemeye alışıktı. Mevsim yazdı, saat ilerlemişti. Bahçeden kuş sesleri geliyordu, bahçeyi çevreleyen yüksek duvarların ardında akan trafiğin sesi boğuk boğuk duyuluyordu. O akşam istese gidebileceği en azından bir düzine yer vardı.

Asıl istediği Jacko'yla buluşup sinemaya gitmekti. O'Connell Sokağı'nm köşesinde durup hangi filmi göreceklerini tartışmak. .. Ama bu o kadar komik bir düşünceydi ki. Jacko haklıydı, aralarında söylenecek bir şey kalmamıştı. Jacko'nun oturduğu o orta sınıf siteye gidip BMW'sinin kornasını çalmak oyun oynamaya benzerdi. Hayatta yanlış seçim yaptığını düşünen, tüm yaşamını o seçimden dolayı pişmanlık duyarak geçirenlere aptal denirdi. Jacko'yla evlenseydi daha mutlu olacağını kim söyleyebilirdi? Belki onunla da yatağa girmekten Harry kadar nefret edecekti. Onunla evlenseydi kendini bu kadar yalnız hissetmeyeceği kesin olan tek şeydi.

Harry iki bavulla aşağı indiğinde akşam gazetesini okuyordu. Bahamalar'da tatil ciddi bir şeye benziyordu. Seyahate çıkmasının olay yaratmamış olması hem rahatlatmış hem de kuşkulandırmıştı.

Gözlüklerinin üzerinden gülümseyerek kocasına baktı ve "Soranlara ne vakit döneceğini söyleyeyim?" dedi.

- Söylemek mi? Kime söylemen gerekecek?

- Mesela çocuklanna. Ama onlara kendin söylemişsindir. Arkadaşlardan, bürodan veya bankadan soranlara.

- Bürodakiler biliyorlar, dedi.

- İyi öyleyse. Arayanlara Siobhan'a sormalarını söyleyebilir miyim ? Yüzü son derecede samimiydi.

- Siobhan'ın da Bahamalar'a geldiğini çok iyi biliyorsun.

- Öyleyse başka kime sorabilirler?

- Doğru dürüst davransaydın kesinlikle gitmezdim, Connie. Vergi müfettişi gibi beni kıstırıp sıkıştırmasaydın...

- İş seyahati olduğuna göre nasıl olsa gitmen gerek. Öyle değil mi ? dedi sakin bir sesle. Harry de kapıyı hızla çarparak evden çıktı. Gazeteyi okumaya devam etmek istedi. Buna benzer o kadar olay yaşamıştı ki. Harry'nin evden çıkıp gittiği, kendisinin arkasından ağladığı... Bir hayat böyle geçemezdi.

Jacko tabiî ki kursa yazılmamıştı. Bu tür şeyler ancak hayal dünyasında olurdu. Ama Connie o kurslardan çok zevk alıyordu. Kendi akranı olan o muhteşem kadın, Signora öğretmen olarak yaratılmıştı sanki. Hiç sesini yükseltmeden herkesin dikkatini toplamayı bilirdi. Kimseyi kınamaz, ama herkesin öğrenmesi gerekenleri bilmelerini beklerdi.

- Constanza... Sanırım saatleri tam öğrenmedin. Sadece sono le due veya sono le tre demeyi biliyorsun... Her zaman saat şu demek yeterli olsaydı bir şey demezdim, ama buçuklar ile çeyrekleri de öğrenmen gerek.

Böyle zamanlarda, utanç içinde olan Bayan Constance Kane, "Özür dilerim, Signora" derdi, "Bu hafta işim çoktu, ezberleyemedim."

- Gelecek hafta iyice öğrenmeni istiyorum, derdi Signora. Connie de evde kulaklarım tıkayarak sone le sei e venti diye bağırıyordu. Nasıl olmuştu da Connie kendini evinden kilometrelerce uzakta, okul dedikleri bir barakada, bir sürü yabancıyla bir arada sımfta oturup bir ağızdan şarkı söylerken, ünlü resimleri, heykelleri ve binaları adlandırırken, İtalyan yemeği tadarken ve İtalyanca operalar dinlerken bulmuştu? Üstelik yaptıklarına bayılıyordu.

Tatilden yanık bir ciltle ve gittiğinden daha iyi bir ifadeyle dönen Harry'ye anlatmaya çalışmış, ama fazla ilgi görmemişti.

- Seni o cehennemin dibine gitmeye zorlayan ne ? Arabanın jant kapaklarına göz kulak ol, demekle yetinmişti.

Vera da hoşnut değildi. "Orası sana göre bir yer değil. Arabanla oralara giderek kaderini zorluyorsun. Aman yarabbi, altın saatini lütfen takma..."

- Fakirler gettosu gibi algılamak istemiyorum. Yukardan bakmak istemiyorum..

- Öyle bir mahalleye gidecek ne var, anlamıyorum ? Evine daha yakın İtalyanca öğrenebileceğin başka yer yok mu ?

- Ben orayı seviyorum. Hem derslerden birinde Jacko'yu göreceğimi umuyorum, dedi Connie muzipçe gülerek.

- Aman yarabbi. Başına başka dert açmadan hayat boyu yetecek kadar sorunun var bence. Vera kaşlarını kaldırmış yüzüne bakıyordu. Vera'nın hayatı çok yoğundu. Hem Kevin'e işinde yardım ediyor hem de torununa bakıyordu. Deirdre "Kimsenin esiri olamam" diyerek evlenmeden iri ve muhteşem bir bebek dünyaya getirmişti.

Connie sınıftaki birçok öğrenciden hoşlanıyordu. Örneğin ciddi Bill Burke, yani Guglielmo ve renkli kız arkadaşı Elizabetta. Bill, Harry ve ortaklarını kurtarma operasyonunu yapan bankada çalışıyordu, ama olanları bilmesine imkân yoktu. Bilse bile Cons-tanza'yı tanır mıydı ? Bir de o cesur anne kız vardı, Caterina ve Francesca. Onlarla olmaktan zevk alıyordu.

Sonra kürek gibi elli Lorenzo vardı. Connie'nin garson kızı oynadığı sahnede lokantada müşteri olan o iyi adam...

Lorenzo, "Una tavola vicina alla finestra" derdi, Connie ise pencere resmi olan duvarın yanına bir karton kutu çekerek onu oturturdu. Sonra Lorenzo'nun ısmarlamak istediği yemekleri saymasını beklerdi. Lorenzo bu sayede yılan balığı, kaz ciğeri veya deniz kestanesi gibi hiç duymadığı yemek adlan öğrenmişti. Signora ise araya girerek sadece kendi verdiği listedeki yemekleri öğrenmesini söylerdi.

- Ama anlamıyorsunuz, Signora. İtalya'da karşılaşacağım insanlar hep kaliteli yemekler yiyecekler. Sizin bildiğiniz pizzacılar değil.

Sonra çatık kaşlı, karanlık bakışlı o korkunç Luigi vardı. İtalyanca'nın başını gözünü yara yara konuşan o adam. Normal hayatında hiç karşılaşmayacağı biri olsa bile bazı derslerde eş oluyorlardı. Doktorculuk oynadıkları sefer gibi.... Birbirlerine derin nefes almalarını söyledikleri o sefer gibi... "Respiri profonda-mente perfavore Signora" diye bağırıyordu Luigi, kulağını lastik borunun bir ucuna dayayarak. 'Wow mi sento bene" diye Connie yanıtlıyordu.

Ve hepsi yavaş yavaş yazın İtalya'ya yapacakları hayalî seyahatin etrafında birleşmeye ve birlik olmaya başladılar. Sınıftakilerin tümüne uçak bileti alacak parası olan Connie bile sponsorluk ve ucuz bilet fiyatları tartışmalarına katıldı, çartır uçaklar için önceden para yatırılması gerektiğini konuşmaya başladı. Gerçekten hep birlikte bir seyahat tertiplenirse o da katılmaya kararlıydı.

Connie okulun gittikçe düzeldiğim fark ediyordu. Bakım artıyor, okul boyamyor, yeni ağaçlar dikiliyor, bahçe düzenleniyordu. Kırık dökük bisiklet barınağı bile yenilenmişti.

İtalyanca kursunun başarısını övmek için zaman zaman sınıfa gelen yakışıklı ve cazip müdür Bay O'Brien'a, "Okulu gerçekten yenileştirdiniz" dedi.

- Zor iş, Bayan Kane. Kocanız vasıtasıyla karşılaştığınız paralı kişilere biraz bizden söz ederseniz ne kadar minnettar olacağımızı bilemezsiniz. Connie'nin kim olduğunu bildiği için diğerleri gibi Constanza diyemiyordu, ama neden bu kursa yazıldığını merak ediyordu.

- Onlar merhametsiz insanlar, Bay O'Brien. Bir ülkenin geleceğinin okullarına bağlı olduğunu anlamıyorlar.

- Bana mı anlatıyorsunuz ? dîye sordu Bay O'Brien içini çekerek. Zamanının çoğunu bankalarda form doldurarak geçiren ben değil miyim? Öğretmenin ne demek olduğunu unutacak kadar...

- Kannız, aileniz yok mu, Bay O'Brien? Connie, bu adama neden böyle bir konuda soru sorduğunu anlayamıyordu. Aslında meraklı biri hiç değildi. Otelde çalışırken soru sormak yerine iyi bir dinleyici olmanın faydalarını öğrenmişti.

- Hayır, evli değilim. Çocuğum da yok.

- Okuluyla evli olan biri için böylesi daha iyi sanırım. Bence insanların çoğu hiç evlenmemek'. Örneğin benim kocam...

Tony ne demek istiyorsunuz der gibi kaşlarını kaldırdı. Connie bir anda ne kadar ileri gittiğini fark ederek, "Özür dilerim" dedi, "Sakın yalnız bırakılmış kadın rolü oynadığımı sanmayın. Sadece bir gözlemde bulunuyordum, o kadar."

- Aslında evli olmayı çok isterdim. Bu da benim kendimle ilgili bir gözlemim, dedi. Okul müdürünün böylesine özel bir konuda açıklamada bulunması nazik bir hareketti. Yapılan bir itirafa başka bir itirafla karşılık veriyordu. Benim sorunum bu yaşa kadar kendime uygun biriyle karşılaşmamış olmam...

- Yaşınızın ilerlemiş olduğunu düşünmüyorsunuz herhalde ?

- Evet, öyle. Öyleyim çünkü o bir çocuk gibi. Aslında Bay Dunne'ın çocuğu. Bu sözleri söylerken başıyla okul kapısında kursa katılanlarla vedalaşmakta olan Aidan Dunne ile Signora'yı işaret ediyordu.

- O da sizi seviyor mu ?

- Umarım. Sanırım. Ama ona uygun değilim, çok yaşlıyım. Yanlış biriyim... Sonra başka sorunlar da var.

- Bay Dunne ne diyor?

- Haberi yok, Bayan Kane.

Connie derin bir nefes aldı. "Başka sorunlar derken ne demek istediğinizi anlıyorum" dedi. "Sizi o sorunları çözmeniz için yalnız bırakayım."

Daha fazla soru sormadığı için minnettar olan Bay O'Brien, Connie'ye gülümsedi. "Kocanız işiyle evli olanlardansa deli olmalı" dedi.

- Teşekkür ederim, Bay O'Brien. Arabasına bindi ve eve döndü. Bu kursa başladığı günden beri insanlarla ilgili ne çok şey öğrenmişti.

Elizabetta dedikleri o kıvırcık saçlı acayip kız Guglielmo'nun İtalyanca'yı iyice öğrendikten sonra İtalya'da bir banka yöneteceğini söylüyordu; kızgın ifadeli Luigi ise "İnsan başkasında on iki bin poundluk bir yüzük görse değerini anlar mı" diye sormuştu. Aidan Dunne da canlı renklerde kullanılmış halı satan bir dükkân adresi istemişti. Bartolomeo ise "İntihar eden birini tanıdınız mı" diye sormuş ve bunu deneyenlerin başarana dek denemeye devam edip etmediklerini merak etmişti. Birkaç kez, bir arkadaşı için sorduğunu tekrar etmişti. Francesca'nın kızı mı kardeşi mi olduğu kesin olmayan Caterina da Quentin's'te öğle yemeği yediğini, enginarların muhteşem olduğunu söylemişti. Lorenzo da durmadan İtalya'da onu misafir edecek ailenin ne kadar zengin olduğunu, onları utandıracak bir şey yapmamak için dua ettiğini tekrarlayıp duruyordu. Şimdi de Bay O'Brien Bay Dunne'ın kızıyla ilişkisi olduğunu açıklamıştı.

Birkaç ay önce ne bu insanlardan ne de hayatlarından haberdardı.

Yağmurlu havalarda bazılarını arabasma alırdı. Okulun resmî olmayan servisi gibi algılamamaları için bu işi düzenli yapmaktan kaçmıyordu. Ama yeğeninin oteline gitmek için iki otobüse binmek zorunda olan Lorenzo'ya karşı bir zaafı vardı. Lorenzo o otelde kapıcılık veya hademelik yapıyor ve orada yaşıyordu. Ders çıkışı, herkes televizyon izlemeye veya uyumaya evlerine veya pub'a, kahveye giderdi. Lorenzo ise çalışmaya gidiyordu. Bir keresinde Connie'ye arabayla gitmenin işini ne kadar kolaylaştırdığını söylemişti. O günden sonra Connie Lorenzo'yu arabayla götürmeye özen göstermeye başladı.

Gerçek adımn Laddy olduğunu öğrendi. Derse yardımcı olmak amacıyla birbirlerine İtalyanca adlarıyla hitap ediyorlardı. Laddy'yi İtalyan dostlan Roma'ya davet etmişlerdi. Altmış yaşlarında, basit, neşeli, iriyarı bir adamdı. Kapıcısı olduğu otelin önüne kadar, son model, pahalı bir araba kullanan bir hanımın getirmesini çok olağan karşılıyordu.

Zaman zaman, kardeşinin oğlu, yeğeni Gus'tan söz ederdi. Hayatını çalışmakla geçiren, ama işler düzelmezse elindeki oteli kaybedecek olan Gus'tan...

Bir süre önce bir panik yaşanmıştı. Bir sigorta ve yatırım şirketinin işleri bozulmuştu. Son dakikada bir mucize olmuş zarara uğrayanların paraları geri verilmişti. Huzurevinde yaşayan Loren-zo'nun kardeşi olanlara çok üzülmüştü. Ama Tanrı yardım etmiş, tek oğlu Gus'ın iflas etmediğini öğrenecek kadar ömür tanımıştı kardeşine. O da mutlu ölmüştü. Connie anlatılanları dudaklarım ısırarak dinliyordu. Harry'ye kalmış olsaydı yüzüstü bırakılacak insanlar bunlardı demek...

Peki şimdiki yeni sorun ne diye merak etti. Aslında her şey o eski olayla bağlantılıydı. Parasal sorunları olan, sonra da borçlarını ödeyen şirket herkesi tekrar yatırım yapmaya zorlamıştı. Adeta paralarını geri verdiği için şirkete minnet borcu ödemek gibi bir şeydi bu... Lorenzo işin aslını tam olarak anlamamıştı, ama yeğeni için endişe ediyordu. Gus çok çaresizdi. Her yolu denemişti. Otelin yenilenmesi gerekiyordu. Sağlık yetkilileri otelin yangına karşı korunmasız olduğunu savunuyordu. Oysa Gus'ın bu değişiklikleri yapacak parası kalmamıştı. Elinde ne varsa şirkete yatırmıştı. Yatırımım paraya çevirmesine hiç olanak yoktu. Bahama yasalanna göre böyle bir yatırım ancak çok çok önceden haber verilerek paraya çevrilirdi.

Connie, bu sözleri duyunca arabasını yol kenarına çekti.

- Bana bir daha anlatır mısın, lütfen Lorenzo? Yüzü bembeyazdı.

- Ben malî konularda uzman değilim ki Constanza.

- Yeğeninle konuşabilir miyim ? Lütfen.

- İşi konusunda konuşmamdan hoşlanmayabilir... Lorenzo bu iyi kalpli kadına bu kadar açıldığı için pişmanlık duyuyordu.

- Lütfen, Lorenzo.

Gus'la konuşurken Connie bir bardak konyak istemek zorunda kalmıştı. Duydukları o kadar rezilane o kadar iğrençti ki... Şirkete yatırdıkları parayı geri aldıktan sonraki beş yıl içinde Gus ve onun gibi kim bilir kaç kişiye Freeport ve Nassau'da kurulu iki şirkete para yatırmaları için baskı yapılmıştı.

Connie, ağlayarak şirketlerin Harold Kane ve Siobhan Casey tarafından yönetildiğini gördü. Gus ile Lorenzo neden ağladığını anlamadan şaşkınlıkla onu izliyorlardı. Connie önce çek defterini çıkartarak Gus'm adına yüklü bir çek imzaladı, sonra otelin yeniden düzenlenmesine yardımcı olacak inşaat ve dekorasyon işleri yapan arkadaşlarının adım verdi. Ardından da kendi adım vermemeleri şartıyla elektrik işleri yapan iyi bir firmanın adını da verdi.

- Bütün bunları neden yapıyorsunuz, Constanza? Gus şaşkınlık içindeydi.

Connie Gus'ın elindeki evrakın üstündeki isimleri gösterdi. "Bu adam benim kocam, kadın ise metresi. Yıllarca ilişkilerini görmezliğe geldim. Onunla yatması vız geliyor. Ama benim paramla namuslu insanları dolandırdığını duymak... Aman Tanrım!" Onlara deli deli bakan, aklım kaçırmış biri gibi göründüğünü düşündü.

Gus yumuşak bir sesle, "Bu parayı alamam, Bayan Kane" dedi. "Yapamam. Bu çok fazla bir para."

- Salı günü görüşürüz, Lorenzo, dedi Connie ve hemen çıkıp gitti.

Kaç perşembe akşamı Harry'yi evde bulmayı ümit ederek ve çoğunlukla evi boş bularak içeri girmişti? Bu akşam da farklı değildi. Saat geç olmasına karşm babasının eski arkadaşı T. P. Murphy'ye telefon etti. Sonra da avukatı aradı. Ertesi sabah buluşmaya karar verdiler. Suçlamalardan ve pişmanlıklardan arınmış bir toplantı yaptılar. Konuşmalan sona erdiğinde gece on bir olmuştu.

- Şimdi ne yapmayı düşünüyorsunuz ? diye sordu avukat.

- Harcourt Meydanı'na telefon edeceğim. Harcourt Meydanı polisin kaçakçılık şubesinin olduğu yerdi.

Harry o gece eve gelmedi. Connie ise hiç uyumadı. Bunca yıl böyle bir evi korumanın ne kadar gülünç olduğunu fark etti. Çocukların kendi evleri vardı. Solgun bir yüzle arabasını alarak şehre indi. Sonra derin bir nefes aldı ve kocasının o güne kadar süregelen hayatını sona erdirecek bir konuşma yapmak üzere Harry Kane'in bürosunun merdivenlerini çıkmaya başladı.

Avukatlar bu konunun çok tartışılacağını, gazetelerde ve tel-vizyonda çok sözü edileceğini söylemişlerdi, onun adınm da kirletileceği konusunda uyarmışlardı. Bu bakımdan evinden başka bir yerde kalmasının daha doğru olacağını söylemişlerdi. Yıllarca önce, bir gün annesi Dublin'de oturmak ister diye ufak bir daire satın almıştı. Deniz kenarında, giriş katıydı. "Daha uygun bir yer olamaz" diye düşündü. "Gerekli eşyaları birkaç saatte taşırım" dedi kendi kendine.

- Birkaç saatten fazla olmasm, demişlerdi. Harry'yle tek başına görüşmek istemişti.

Harry, çalışma odasında, bürosunun boşaltılmasını seyrediyordu. "Tek isteğim önemli biri olmaktı" dedi.

- Bunu daha önce de söyledin.

- Evet. Demek ki tekrarlıyorum. Bir şeyi iki kere söylemek yalan söylemek demek değil.

- Her zaman önemli biriydin. Başından beri. Senin istediğin bu değildi. Sen her şeye sahip olmak istedin.

- Yapmamalıydın. Aslında her şeyin yolundaydı.

- Her zaman her şeyim yolundaydı benim, dedi Connie.

- Hayır değildi. Sen frijid, kıskanç bir orospusun. Hep öyleydin...

- Siobhan Casey'in sana verdiği hiçbir şeyi kıskanmadım. Hiçbir zaman. Sesi sakindi.

- Öyleyse bunu neden yaptın?

- Haksızlık yaptığın için. Bir kere uyarılmıştın. O zaman seni kurtarmıştım. Bu sana yetmedi mi ?

- Sen erkekleri hiç tanımıyorsun. Hiç. Tükürür gibi konuşuyordu. Onlan mutlu etmeyi bilmediğin gibi paranı alıp başını okşamana razı olarak bir erkeğin erkek kalabileceğini sanıyorsun.

- Çocuklar için güçlü görünsen iyi olur, dedi.

- Defol buradan, Connie.

- Son olaylarda senden yana çıktılar, sevgilerini hiç esirgemediler. Kendi hayatları olsa bile sen onların babasısın. Sen, kendi babana değer vermeyebilirsin ama çoğu insan böyle düşünmez.

- Benden gerçekten nefret ediyorsun, değil mi. Hapse atılacağım için bayram ediyorsun....

- Hayır. Hem hapiste fazla kalmazsın, nasıl olsa bir yolunu bulursun. Sen hep bir yolunu bulursun. Odadan çıktı.

Koridorda, bir kapının üstünde Siobhan Casey'in adı yazılı bir plaket gördü. O odadaki dosyalan ve yazılım programlarını toplayan memurlar gözüne ilişti. Siobhan'a destek olacak ne bir arkadaşı ne de ailesi vardı demek. O bankacılar, kaçakçılık şubesi memurları ve avukatların arasında oturuyordu.

Connie, kapıdan çıkıp arabasına doğru ilerlerken bacaklarının titremediğini fark etti. Uzaktan kumandalı anahtarla arabasını açtı ve deniz kenarındaki yeni evine doğru yola çıktı.

Signora öğrencilerine İtalyanca adlar seçerken tam çeviri yerine başharflerin uymasına özen gösterirdi. Gertie diye bir kadın vardı. Asıl adı Margaret olmalıydı, öyle olunca İtalyanca adı da Margaretta olacaktı. Oysa Gertie kendini Margaretta olarak hiç düşünmediğinden ona "Gloria" diyorlardı. Gertie bundan o kadar hoşlanmıştı ki adını değiştirmeyi, bundan böyle Gloria'yı kullanmayı bile düşünür olmuştu.

Hevesli, iriyan adam adının Laddy olduğunu söylüyordu. Signora bir an durakladı. "Bu adın asimi aramaya değmez" dedi kendi kendine, "İyisi mi ağız dolusu bir ad bulalım, Laddy'yi çok daha mutlu etmiş oluruz." "Lorenzo" diye bağırdı.

Laddy bu isimden hoşlanmıştı. "Bütün Laddy'lere İtalya'da Lorenzo mu derler?" diye sordu.

- Evet, Lorenzo, dedi Signora, iyice vurgulayarak.

- Demek, Lorenzo, öyle mi? Yeni adından çok mutluydu. Arka arkaya, "Mi chiamo Lorenzo" diye tekrar ediyordu.

Laddy, 1930'lu yıllarda vaftiz olduğunda ona verilen ad John Matthew Joseph Byrne'dı, ama herkes ona "Laddy" derdi. Beş kızdan sonra doğmuştu. Bu doğum, ailenin küçük çiftliğinin sonsuza dek korunacağını simgeliyordu. Çiftliği yönetecek bir erkek çocukları vardı artık.

Ama olaylar her zaman beklendiği gibi gelişmez.

Laddy, çamurlu çukurlardan atlayarak, yapraklarından yağmur damlayan ağaçların altmdan geçerek okuldan döndüğü bir gün karşısına dizilmiş beş kız kardeşini görünce çok kötü bir şeyler olduğunu anladı. Önce, çok sevdiği köpeği Tripper'ın başına bir şey geldiğini düşündü. Patisini mi yaralamıştı yoksa bir tarla faresi tarafından ısırılmış mıydı ?

Ağlayan kız kardeşlerinin yanından eve girmeye çalıştı. Ama kardeşleri onu engellediler ve anne ile babanın cennete gittiğini söylediler. Artık ona kız kardeşleri bakacaktı.

- İkisi de aynı anda nasıl giderler ?

Laddy sekiz yaşındaydı. Çok şey biliyordu. İnsanlar teker teker cennete giderlerdi. Arkada kalanlar siyahlara bürünür ve ağlardı.

Oysa söyledikleri doğruydu. El arabasını tren yolundan iterken araba raylara takılmış ve ne olduğunu anlamadan trenin üstlerine doğru geldiğini fark etmişlerdi. Laddy, her ne kadar Tann'nın bunu zamanı geldiği ve yanına almayı istediğinden yaptığını kabul etse de neden bu yolu seçtiğini yıllarca sorgulamıştı.

Bu olay herkesi üzmüştü. Treni kullanan zavallı makinist bir daha iyileşememiş, sonunda kendini tımarhanede bulmuştu. Anne ile babayı bulanlar konuyu kimseyle konuşmak istememişlerdi. Laddy bir keresinde rahibe, "Tann anne ile babayı yanına almak istediyse neden ağır bir zatürree aracılığıyla yapmadı" diye sormuştu. Rahip de başını kaşıyarak bunun bir sır olduğunu, dünyada tüm olup bitenleri anlamak için Tann kadar bilgili olmak gerektiğini, bunun da imkânsız olduğunu söylemekle yetinmişti.

Laddy'nin en büyük ablası Rose, bölgedeki devlet hastanesinde hastabakıcıydı. İşini bırakıp ailenin başına geçmişti. Hayatı yalnızlık içinde geçiyordu, erkek arkadaşımn onu görmek için bir buçuk mil yürümesi gerekiyordu, her gelişinde bir sürü çocukla ilgilenmesi gerektiğinden artık gelmez olmuştu.

Rose, çocuklara mutlu bir yuva sağlamıştı. Her akşam mutfak masasmda ödevleri denetler, giysileri yıkar, yamar, yemek pişirir, evi temizler, sebze yetiştirir, kümes hayvanlarına bakardı. Çiftliğin işlerine yardım etmesi için Shay Neil adında bir işçiyi tutmuştu.

Shay, ufak sığır sürüsüyle ilgilenir ve çiftliğin düzenli çalışmasına yardım ederdi. Fuarlara ve pazaryerlerine gider, anlaşmalar yapardı. Çiftlik evinin dışında bağımsız bir binada otururdu. Komşuların laf söylemesine izin vermemek için... Komşular, bir işçi ile o kadar kız çocuğunun aynı evde yaşamasını uygun görmeyebilirlerdi.

Bryne ailesinin kızlan çiftlikte yaşamaya devam etmediler. Rose hepsinin gerekli sınavları vererek gitmelerini sağladı. Biri hastabakıcı olmaya, diğeri öğretmen okuluna, üçüncüsü Dublin'de bir dükkânda çalışmaya, dördüncüsü de devlet memuru olmaya...

Rahibeler ve Rose elbirliğiyle kızlara iyi birer gelecek hazırlamak için çabalamışlardı. Herkes böyle diyordu. Rose, Laddy'yi de iyi yetiştirmeye büyük özen gösteriyordu. Laddy, on altı yaşındaydı ve annesi ile babasım nerdeyse unutmuştu. Anılarında sadece sabırlı ve neşeli Rose vardı. Aptal olduğunu söylemeyen Rose...

Saatlerce Laddy'yi çalıştırır, öğrettiklerini unutmaması için defalarca tekrarlamaktan yüksünmezdi. Ertesi sabah öğrendiklerinin bir kısmını unuttuğunu fark etse bile hiç kızmazdı. Okuldaki arkadaşlanyla konuştukça kimsenin Rose kadar iyi bir annesi olmadığını fark etmişti.

Laddy'nin on altı yaşma bastığı yıl iki düğün vardı. Kız kardeşlerinin evlilikleri için gerekli bütün hazırlıkları, yemekleri Rose yapmış, misafirleri o ağırlamıştı. İki düğün de büyük olay olmuştu. Sonradan Shay'in yeni boyadığı evin önünde çekilen resimler duvarlara asılmıştı. Shay bütün zamanını çiftlikte geçiriyordu, yine de daima geri planda kalmayı severdi. Gündelikle çalışan bir işçi olduğunun bilincinde, misafirlere karışmamaya özen göstermişti.

Sonra sıra Laddy'nin İngiltere'de çalışan kız kardeşine geldi. O, çok sade bir düğün istediğini söylüyordu. Bu, hamile kaldığını, onun için sade bir nikâhla yetineceğini ifade ediyordu. Rose, kardeşine mektup yazmış, faydalı olacaksa Laddy'yi alıp gelmeye hazır olduğunu bildirmişti. Kardeşinin cevabı minnet doluydu, gelmelerine gerek olmadığını belirten altı çizilmiş sözcüklerle doluydu.

Hastabakıcı olan kardeşleri Afrika'ya gitmişti. Komşular Byrne ailesinin artık yerlerine yerleştiğini söylüyorlardı. Laddy işleri devralana dek çiftliği Rose yönetecekti. "Tabiî Laddy bir gün çiftliğin sorumluluğunu üstlenecek duruma gelirse" diyorlardı. Herkes Laddy'nin biraz yavaş kavrayan biri olduğunu düşünüyordu. Laddy'nin ve Rose'un dışında herkes...

Laddy on altı yaşında olduğuna göre şu sıralarda orta düzey diplomasını almak üzere yoğun bir çalışmanın içinde olmalıydı. Oysa bu konuya değinen yoktu.

- Tannm, Kardeşler'de her şeyi ne kadar hafiften alıyorlar, demişti Rose bir gün. Şimdi yoğun bir şekilde derslerinizi tekrarlamakla meşgul ve çok ders çalışıyor olmalısınız. Oysa... Sizin Kardeşler'de hiç hareket yok.

- Bu yıl o diplomayı alacağımı sanmıyorum, dedi Laddy.

- Alacaksın tabiî. Dördüncü sınıftasın. Şimdi almazsan ne zaman alacaksın ?

- Gerald Birader hiçbir şey söylemedi ama. Canı sıkılmış gibiydi.

- Ben hallederim, Laddy. Rose hep her şeyi hallederdi.

Otuz yaşına varmak üzereydi. Koyu kumral saçlı, hoş bir kadındı. Her zaman neşeli ve güleryüzlüydü. Geçmiş yıllarda Rose'a ilgi duyan birçok erkek olmuştu. Ama o hiçbirini yaklaştırmamıştı. Onun görevi vardı. O ailesine bakmak zorundaydı. Ancak çocukların hayatı düzene girdikten sonra aşkla ilgilenecek zamanı olacaktı... Bu sözleri neşeli bir kahkaha eşliğinde söyler ve yaklaşanların kalplerini kırmamak için işler ciddiye dönüşmeden reddetmeye özen gösterirdi.

Rose, Laddy'nin her zaman iyilikle söz ettiği Gerald Birader'i görmeye gitti.

- Rose, kızım, gözünü aç. Laddy, bu okula gelmiş geçmiş en iyi çocuk, ama kafasının içinde iki kuruşluk beyin yok.

Rose hırstan yüzünün kıpkırmızı olduğunu hissetti. "Korkarım anlamıyorsunuz, Birader" dedi. "Öyle hevesli, öylesine öğrenmek istiyor ki... Belki sınıf fazla kalabalıktır..."

- Parmağıyla sözcükleri izlemeden okuyamıyor. Öyle yaptığında bile zorla okuyor.

- O sadece kötü bir alışkanlık. Ben vazgeçilirim...

- Ben on yıldır vazgeçirmek için uğraşıyorum, ama boşuna!

- Dünyanın sonu değil ya! Hiçbir sınavında başarısız değil. Çok kötü sonuç aldığı herhangi bir sınav var mı ? Orta düzeyini alacak, değil mi ? Gerald Birader bir şey söylemek ister gibi ağzını açtı, sonra durakladı. Hayır, Birader, lütfen ne diyecekseniz çekinmeden söyleyin. İkimiz de onun iyiliğini istiyoruz. Bilmem gereken bir şey varsa lütfen söyleyin.

- Hiçbir sınava girmediği için kötü bir sonuç almadı... Laddy'nin onurunun kırılmasını istemedim... Neden hep sınıf sonuncusu olsun?

- Peki başkalan sınavdayken o ne yapıyor?

- Benim için bazı işler yapıyor. O kadar iyi ve güvenilir bir çocuk ki...

- Ne tür işler, Birader?

- Kitap kutularını taşımak veya öğretmenler odasındaki şöminenin ateşine bakmak gibi şeyler. Ya da postaneye mektup götürmek...

- Siz şimdi bana kardeşimin Kardeşler'e hademe olması için mi okul taksidi ödediğimi söylüyorsunuz ?

- Rose Byrne, adamın gözleri nemliydi. Her şeyi ters tarafından almaktan vazgeç. Hem nasıl bir taksitten söz ediyorsun? Yılda birkaç pound... Laddy burada mutlu. Bunu sen de biliyorsun. Onun için en önemli şey mutlu olması değil mi ? Laddy'nin orta düzeye veya başka herhangi bir sınava girmesini aklından çıkart. Sana söylemeye çalıştığım şey çocuğun yavaş algıladığı. Bu okuldan gelip geçen birçok çocuk için keşke bu kadarını söyleyebilseydim.

- Ben şimdi onu ne yapacağım, Birader? Bir tanm kolejine gider diye düşünmüştüm. Çiftçilik öğrenmek için...

- Başaracağını sanmıyorum, Rose. O tür bir koleje girse bile... ki girebileceğini sanmıyorum...

- Peki çiftliği nasıl yönetecek ?

- Çiftliği o yönetmeyecek. Sen yöneteceksin. Bunu başından biliyordun sanırım.

Oysa Rose bilmiyordu. O ana kadar bilmiyordu.

İçinde büyük bir sıkıntıyla eve döndü.

Shay Neil elinde tırmık, gübreleri bir kenara yığıyordu. Her zamanki gibi başıyla sert bir selam verdi. Laddy'nin yaşlı köpeği Tripper hoş geldin der gibi havlıyordu. Laddy kapıya gelmişti.

- Gerald Birader benim hakkımda kötü bir şey mi söyledi ? diye sordu merakla. Gözlerinde büyük bir korku seziliyordu.

- Okuldan gelip geçen en yardımsever çocuk olduğunu söyledi. Farkında olmadan ufak bir çocukla konuşur gibi konuşmuştu. Karşısında sanki rahatlatılması gereken bir bebek vardı. Böyle davranmaya devam etmemek için kendini uyardı.

Oysa Laddy hiçbir şey fark etmemişti. İri yüzünü geniş bir gülümseme kapladı. "Gerçekten mi ?"

- Evet. Senin harika şömine yaktığını, kitap taşıdığını, verilen her işte çok başanlı olduğunu söyledi. Sesindeki üzüntünün fark edilmemesi için gayret sarf ediyordu.

- Evet. Çocukların çoğuna güvenmiyor, ama bana güveniyor. Laddy gurur duyuyordu.

- Biraz başım ağrıyor, Laddy. Canım ne istiyor biliyor musun? Bana bir bardak çay ile bir dilim soda ekmeği getirmeni... Shay'in çayını da hazırlar mısın ?

- İki dilim jambon ile bir de domates keseyim mi ?

- Evet, Laddy. Harika olur.

Rose yukarı kata çıkıp yatağına uzandı. Nasıl olmuştu da bugüne kadar kardeşinin geri zekâlı olduğunu anlamamıştı ? Anneler, babalar hep böyle yaparlar, çocuklarını gereğinden fazla mı korurlardı ?

Neyse, artık evlenemeyeceğine göre bunun cevabını hiç öğrenmeyeceği kesindi. Geri zekâlı erkek kardeşi ve aksi suratlı işçisiyle bu çiftlikte yaşayacak, burada ölecekti. Umutla beklediği bir gelecekten yoksundu artık. Hayatı bugüne kadar nasıl geçtiyse sonsuza dek öyle geçecekti. Bugüne kadar yaşamını aydınlatan ışık sanki birden sönmüştü.
Kullanıcı avatarı
derfinia
Leydi
 
Mesajlar: 291
Kayıt: Çrş Ara 01, 2010 9:34 am
Has thanked: 0 time
Have thanks: 0 time
National Flag:
Turkey

Re: İTALYANCA AŞK BAŞKADIR

Mesajgönderen derfinia » Cmt Eki 29, 2011 1:42 am

Her hafta kız kardeşlerinden birine mektup yazardı. Böylece her biri en az ayda bir kez haber alırdı. Onlara çiftliği anlatır, Laddy hakkında ufak tefek bilgiler verirdi. Oysa artık mektup yazmak zorlaşmıştı. Acaba kardeşleri Laddy'nin geri zekâlı olduğunu fark etmişler miydi ? Hayatını Laddy için feda ettiğini düşündükleri için mi onu böylesine överek minnettar olduklarını söylüyorlardı ?

Oysa kendisi ne yaptığının farkında değildi. Annesi ile babasının uğradığı kazadan sonra gençliğinin tadına varamadığını, hemşirelik okuluna gidemediğini biliyor, içinde onlara karşı büyük bir hırs besliyordu. O el arabasını itmelerine ne gerek vardı, arabanın raylarda sıkıştığını görünce neden kendilerini kurtarmamışlardı ?

Elinde yeğenlerinden birine göndereceği doğum günü tebrik kartı ve on şilin vardı. Parayı zarfa koyarken işten iyi para kazandığını sandığını düşündü. Ne de olsa bir çiftliği vardı. Oysa o çiftliği ne kadar istemediğini bilselerdi. Laddy'ye ölene dek mutlu bir hayat sağlayacak birileri çıksa çiftliği arkasına bakmadan vermeye nasıl hazır olduğunu kim bilebilirdi ?

Her yaz şehirde lunapark kurulurdu. Bu yaz, Rose da Laddy'yi götürmüştü. Birlikte çarpışan arabalara ve uçan koltuklara binmişlerdi. Trenle korku tüneline girmişlerdi. Laddy bağırarak koluna yapışmış, yolculuk bitince tekrar binmek için bir şilin daha istemişti. Birçok kasabalıyla karşılaşmışlardı, hepsi de Rose'a ilgiyle selam veriyorlardı. Rose Byrne insanlann beğendiği, takdir ettiği biriydi. Neden olduğunu şimdi daha iyi anlıyordu. İnsanlar ona hayatını feda ettiği için hayranlık duyuyorlardı.

Kardeşi çok eğleniyordu.

- Yumurta parasını da harcayabilir miyiz ?

- Birazını. Hepsini değil.

- Lunaparktan daha iyi harcayacak neresi var? diye sordu Laddy. Biraz sonra kardeşinin Üç Yüzük oyunundan kazandığı heykelcikle kendisine doğru geldiğini gördü. Elinde heykeliyle nasıl da gururlanarak ilerliyordu...

Yanında bir ses, "istersen heykeli çiftliğe götürürüm. Bütün gün elinizde taşımazsınız" diyordu. Konuşan Shay Neil'di. "Bisikletimin sepetine koyarım."

Gazete kâğıdına sanlı o kocaman heykeli bütün gün taşımak gerçekten güç olacaktı.

Rose minnet dolu bakışla genç adama gülümsedi. "Sen gerçek bir kurtancısın, Shay. Hep gerektiği zamanda gerektiği yerde bulunursun."

- Teşekkür ederim, Rose.

Sesinde bir tuhaflık seziliyordu. Sanki içkiyi fazla kaçırmış gibiydi. Birden Shay'e döndü. Neden olmasın? İzin günü değil miydi ? İsterse içki içebilirdi... Onun da hayatının mükemmel olduğu söylenemezdi. Evin yanında ufak bir kulübede yaşamak, bütün gün hayvan pisliğiyle uğraşmak, inek sağmak... Bildiği kadar ne ailesi vardı ne de fazla arkadaşı... İzin gününde birkaç kadeh içki içerek rahatlamasını çok görmemek gerekiyordu...

Shay'den aynldılar. Laddy'yi falcıya doğru yöneltti. "Bir deneyelim mi? Ne dersin?"

Lunaparktan aynlmamalanna o kadar sevinmişti ki Laddy... Eve dönmek isteyecek diye ödü kopmuştu. "Falıma bakılmasını çok isterim" dedi. Çingene Ella uzun uzun avucuna baktı. Önünde, oyunda ve sporda çok başanlı bir hayat gördüğünü söyledi. Ömrü uzun olacaktı, insanlarla ilgili bir işi olacaktı. Ve seyahat edecekti. Denizaşın bir ülkeye seyahat görünüyordu. Rose içini çekti. Bu ana kadar her şey iyi gidiyordu. Seyahat lafı nereden çıkmıştı ? Laddy hiçbir zaman denizaşın bir ülkeye gidemeyecekti. Rose götürmezse, hiçbir yere gidemeyecekti. Böyle bir şeyin gerçekleşmesine hiç olanak yoktu.

- Şimdi sıra sende, Rose, dedi. Çingene Ella sevinerek Rose'a döndü.

- Benim geleceğim belli, Laddy. -Bellimi?

- Elbette. Benim geleceğim seninle birlikte çiftliği yönetmek.

- Ama ben insanlarla tanışıp denizaşın ülkelere seyahat edeceğim.

- Tabiî, tabiî. Doğru, dedi Rose.

- Öyleyse sen de elini ver lütfen sevgili Rose. Heyecanla söylenecekleri bekliyordu.

Çingene Ella, Rose'un bir sene dolmadan evleneceğini gördü. Bir çocuğu olacaktı ve bu çocuk ona büyük mutluluk verecekti.

- Ben de denizaşırı ülkelere gidecek miyim? diye sordu en azından nazik görünmek için.

Hayır, Çingene Ella, Rose'un seyahat edeceğini görmüyordu. Sağlığında ufak tefek sorunlar olacak, ama uzun sürmeden her

şey yoluna girecekti. Kadının parasını verdikten sonra dondurma aldılar ve eve yöneldiler. Bu akşam o yol çok uzun görünüyordu Rose'a. Elinde heykel olmadığı için Tanrı'ya şükrediyordu.

Laddy ise geçirdiği güzel günden ve korku tünelinden nasıl korkmadığından söz ediyordu. Rose ocakta yanan ateşe bakarak Çingene Ella'yı düşündü. "Aynı insanlarla şehirden şehire, kasabadan kasabaya giderek para kazanmak da bir yaşam biçimi" diye içinden geçirdi. Kim bilir, belki de çarpışan arabalarda çalışan adamla evliydi.

Laddy, elinde o gün aldığı çizgi romanı, yatmaya gitti. Rose, "Lunaparktakiler şu anda ne yapıyorlardır" diye düşünüyordu. Kapanma saati gelmişti. Çalışanlar, renkli ampulleri söndürmüş, üstü kapalı arabalarına dönüyor olmalıydılar. Tripper, şöminenin yanma yatmış horluyordu. Laddy de yukarda uyumuş olmalıydı. Dışarısı karanlıktı. Rose evliliğini, olacak tek çocuğunu ve ilerde karşılaşacağı sağlık sorunlarını düşündü. Yetkililer aslında fal bakmak gibi saçmalıkları yasak etmeliydiler. Anlatılanlara inanacak aptallar vardı.

Karanlıkta uyandı. Nefes alamıyor, boğuluyordu. Üstünde korkunç bir ağırlık hissetti. Korku içinde çabalamaya başladı. Dolap mı devrilmişti ? Dam mı çökmüştü ? Kımıldamaya, bağırmaya çalışırken ağzını örten bir el fark etti. Keskin bir içki kokusu duyuluyordu. Bir anda Shay Neil'in yatağına girip üstünde olduğunu anladı.

Başını adamın elinden kurtarmaya çabaladı. "Ne olur yapma, Shay. Lütfen bunu yapma." Fısıltıyla konuşuyordu.

- Yapmam için yalvanyordun, dedi yatırmaya çalışırken, bacaklarını aralayarak.

- Hayır, Shay. Bunu yapmanı istemiyorum. Şimdi gidersen hiç olmamış gibi davranırız.

- Neden fısıldıyorsun öyleyse. Shay da fısıltıyla konuşuyordu.

- Laddy uyanmasın diye. Onu korkutmamak için.

- Hayır yapmamıza engel olmasın diye, uyanmasını istemiyorsun.

- Sana her şeyimi veririm. Ne istersen...

- Hayır. Şimdi benim sana vereceklerimi konuşuyoruz. Kaba, sert ve ağırdı. Rose'un baş edemeyeceği kadar güçlüydü. İki seçeneği vardı. Biri Shay'i dövmesi için Laddy'yi uyandırmaktı. Laddy'nin onu yırtık geceliği içinde yatağa çivilenmiş gibi görmesine razı mıydı ? İkinci seçeneği adamın istediğini yapmasma izin vermekti. Rose ikinci seçeneği seçti.

Ertesi sabah, bütün çarşafları, yorgam yıkadı, geceliğini yaktı, odasının penceresini ardına kadar açtı.

Kahvaltı sofrasında, Laddy, "Shay gece yukarı kata çıkmış" dedi.

- Bunu nereden çıkarttın ?

- Senin için kazandığım heykeli merdiven sahanlığında buldum. O getirmiş olmalı, dedi Laddy geçerli bir neden bulmuş olmanın gururuyla.

- Doğru. O getirmiş olmalı, dedi Rose.

Her tarafı çürümüş gibi ağnyordu. Shay'a gitmesini söyleyecekti. Laddy sonsuz sorular soracağına göre hem ona hem de komşulara geçerli bir neden bulmak zorundaydı. Sonra birden büyük bir hiddet kapladı içini. Neden suçsuzken etrafı aldatmak için uydurma nedenler bulmak zorunda kalan o oluyordu ? Hayatında duyduğu en büyük haksızlıktı bu.

O sabah Rose'un yaşamındaki diğer sabahlardan farksız bir biçimde geçti. Laddy'nin sandviçlerini hazırladı, öğretmenlerin ufak tefek işlerini görmek için onu okula yolladı. Yumurtaları topladı, tavuklara yem verdi. O sabah, öğlene kadar çarşaflar çamaşır ipinde sallanırken battaniye de çitin üzerinde yayılmış güneşin altında kurumayı bekliyordu.

Shay, sabahları genelde kulübesinde tereyağlı ekmek yer, çay içerdi. Öğlen vakti kasabanın çanı çaldığında avludaki tulumbadan su çekerek elini yüzünü yıkar ve öğle yemeği için eve girerdi. Her gün et yemezdi. Zaman zaman çorba olurdu. Ama her gün masada büyük bir çanak patates ile bir sürahi su bulunurdu. Bir de çay olurdu. Shay, yemeğini bitirince tabağını ve çatal bıçağını yıkardı.

Bu işlem hep neşesiz bir havada gerçekleşirdi. Rose çoğunlukla bir köşede elindeki kitabı okurdu. Shay konuşkan biri değildi. Bugün de öğle yemeğini hazırladı. İçeri girdiğinde gitmesi gerektiğini söyleyecekti. Oysa kilise çanları çalmış, Shay gelmemişti. Çalıştığını duymuştu Rose. İnekleri sağmak için içeri almış, yayıkları dışarı bırakmıştı.

Bu kez korkmaya başladı. Tekrar zorla saldırmaya kalkacaktı belki. Kovulmadığını görmek onu yüreklendirmiş olabilirdi. Sadece Laddy'nin anlayamayacağı bir görüntüyle karşılaşmaması için dün akşam hareketsiz yatışmı teşvik edici bir unsur olarak algılamış olabilirdi. On altı yaşında hiçbir oğlan çocuğunun ablasını o durumda görmeye dayanamayacağını, ama söz konusu Laddy olunca bunun daha da zorlaştığım biliyordu Rose.

Saat ikide iyice rahatsız olmaya başlamıştı. Shay'in öğle yemeği için eve gelmediği hiç olmamıştı. Acaba kolundan tutup zorla yakalayacağı bir yerde pusu mu kurmuştu ? Bu kez hazırlıklı olmaya kararlıydı Rose. Mutfak kapısının dışında damda biriken kuru dalları ve çalıları toplamakta kullanılan üstünde kıvrık çiviler bulunan sopa vardı. "İyi bir silah" diye düşündü. Sopayı aldı ve mutfak masasının yanma oturarak nasıl hareket edeceğini planlamaya başladı.

Nasıl olduğunu anlamadan Shay'in mutfak kapısını açıp içeri girdiğini gördü. Tam sopaya uzanacağı sırada bir tekmeyle sopayı mutfağın öbür ucuna fırlattı. Yüzü bembeyazdı ve gırtlak çıkıntısının inip kalktığı görülüyordu. "Dün akşam yaptığımı yapmamalıydım" dedi. Rose yerine oturdu. Bacakları titriyordu. "Çok sarhoştum. Sert içkilere hiç alışık değilim. İçkili olduğum için böyle davrandım."

Hayatlarından çıkıp gitmesini sağlayacak sözcükleri bulmaya çalışıyordu. Tekrar saldırmasına neden olmayacak, gitmesini sağlayacak sözleri... Oysa konuşamıyordu. Zaten ikisi de sessizliğe alışıktı. Hayatının kaç saati, kaç günü, kaç haftası Shay Neil'le mutfakta konuşmadan oturarak geçmişti ? Ama bugün başkaydı. Dün akşamki korku, iniltiler ve müstehcen sözler aralarında asılı duruyordu. "Dün akşamın hiç olmamasını isterdim" dedi Shay sonunda.

- Ben de öyle. Ah Tanrım, ben de, dedi Rose. Ama olduğuna göre... Şimdi konuşmalıydı. Onu buradan göndermeliydi.

- Artık eve girmeyeceğim, sizinle yemek yemeyeceğim. Bundan böyle kendi yemeğimi pişireceğim. Böylesi daha iyi olur.

Gitmemeyi, burada kalmayı düşünüyordu demek... Bir insana yapılacak en korkunç tacizden sonra yemeklerde ufak bir değişikliğin her şeyi eski haline getirmesini bekliyordu. Bu adam gerçekten deliydi.

Yumuşak, fakat kesin bir sesle konuştu Rose. Duyduğu korkunun anlaşılmaması için çaba gösteriyordu. "Hayır, Shay, bunun yeterli olduğunu sanmıyorum. Bence en doğrusu gitmen. Olanları kolayca unutmamız imkânsız. Başka bir yerde hayata yeniden başlamalısın."

inanmayan gözlerle bakıyordu. "Gidemem" dedi.

- Başka bir iş bulursun.

- Gidemem. Çünkü seni seviyorum.

- Saçmalama. Bu kez korkunun yerini kızgınlık almıştı. Ne beni seviyorsun ne de başka birini... Yaptığm hareketin sevgiyle en ufak bir ilişkisi yoktu.

- İçkiden yaptığımı söyledim. Ama seni gerçekten seviyorum.

- Gitmen gerek, Shay.

- Senden ayrılamam. Gidersem sana ve Laddy'ye kim bakar? Sonra arkasını döndü ve mutfaktan çıktı.

Cumartesi günü Laddy, "Shay neden yemeğe gelmedi ?" diye sordu.

- Yalnız yemeyi tercih ediyormuş. Çekingen biri.

O günden sonra Shay'le hiç konuşmamıştı. İşler her zamanki gibi görülüyordu. Meyve bahçesinin etrafındaki çit tamir edilmişti. Shay, geceleri kapıyı içerden kilitleyebilmesi için mutfak kapısına yeni bir sürgü takmıştı.

Günün birinde emektar köpekleri Tripper öldü.

Laddy çok üzgündü. Köpeğin başmda oturmuş bir yandan onu okşuyor diğer yandan da küçük bir kaşıkla su içirmeye çalışıyordu. Zaman zaman köpeğine sarılarak hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. "Ne olur iyileş, Tripper. Böyle nefes aldığım duymaya dayanamıyorum."

- Rose! Haftalardır ilk kez Shay'in sesini duyuyordu. Yerinden sıçradı Rose. "Ne var?"

- Tripper'ı tarlaya götürüp başına bir kurşun sıksam diyorum, ne dersin ?

- Laddy'ye söylemeden yapamayız. Laddy, Tripper'a güzel bir parça et getireceğine söz vererek okula gitmişti. "Belki et yerse kuvvetlenir" diyordu. Eve dönerken kasaba uğrayacaktı. Köpek ne et ne de başka birşey yiyecek halde değildi, ama Laddy bunu anlamak istemiyordu.

- Ona sorayım mı ? -Sor.

Arkasını döndü. O akşam Laddy, Tripper'm mezarını kazdı, birlikte köpeği arka bahçeye taşıdılar. Shay tabancasını köpeğin başına dayadı. Bir saniyede her şey olup bitmişti. Laddy tahtadan ufak bir haç yapmıştı, üçü sessizce ufak toprak tepeciğin yaranda duruyorlardı. Shay evine döndü.

- Çok sessizsin, Rose, dedi Laddy. Tripper'ı en az benim kadar seviyordun sanırım.

- Evet, kesinlikle doğru, dedi Rose.

Oysa Rose âdet olmadığı için sessizdi. Hayatında ilk kez başına gelen bir şeydi bu.

Sonraki hafta Laddy çok huzursuzdu. Rose'un büyük bir derdi olmalıydı. Tripper'ı özlemekten çok daha ciddi bir şey.

Ellili yıllarda, İrlanda'da, Rose'un önünde üç seçenek vardı. Çocuğu doğurup saygınlığını yitirmiş, semt halkının dedikodu kaynağı bir kadın olarak çiftlikte yaşamaya devam edebilirdi. Çiftliği satıp Laddy'yle kimseyi tanımadıkları başka bir yere taşınıp yeni bir hayata başlayabilirlerdi. Shay Neil'i papazın önüne götürerek onunla evlenebilirdi.

Üç seçeneğin de eksik bir yanı vardı. Bu kadar yıl sonra cemiyetteki yerini kaybetmeyi göze alamıyordu. Babası bilinmeyen bir bebeğin annesi olarak tanınmaya dayanamazdı. Kasabaya inmek, bir otelde kahve içmek veya pazar âyininden sonra kilisenin önünde ahbaplık etmek gibi hayatın ufak zevklerinden yoksun kalmak istemiyordu. Arkasından konuşulan, acınacak biri olacaktı. Görenler kafalarını sallayacaktı. Laddy ise neler olduğunu anlayamayacaktı. Bu koşullarda çiftliği satıp nasıl gidebilirdi ? Çiftlik bir bakıma hepsine aitti. Dört kız kardeşin ortak olduğu bir yerdi. Laddy'yi yanına alarak babasız bir çocukla Dublin'de iki oda tutup yaşamaya çalıştığını duysalar kardeşleri ne derdi ? Ne düşünürlerdi ?

Shay Neil'le evlendi.

Laddy sevinçten uçuyordu. Dayı olacağım öğrenince daha da mutlu olmuştu. "Bebek bana ne diyecek? Laddy Dayı mı diyecek?" diye soruyordu.

- Ne istersen öyle der, diyordu Rose.

Shay artık Rose'un odasında yatıyordu. Evde bunun dışında fazla bir şey değişmemişti. Rose sadece eskisi kadar sık kasabaya inmez olmuştu. Bu ya bebek beklediği için daha fazla yorulduğundan veya orada rastlayacağı insanlara eski ilgiyi duymamaktan kaynaklanıyordu. Laddy gerçek nedeni bulamıyordu. Kardeşleri eskisinden daha sık mektup yazmaya başlamışlardı, ama Rose daha az yazar olmuştu. Evlilik haberini duyunca çok şaşırmışlardı. Rose'un düzenlediği düğünlere benzer bir düğün kahvaltısı bile istememesine hayret etmişlerdi. Her biri sırayla çiftliğe gelmiş ve beceriksizce Shay'in elini sıkmışlardı. Eskiden beri içi dışı bir olan ablalarında gözlemledikleri değişikliğe geçerli bir neden bulamamışlardı.

Sonra bebek doğmuştu. Sağlıklı bir çocuktu. İsim babası Laddy olmuştu, otelde çalışan Bayan Nolan da isim annesi... Çocuğa Augustus adı verilmişti. Herkes ona Gus diyordu. Rose'un yüzü oğlunu kucağına alınca yeniden gülmeye başlamıştı. Laddy küçük çocuğa bayılıyor, onu eğlendirmekten hiç usanmıyordu. Shay her konuda olduğu gibi bebek konusunda da sessiz ve iletişimsiz olmaya devam ediyordu. Birbirine uymayan bu ev halkı hayatlannı yaşamaya devam ediyorlardı. Laddy, otelde çalışan Bayan Nolan'ın yanında işe girmişti. Bayan Nolan "Bugüne kadar karşılaştığım en iyi yardımcı" diyordu onun için. Hiçbir şeyden yüksün-müyordu, "Laddy olmazsa otel batar" diyordu.

Küçük Gus yürümeye başladı, tavukların peşinden sendeleyerek koşmaya çalışıyordu. Rose ise kapıda durmuş gururla oğlunu izliyordu. Shay Neil eskisi kadar suratsız olmaya devam ediyordu. Rose geceleri bazen belli etmeden onu inceliyordu. Uzun zaman gözleri açık yatardı. Ne düşünüyordu? Evliliği onu mutlu etmiş miydi ?

Hayatlarında cinselliğin yeri çok azdı. Başlarda Rose gebe olduğunu söyleyerek fazla yanaşmamıştı. Gus doğduğunda ise açık açık, "Artık kankocayız. Geçmiş geride kalsın bizim de herkes gibi bir evliliğimiz olsun" demişti.

- Doğru, diye yanıtlamıştı Shay fazla hevesli görünmeden. Rose artık ondan korkmadığını ve iğrenmediğini fark edince çok şaşırmıştı. O vahşet dolu gece silinip gitmişti. Oysa gerçekten yakın oldukları tek gece oydu. Shay, zor, içine kapanık biriydi. Onunla herhangi bir konuda konuşmak kolay değildi.

Evde hiç içki bulundurmazlardı. Mutfak dolabının tepesinde duran yarım şişe viskinin dışında. O da acil bir durum için veya birinin dişi ağrıdığında pamuğu ıslatıp kulağa koymak içindi. Geçmişteki o geceden ve Shay'in sarhoşluğundan bir daha söz etmemişlerdi. O gece öyle bir kâbustu ki Rose olanları unutmak için büyük gayret göstermişti. Hayatının en büyük mutluluk kaynağı, sevgili oğlu Gus'ın doğmasına o gecenin neden olduğunu bile düşünemiyordu.

Rose kasabadaki fuardan dönen Shay'in konuşamayacak kadar sarhoş olduğunu görünce çok şaşırdı. Bunu hiç beklemiyordu. Oysa adamın gözü dönmüştü. Rose'un kınamaları karşısında deliye dönmüş, belindeki kemeri çıkartarak Rose'u dövmeye başlamıştı. Attığı dayak cinsel arzularım kamçılıyordu sanki. Rose'un unutmaya çalıştığı o korkunç gece gibi zorla Rose'a sahip olmaya çalıştı. Birden sanki o gece yeniden hayata geçmişti. İğrenme hissi ve korku benliğini sarmıştı. Adamm bedenine alışmış olmasına rağmen her şey korkunç geliyordu. Yaralı bir hayvan gibi yatağında yatıyordu. Dudağı kanıyordu.

- Bu sefer saygıdeğer bir hanımefendi gibi bavullarımı toplayıp gitmemi söyleyemezsin. Bu sefer yapamazsın. Artık kocan olduğuma göre... demiş sonra arkasını dönerek uyumaya başlamıştı.

- Sana ne oldu, Rose ? Laddy merak içindeydi.

- Yarı uykulu yataktan düştüm. Başımı masaya çarptım, dedi.

- Kasabaya indiğimde doktora gelmesini söyleyeyim mi? Laddy hayatmda böyle bir çürük görmemişti.

- Hayır, Laddy. Gerek yok. Ben iyiyim. Böylece Rose da tacize uğradığım açığa vurmaktansa susmayı yeğleyen kadmlar araşma girmişti.

Rose, Gus'a küçük bir kız kardeş istiyordu, ama olmadı. Bir gecelik tecavüz onu gebe bırakmış, geceler boyu doğal ilişkide bulunup çocuk sahibi olamamıştı. "Ne garip şey" diye düşünüyordu...

Otelde çalışan Bayan Nolan, Doktor Kenny'ye Rose'un bu kadar sık düşerek her tarafını çürütmesinde bir tuhaflık sezdiğini söyledi.

- Evet, dedi doktor. Benim de dikkatimi çekti.

- Beceriksizce davrandığını söylüyor, ama bilmem...

- Ben de bilmiyorum, Bayan Nolan. Ama yapacak bir şey yok. Birçok kadının beceriksiz oldukları için düştüklerini söylediklerini bilecek kadar uzun yaşamış biriydi doktor.

İşin tuhafı, çoğunlukla kasabada fuar olduğunda veya pazar kurulduğunda oluyordu bu düşmeler. Doktor Kenny'ye kalsa öyle günlerde içkiyi yasak ederdi. Ama Doktor Kenny gibi bir köy doktoruna kim kulak asardı ? Onların görevi olayların içyüzünü öğrenmeden yardımcı olmak değil miydi ?

Laddy kızlardan hoşlanıyordu, ama onlara beceriksizce davranıyordu. Rose'a saçlarına briyantin sürüp sivri burunlu ayakkabılar giymek istediğini söyledi. Öyle yaparsa kızlar onu beğenirdi belki. Bu sözleri duyan Rose, sivri burunlu ayakkabılar aldı, saçını da yağladı. Ama yine olmadı.

- Sence bir gün ben de evlenecek miyim, Rose ? diye sordu bir akşam. Shay şehir dışına mal almaya gitmişti. Gus ise ertesi gün; okula başlayacağı için heyecandan yorulmuş, Uykuya dalmıştı. Laddy'yle, eskiden olduğu gibi baş başa şöminenin önünde oturuyorlardı.

- Bilmem, Laddy. Ben de evleneceğimi sanmıyordum. Ama o falcıyı hatırlıyor musun? Hani bana bir yıl geçmeden evleneceğimi söylemişti. Doğru çıktı. Oysa hiç böyle bir şey olacağım düşünmemiştim. Sonra bir çocuğum olacağım, onu böyle seveceğimi... Böyle bir şey de beklemiyordum. Sana da yeni insanlarla tanışacağın bir işte çalışacağını söylemişti. Otelde çalışıyorsun. Sonra denizaşırı bir yere gideceğini, iyi bir sporcu olacağını söylemişti. Demek ki bütün bunlar önünde, seni bekliyor, içten bir gülüşle Laddy'ye bakıyordu. Onun sadece iyi şeyleri anımsamasını istiyordu. Çingene Ella'nm Rose'un hastalanacağını söylediğini hatırlamaması için dua ediyordu. Zaten ona daha zaman vardı.

Oysa hastalık çok ani geldi. Fuar yoktu, içki de yoktu. Erkeklerle birlikte oturup arka arkaya kadehleri dikmek yoktu. O akşam nasıl geri döneceğini merak etmiyordu. O yüzden ne kadar sarhoş olduğunu görünce çok şaşırmıştı. Gözleri bulanık, ağzı bir yana çarpılmış gibiydi.

- Bana öyle bakma, diye başladı.

- Sana bakmıyorum ki...

- Evet bakıyorsun. Kahrolası gözlerini bana dikmiş bakıyorsun.

- Düve satın aldın mı?

- Ben sana şimdi düve neymiş gösteririrm, dedi kemerini çıkartarak.

- Hayır, Shay. Yapma. Seninle konuşuyorum. Sana karşı bir şey söylemiyorum ki... HAYIR.! Bu akşam kardeşinin duymaması için fısıldayacağına bağırmıştı.

Bağırması erkeğin arzusunu daha da kamçılamıştı sanki. "Sen bir orospusun. Başka bir şey değilsin" dedi. "Adi bir orospu. Hiç doyamıyorsun, değil mi? Evlenmeden önce de sorunun buydu, iğrenç bir mahluksun." Kemerini kaldırdı, omuzlarına, basma vurdu.

Aynı zamanda pantolonunu indirmiş, geceliğini yırtmıştı. Kendini korumak için odadaki sandalyeye yaklaşmaya çalışıyordu Rose. Oysa Shay daha önce davranarak sandalyeyi havaya kaldırmış, yatağa çarparak parçalamıştı. Kırık sandalyeyi bir silah gibi kullanarak saldırıya geçti.

- Yapma Shay, Tanrı adına bunu yapma. Kimin duyduğu umurunda değildi artık. Arkada, kapıda duran Gus'ı gördü. Eliyle ağzını kapatmış, küçücük vücudu korkuyla titriyordu. Arkasında Laddy duruyordu, ikisi de bağınşmalardan uyanmışlardı, ikisi de gördükleri manzara karşısında donup kalmışlardı. Ne dediğinin farkında olmadan, "imdat, Laddy, kurtar beni" diye bağırdı. O anda birisinin Shay'i geri çektiğini gördü. Laddy'nin güçlü kolu Shay'i kavramıştı.

Gus dehşetle haykırıyordu. Rose yırtık geceliğini topladı ve alnından akan kanlara aldırmadan oğlunu kollarına almak için koştu.

- Kendinde değil, dedi Laddy'ye. Ne yaptığının farkında değil.

Onu bir yere kilitlememiz gerek.

- Baba, diye haykırıyordu Gus.

Shay bir anda Laddy'nin kollarından kurtulup anne ile çocuğa yöneldi. Kırık sandalye hâlâ elindeydi.

- Tanrı aşkına, Laddy, dedi Rose yalvarırcasına.

Shay döndü Laddy'ye baktı. İri, kırmızı yüzlü ne yapması gerektiğini bilmeyen çocuğa baktı.

- Ne güçlü bir koruyucunuz var, Bayan Rose! Pijamalarım giymiş kasabanın aptalı... Ne mükemmel bir sahne! Ablasını korumaya kalkan köyün salağı. Laddy'yi tahrik edercesine birinden ötekine bakıyordu. Haydi kocaman çocuk. Vursana bana. Vur bana seni koca, şişko ibne! Hadi gel! Sandalye bacağı elindeydi. Ucu sivri ve tehlikeliydi.

- Vur ona, Laddy, diye bağırdı Rose. Laddy'nin kocaman yumruğu bir anda Shay'in çenesinde patladı. Shay düşerken başını mermer musluğa çarptı. Kırılma sesi duyuldu. Yerde yatıyordu. Gözleri açıktı. Rose usulca Gus'ı yere bıraktı. Çocuk artık ağlamıyordu. Sessizlik bir asır kadar devam etti.

- Öldü sanırım, dedi Laddy.

- Yapman gerekeni yaptın, Laddy. Laddy inanmayan gözlerle ablasına bakıyordu. Korkunç bir şey yaptığını sanmıştı. Shay'e gereğinden hızlı vurmuştu ve onu öldürmüştü. Rose, sık sık, "Ne kadar güçlü olduğunun farkında değilsin, Laddy. Dikkat et" derdi. Bu kez onu kınayan tek bir söz çıkmıyordu Rose'dan. Olanlara inanamıyordu. Yerde yatan, ona bakan cansız gözleri görmemek için başım çevirdi.

Rose hafif sesle, tane tane konuşuyordu. "Laddy, şimdi giyinmeni ve bisiklete binerek kasabaya gitmeni, Doktor Kenny'ye Shay'in düşüp başını yardığını söylemeni istiyorum. Rahip Ma-her'e o haber verir. İkisi seni buraya getirirler."

- Şey mi diyeceğim?..

- Bağırma sesleri duyduğunu söyleyeceksin. Sonra Shay düştü, ben de senden doktor çağırmam istedim.

- Ama aslında o... yani, demek istiyorum ki... Doktor Kenny?..

- Doktor Kenny elinden gelen her şeyi yapacak, sonra zavallı Shay'in gözlerini kapatacak. Şimdi lütfen giyinip yola çık, Laddy. Hadi benim iyi çocuğum.

- Sen iyi misin, Rose ?

- İyiyim. Gus da iyi.

- Ben iyiyim, dedi Gus. Parmağı ağzındaydı. Rose'un eline yapışmıştı sanki.

Laddy karanlığın içinde deli gibi gidiyordu. Gecenin yarattığı korkunç gölgelerin ve acayip şekillerin arasında hızla ilerliyordu.

Doktor Kenny ile Peder Maher bisikletini arabanın üstüne yerleştirdiler. Eve geldiklerinde Rose çok sakindi. Koyu renk bir etek, bir hırka ve beyaz bir bluz giymişti. Saçım özenle tarayarak alnındaki yara izini saklamayı başarmıştı. Ocaktaki ateş tüm gücüyle yanıyordu. Kırık sandalyeyi ateşte yakmayı başarmıştı. Sandalye artık kül olmuştu. Silah gibi kullanıldığını gören olmayacaktı.

Yüzü soluktu. Çay yapmak için su kaynatmıştı. Takdis töreni için mumlar yakmıştı. Dua edilirken Laddy ve Gus, Rose'la birlikte sorulan cevaplamışlardı. Ölüm belgesi imzalanmıştı. Fazla içkiden oluşmuş bir kazaydı.

Cesedi hazırlayacak kadınlar sabah geleceklerdi. Karşılıklı söylenen ve kabul edilen taziyeler resmî ve kısaydı. Gerek doktor gerek rahip bunun sevgiden yoksun bir mantık evliliği olduğunu biliyorlardı. Çiftlikte çalışan işçi, evin hanımını gebe bırakmıştı. Shay Neil'in içkiye dayanıksız olduğunu da bilmeyen yoktu. ; '

Doktor Kenny, Shay'in nasıl düştüğü konusunda varsayımlarda bulunmayacaktı. Ne de Rose'un yüzündeki taze yara konusunda soru sormaya niyeti vardı. Peder başka şeylerle ilgilendiği bir sırada siyah, doktor çantasını aldı ve hiç konuşmadan yarayı muayene etti, sonra üstüne antiseptik bir losyon sürdü. "İyi olacaksın, Rose" dedi. Rose, alnındaki yaradan söz etmediğini biliyordu. Her konuda iyi olacaksın demek istemişti.

Cenazeden sonra Rose bütün aileyi çiftliğe davet etti. Mutfaktaki masanın etrafına oturdular ve hep birlikte Rose'un özenle hazırlamış olduğu yemekleri yediler. Cenazede Shay'in birkaç akrabası vardı, ama onları çiftliğe davet eden olmamıştı.

Rose'un bir önerisi vardı. Bu çiftlikte hiç mutlu olmamıştı. Çiftliği satıp Gus ve Laddy'yle Dublin'e yerleşmek istiyordu. Bir emlak şirketine danışmıştı, ne kadara satılacağı konusunda gerçekçi bir fiyat aldığını düşünüyordu. Çiftliğin satılmasına karşı çıkan var mıydı ? Burada oturmak isteyen var mıydı ? Hayır, oturmak isteyen kimse yoktu. Evet, hepsi Rose'un çiftliği satmasma olumlu bakıyorlardı.

- İyi, dedi. Sesi kararlıydı.

Beraberlerinde hatıra olarak götürmek istedikleri neler vardı?

- Şimdi mi seçmeliyiz? Her şeyin bu kadar hızlı gelişmesine şaşırıyorlardı.

- Evet. Bugün.

Evi ertesi sabah satışa çıkartacaktı.

Gus, Dublin'de okula yazıldı. Laddy de Bayan Nolan'dan aldığı iyi bir tavsiye mektubuyla küçük bir otelde kapıcı oldu. Kısa bir süre sonra oteldekiler ona ailenin bir ferdiymiş gibi bakmaya başlamışlardı. Laddy'nin otelde yaşamasını önerdiler. Bu çözüm herkesin işine geliyordu. Ve seneler huzur içinde geçiyordu.

Rose yeniden hastabakıcüık okuluna yazıldı. Gus ise iyi okuyordu. Zamanla otel yöneticiliği kursuna girdi. Rose ise kırk yaşlarında olmasına karşın hâlâ hoş bir kadın sayılırdı. Dublin'de yeniden evlenebilirdi. Hastayken baktığı bir kadının dul kocası onunla ilgilenmeye başlamıştı, ama Rose'un ödün vermeye niyeti yoktu. Bir kez aşksız bir evlilik yapmıştı. "Yeter" diyordu. "Gerçekten sevmeden bir daha evlenmem" diye düşünüyordu. Hayatında Gus ve Laddy gibi çok sevdiği iki kişi olduğu için aşkı tanımamak hiçbir eksiklik yaratmamıştı.

Gus işim seviyordu. İyi bir otelci olabilmek için geceyanlanna kadar çalışmaktan yüksünmüyor, en zor görevleri üstlenmekten çekinmiyordu. Laddy çocuğu futbol maçlarına ve boks karşılaşmalarına götürüyordu. O falcının dedikleri hep aklındaydı. "Belki de spor yapacağımı değil, sadece sporla ilgileneceğimi söylemek istemiştir" diyordu Gus'a.

- Olabilir. Gus ona böylesine iyi bakan bu iri adamı çok seviyordu.

Kaza gecesini aralarında bir daha ne konuşmuşlar ne tartışmışlardı. Rose zaman zaman Gus'ın o gecenin ne kadarını hatırladığım merak ederdi. Aslında olay olduğunda altı yaşına basmıştı. Demek ki bu tür şeyleri algılayacak yaştaydı... Oysa sonradan kâbus gördüğü olmamıştı, rahatlıkla babasından söz ederdi. Sadece babasının nasıl biri olduğunu hiç sormuyordu. Onun yerinde başka bir çocuk kesinlikle babasım merak ederdi... Belki de Gus, bildiklerinin yeterli olduğunu düşünüyordu.

Laddy'nin çalıştığı otel yaşlı bir kankocaya aitti. Bir gün yalanda emekli olacaklarını söylediler. Bunu duyunca çok huzursuz oldu Laddy. Yıllardır bu oteli evi gibi görmeye alışmıştı. Haberi Gus'ın Maggie adında Kuzey İrlandalı zeki, özgüvenli ve canlı bir kızla tanışmasıyla aynı zamanda aldı. Maggie, Gus'ın rüyalarmda-ki kızdı. Rose da Maggie'yi Gus'a çok uygun buluyordu, ona her zaman destek olacağından emindi.

- Gus hayalindeki kızla karşılaştığında onu kıskanacağımı düşünürdüm. Oysa hiç öyle olmadı. Aksine şimdi onun adına çok mutluyum.

- Ben de kayınvalide diye bir cehennem zebanisiyle karşılaşmaktan korkardım. Oysa bakın kimi buldum? Sizi! diye yanıtladı Maggie.

Tek eksikleri birlikte çalışacakları bir otelde iş bulmaktı. Eski bir otel bulsalar alıp yenilemek de fena fikir sayılmazdı.

- Benim otelimi alsanız ne iyi olur, dedi Laddy. Aslında tam istedikleri gibi bir yerdi, ancak yeterince paralan yoktu.

- Bana bir oda verirseniz size ben para veririm, dedi Rose.

Yıllar boyunca bir kenara koyduğu parayı bundan daha iyi nereye yatırabilirdi? Dublin'deki dairesini satar, onu da eklerdi. Böylece hem Laddy hem Gus bir yuva sahibi olur, genç evlilerin de kendi işleri olurdu. Rose ise falcının öngördüğü gibi hastalanınca dermansız kemiklerini dinlendirecek bir yer bulurdu. Falcılara inanmanın hem günah sayıldığını hem de aptallık olduğunu biliyordu, ama Çingene Ella'ya rastladıkları o gün hiç aklından çıkmıyordu.

Shay'in ona tecavüz ettiği gün değil miydi?

Yeni bir işe başlamak kolay değildi. Yeni evliler de uzun zaman hesaplan incelediler. Otelin giderleri gelirlerinden çoktu.

Laddy işlerin iyi gitmediğini anlamıştı. "Gerekirse yukan katlara daha çok kömür taşıyabilirim" dedi yardımcı olmak umuduyla.

- Ateş yakacak müşterilerimiz olmadıktan sonra neye yarar Laddy? Maggie kocasının Laddy Dayısı'na çok iyi davranıyordu. Ona hep büyük önem vermeye özen gösteriyordu.

- Rose, seninle sokağa çıksak, ben boynuma iki taraflı tabela asanm. Üstüne otelin adını yazarız. Sen de yoldan geçenlere el ilanları dağıtırsın. Yardımcı olacak çareler arıyordu.

- Hayır, Laddy. Bu otel Gus ile Maggie'nin. Onlar bir şeyler düşünsün, onlar çaresini bulsun. Zaten bulacaklarından eminim. Göreceksin otel yakında öyle dolacak ki müşterileri geri çevirmek zorunda kalacaklar...

Dediği doğru çıktı. Kısa bir süre sonra otel dolup taşmaya başlamıştı.

Genç çift gece gündüz durmadan çalışıyordu. Böylece çok sadık müşteriler edindiler. Otelleri Kuzey İrlandalıların gelmekten hoşlandığı bir yerdi. Herkes birbirine anlatıyor, bu yeni oteli övüyordu. Kıta Avrupası'ndan gelen yabancı müşteriler olduğunda Maggie hemen "Fransızca, Almanca, İtalyanca konuşan dostlarımız var" yazılı bir kart verirdi.

Bu da doğruydu. Kitap ciltleyen bir Alman tanıyorlardı, erkek okulunda Fransızca ders veren birini ve patates kızartması yapan bir dükkânın İtalyan sahibini tanıyorlardı. Aralarında anlaşmakta zorluk çektiklerinde hemen bunlardan birine telefon ederek yardım istiyorlardı.

Gus ile Maggie'nin melek gibi iki kızları vardı, onlara baktıkça Rose kendini İrlanda'nın en şanslı kadınlarınden biri gibi görüyordu. Güneşli günlerde iki torununu St. Stephen's Green'e ördeklere bakmaya götürürdü.

Bir gün otel müşterilerinden biri Laddy'ye "Yakında bir snooker salonu var mı" diye sordu. Herkesi memnun etmeye can atan Laddy derhal araştırmış, yakınlarda bir snooker salonu bulmuştu.

Adam Birmingham'dan gelmişti, tek başınaydı. "Benimle oynar mısın?" diye sordu.

- Özür dilerim, ama oynamasını bilmem, efendim, dedi Laddy af dilercesine.

- Ben sana öğretirim, dedi müşteri.

İşte beklenen şey o anda gerçekleşmeye ve falcının söyledikleri çıkmaya başladı. Laddy'nin doğuştan yeteneği vardı. Birming-ham'lı adam daha önce hiç oynamamış olduğuna inanamıyordu. Laddy sıralamayı çok çabuk öğrendi. San, yeşil, kahverengi, mavi, pembe, siyah. Her seferinde kolaylıkla ve doğuştan gelen bir zarafetle topları tam vuruşla deliğe sokuyordu. Zamanla onu seyreden bir kalabalık birikmeye başladı.

Laddy, falcının öngördüğü gibi sporcu olup çıkmıştı.

Oyuna hiç para karıştırmadı. Başkaları bahse girseler bile Laddy büyük emekle kazandığı parasını oyuna yatıracak değildi. Üstelik Rose'un, Gus'ın, Maggie ve kızların paraya ihtiyacı olduğu bir dönemde... Yarışmalarda kazanmakla yetiniyordu. Resmi gazetelerde çıkmaya başladı. Zamanla bir kulübe üye olması için teklif aldı. Ufak çapta bir snooker şöhreti olup çıkmıştı.

Rose olanları büyük bir mutlulukla izliyordu. Sonunda kardeşi önemli biri olmayı başarmıştı. Artık oğlundan ölümünden sonra kardeşiyle ilgilenmesini istemesine gerek kalmamıştı. Laddy ömrünün sonuna kadar Maggie ve Gus'la yaşayabilecekti. Snooker'da kazandığı zaferleri ilerde birlikte bakacakları bir hatıra defterine yerleştiriyordu.

Bir akşam Laddy, "Shay olsa benimle gurur duyar mıydı dersin?" diye sordu. Artık orta yaşlı olmasına karşın Shay Neil'den o güne kadar hiç söz etmemişti. Bir akşam tek yumrukta öldürdüğü adamdan...

Rose irkildi. Sözcükleri teker teker seçerek, "Bana kalırsa mutlu olurdu. Ama onu tanırsın. Ne düşündüğünü anlamak çok zordu. Az konuşurdu, bu bakımdan kafasının içinden neler geçtiğini kimse bilemezdi" dedi.

- Onunla niçin evlendin, Rose ?

- Bir yuva kurmak için... Hepimize...

Bu sözler Laddy'yi ikna etmişti. Rose, kardeşinin evliliği veya kadınları derinlemesine düşünen biri olmadığını biliyordu. Her erkek gibi cinsel istekleri ve gereksinimleri olsa bile bu konulan gündeme getirmemişti. Şimdi bütün arzulannı snooker'la tatmin ediyordu. Rose'un hayatı sorunsuz bir şekilde geçiyordu. Bir gün, son zamanlarda çektiği ağnlann ancak rahmi alınırsa ortadan kalkacağını öğrendi. Sonra doktor bunun da yetersiz olduğunu söyledi.

Doktor, bu hastalığı ve ölüme mahkûm oluşunu böylesine soğukkanlılıkla karşılayan birine ilk kez rastlıyordu.

- Acı çekmemeniz için elimizden geleni yapacağız, dedi.

- Bundan eminim. Şimdi bir bakımevine yerleşmek istiyorum.

- Neden ? Sizi çok seven ve bakmak isteyecek bir aileniz var, dedi doktor.

- Evet, ama onlann sorumluluklan var. İşletmek zorunda olduklan bir otelleri var. Bana vakit harcamalannı istemiyorum. Lütfen, doktor, yardımcı olun. Bakımevinde kimseye yük olmam, elimden geldiğince yardımcı olurum, bundan emin olun.

- Eminim, dedi doktor olanca gücüyle burnunu silerek. Rose'un da herkes gibi kızgınlık ve öfke duyduğu anlar vardı.

Ancak bu duygularını ne ailesiyle ne de bakımevindeki diğer hastalarla paylaşmazdı. Kötü talihine küserek geçirdiği saatler, geriye kalan zamanını nasıl daha dolu dolu yaşayabileceğini hesapladığı saatlerden çok daha azdı.

Ailesi ziyarete geldiğinde çektiği acılardan veya mide bulantılarından hiç söz etmezdi, onun yerine bakımevim anlatır ne kadar faydalı işler yapıldığından söz ederdi. Neşeli, yeniliklere açık bir yerdi. Rose da ailesinden hırka veya şeker yerine tüm güçlerim bakımevine katkıda bulunmaya harcamalarını istedi. İşe yarayacak, kullanışlı bir şeyler yapmalıydılar. Onlardan bunu bekliyordu.

Ailesi Rose'un isteklerini yerine getirmeye karar verdi.

Laddy kullanılmış bir snooker masası buldu, bakımevindeki hastalara ders vermeye başladı. Gus da Maggie'yle birlikte yemek derslerine başladı. Böylece zaman daha kolay ve neşeli geçiyordu. Rose artık çok zayıflamış, güçlükle, küçük adımlar atarak yürüyordu. Yine de acı çekmediğini söylüyor, kimsenin kendisine acıyarak bakmasını istemiyordu. Tek isteği yalnız kalmamak ve etrafindakilerin istekli davranmasıydı. "Hiç olmazsa aklım başımda" diyordu.

Gus ile Maggie'nin başlarına gelenleri Rose'dan saklayacak güçleri yoktu. Bütün paralarını yatırdıkları şirket iflas ederek batmıştı. Bu da hem otelin ellerinden alınması hem de gelecekle ilgili bütün beklentilerinin ve emellerinin boşa gitmesi demekti. Rose'un olanları anlamaması için belki çaba sarf edebilirlerdi. Belki başlarına gelenleri öğrenmeden ölürdü. Son zamanlarda o kadar zayıflamış ve halsiz düşmüştü ki artık eskisi gibi çocuklarla birlikte pazarları öğle yemeğine otele gelmesine imkân kalmamıştı. Tek çareleri Rose'un verdiği paranın yok olduğunu öğren-memesiydi.

Olanları anlatmasalar da Rose'dan saklamayı başaramadılar.

- Neler olduğunu söyleyin, dedi Gus ile Maggie'ye. Yoksa bu odadan çıkamazsınız. Birkaç haftalık ömrüm kaldı. Bu süreyi merak içinde geçirmemi istemezsiniz herhalde. Aklıma en kötü şeyler gelecek, belki de olduğundan daha berbat şeyler düşüneceğim...

- Aklınıza gelecek en kötü şey ne ? diye sordu Maggie.

- Çocuklardan biri hasta mı yoksa? Başlarıyla hayır, yanıtını verdiler. Sizlerden biri mi? Ya da Laddy? Korkunç bir hastalık mı? Yine hayır dediler. Zayıf yüzünü bir gülümseme kapladı, gözleri pırıl pınl yanıyordu. Bunların dışında her şeyi göze alabiliriz, dedi.

Olanları anlattılar. Gazetelerde yazılanları, yatırımlarının nasıl yok olduğunu, senetleri karşılayacak para çıkmadığım. Sonra güvenilir biri gibi görünen Harry Kane denen adamın nasıl televizyonda kimsenin parasının ziyan olmayacağını, bankaların nasıl kurtarmaya hazır olduklarını söylediğini yine de herkesin korku içinde olduğunu anlattılar. Hiçbir şey açıklığa kavuşmamıştı.

Rose'un yanaklarından aşağı yaşlar akıyordu. Çingene Ella bundan hiç söz etmemişti. Başından beri o falcıya inandığı için lanet ediyordu. Harry Kane'e ve ona ait olan her şeye lanet ediyordu. Rose'u hiç bu kadar kızgın görmemişlerdi.

- Sana söylememeliydik, dedi Gus mutsuz bir ifadeyle.

- Hayır, tabiî ki söylemeliydiniz. Bundan sonra olacakları da

anlatacağınıza da söz verin. Hiçbir şey yolunda gitmediği sırada sorun yok derseniz, sizleri affetmem...

- Bütün evrakı sana göstereceğime söz veriyorum, Anne.

- O yapmazsa ben yaparım, dedi Maggie.

- Her şey elimizden gider de başka bir iş bulmak zorunda kalırsak bile Laddy'yi bırakmayacağımızı, onu da yanımıza alacağımızı biliyorsun, değil mi, Anne ?

- Tabiî biliyor, dedi Maggie küçümsercesine.

Sonraki günlerde bankadan gelen kâğıtları getirdiler. Bir kurtarma operasyonu hazırlanmışa benziyordu. Yatırımları sarsıntıya uğramış olsa bile yok olmamıştı. Bir şey kaçırmamak için tüm yazılanları en ince ayrıntısına kadar dikkatle okudu.

- Laddy de her şeyimizi kaybetmek üzere olduğumuzu fark etti mi? diye sordu.

- Kendine göre anladı sayılır, dedi Maggie. O anda, ölürken Laddy'yi anlayışlı ve güvenilir ellere bırakacağım fark etti Rose, içi rahatladı.

Ve huzur içinde öldü.

Siobhan Casey adlı bir kadının bir gün otele gelerek kendilerini kurtaran şirkete yeniden yatınm yapmaları gerektiğini söylediğini duymadan öldü Rose. Bayan Casey, bir limitet şirket battığında o şirkete para yatıranların hiçbir zaman zararlarının tazmin edilmediğini, Bay Kane'in Neil'lerin otelini kurtarmak için özel birikiminden para aktardığım söylemişti. Şimdi sıra kurtardığı insanların Bay Kane'in yeni işine yatınm yaparak ona olan manevî borçlanm ödemesine gelmişti. Böyle diyordu Siobhan Casey...

Bu işte "mahremiyet" adı altında gizlilik vardı. Gelen evrak çok görkemliydi, ancak her zamanki gibi defterlere geçmemesi gerekiyordu. Malî danışmanlara göstermeden, el sıkışılarak yapılacaktı.

İlk başta istedikleri para azdı. Zamanla istekleri artmaya başladı. Bu gelişmeler Gus ile Maggie'yi rahatsız ediyordu. Yine de bütün birikimlerini kaybettiklerini düşündükleri bir anda kurtanl-malannı unutmamalıydılar. İş hayatının böylesine dolambaçlı yollardan geçmesi belki de doğaldı. Bayan Casey ortaklarmdan çok güçlü, isteklerine karşı gelinemez insanlar olarak söz ediyor, sanki onlardan çekiniyordu.

Gus, annesi yaşasaydı olanlara karşı çıkacağından emindi. İstenilenleri yapacak kadar saf olduğu için kendine çok kızıyordu. Laddy'ye hiçbir şey söylememişlerdi. Sadece para harcarken çok dikkatli olmaya özen gösteriyorlardı. Kalorifer kazanı bozulduğunda yenisini alacak paralan yoktu, holdeki halı eskimişti, eskiyen bölümü örtmek için ucuz bir halı parçası almakla yetindiler. Laddy bir şeyler sezinliyor ve üzülüyordu. Otel dolup taştığına göre müşteri gelmiyor da denemezdi. Sabahları ikram ettikleri "Enfes İrlanda Kahvaltısı" eskisi kadar enfes değildi. Maggie, çiçeklerin çok pahalı olduğunu, Laddy'nin eskisi gibi taze çiçek almaya pazara gitmesine gerek olmadığını söylüyordu. Kadın garsonlardan biri işten ayrıldığında yerine kimse alınmamıştı.

Son zamanlarda otele daha fazla İtalyan geliyordu. Patatesçide çalışan Paolo tercümanlık yapmaktan bıkmaya başlamıştı. Bir gün Gus'a, "Birinizin İtalyanca öğrenmesi şart" dedi. "Hepimiz Avrupalıyız, ama sizin hiç çaba gösterdiğiniz yok..."

Gus da özür dilercesine, "Kızlardan birinin yabancı dillere merak saracağını umuyordum" demişti. Ama iki kızında da böyle bir heves görmüyordu.

Bir gün İtalyan bir iş adamı, karısı ve iki oğlu geldi. Adam bütün gününü İrlanda Ticaret Odası'ndaki toplantılarda geçiriyordu, karısı ise güzel İrlanda ketenlerini okşayarak veya mücevhercileri gezerek oyalanıyordu. İki oğlamn canlan sıkılıyordu ve isteksizdiler. Laddy de çocuklan snooker oynamaya davet etti. Sigara, içki içilen ve kumar oynanan bir yere değil, hiç tehlikesiz Katolik Erkekler Kulübü'ne götürecekti. Çocukların tatili o andan itibaren değişti.

Paolo ona bir liste vermişti... tavola da biliardo, sala da bili-ardo, stecca da biliardo. Çocuklar da İngilizce karşılıklannı öğrenmişlerdi: bilardo masası, bilardo sopası...

Zengin insanlardı. Laddy'nin tek anlayabildiği Roma'da oturduklarıydı. Giderlerken otelin önünde hep birlikte resim çektirmişlerdi. Sonra taksiye binip havaalanının yolunu tuttular. Taksi hareket ettiğinde Laddy kaldınmın kenannda yatan bir tomar kâğıt para fark etti. Kalın bir ruloydu. Lastikle tutturulmuş İrlanda banknottan. İtalyanların parayı nerede düşürdüklerini bilmeleri imkânsızdı. Belki ancak ülkelerine döndükten sonra fark edeceklerdi. Zengin insanlar olduklarından bu paranın yok olması hayat-lannda bir eksiklik de yaratmayacaktı. Kadın Grafton Sokağı'nda inanılmaz paralar harcamıştı.

O paraya hiç ihtiyaçları yoktu.

Onlann, Gus ve Maggie gibi bir sürü şeye ihtiyaçlan yoktu. Örneğin yeni mönü kartlanna... Son zamanlarda o kadar eskimiş, lime lime olmuşlardı ki... Sonra kapıya yeni bir tabela da gereki-

yordu. Dört dakika kadar bunlan düşündükten sonra bir otobüse atlayarak parayı vermek için havaalanının yolunu tuttu Laddy.

Onları pahalı, yumuşacık bavullannı görevlilere verirken buldu. Bir an için vazgeçecek gibi oldu sonra fikrinin değişmesine meydan bırakmamak için elindeki parayı uzattı.

İtalyanlar Laddy'yi bağırlanna bastılar. Etraftakilere İrlandalı-lann ne kadar iyi kalpli, tok gözlü, harika insanlar olduğunu ilan ettiler. Lastikle tutturulmuş destenin içinden paralar çekerek zorla Laddy'nin cebine tıkıştırdılar. Aslında bunun hiç önemi yoktu.

- Pud venire alla casa. La casa a Roma, dediler.

Sırada bekleyenlerden biri, "Sizi Roma'ya, evlerine davet ediyorlar" dedi. Vatandaşlarından birine böyle yakın davranılmasın-dan gurur duyuyordu.

- Biliyorum, dedi Laddy. Gözleri pınl pınldı. Onlara geleceğimi söyleyin. Yıllar önce falıma bakmışlardı. Falcı denizaşm bir seyahate çıkacağımı söylemişti. Gururla etrafına bakıyordu. İtalyanlar onu yeniden öptüler, sonra Laddy otobüse bindi. Gus ile Mag-gie'ye bu haberi vermek için sabırsızlanıyordu.

O akşam Maggie kocasıyla bu konuyu tartıştı.

- Birkaç güne kadar unutur, dedi Gus.

- Keşke biraz para vermekle yetinselerdi, dedi Maggie. İkisi de Laddy'nin gerçekten davet edildiğini sanarak bu yolculuğa hazırlanmaya başlayacağını düşünüyorlardı. Sonra hayal kınklığına uğramasından korkuyorlardı.

Ertesi sabah, "Pasaport almalıyım" dedi.

Maggie ise dâhiyane bir fikirle, "Önce İtalyanca öğrensen daha doğru olmaz mı?" dedi.

Araya biraz zaman girerse belki Laddy de bu fikrin ne kadar geçersiz olduğunu anlardı.

Laddy, snooker kulübünde İtalyanca ders veren yerler konusunu araştırmaya başladı.

Jimmy Sullivan adlı bir kamyonet şoförü evlerinde yaşayan Sig-nora denilen harika bir kadından söz etti ve yakında Mountainview Okulu'nda İtalyanca kursuna başlayacağını söyledi.

Laddy, bir akşam okula giderek kursa yazıldı. "Aslında iyi bir eğitim görmedim. Derslere uyum sağlayabilir miyim dersiniz ?" diye sordu Signora denilen kadına parayı verirken.

- Hiç sorun çıkmaz. Seversen, farkına varmadan konuştuğunu göreceksin..

Otele döndüğünde, Gus ile Maggie'ye, "Sadece salı ve perşem-

be akşamlan iki saat izin istiyorum" dedi yalvarırcasına.

- Ne kadar istiyorsan o kadar kal, Laddy. Zaten haftada yüz saat çalışıyorsun.

- İtalya'ya aptal gibi gitme" derken çok haklıydınız. Signora, "Fark etmeden konuşmaya başlarsın" diyor.

Maggie gözlerini kapattı. Neden ağzını açmıştı ? Neden Laddy'nin başına İtalyanca derslerini sarmıştı? Zavallı Laddy'nin gece kursunun altından kalkmasını beklemek kadar büyük aptallık olamazdı.

İlk derse giderken çok heyecanlıydı. Maggie onu yalnız bırakmadı, birlikte gitti.

Kasvetli okul bahçesinde toplanan grup oldukça nezih saydırdı. Sınıf, resimler ve posterlerle donanmıştı. Öğrenciler için salam ve peynir tabaklan bile hazırlamışlardı. Kursun yöneticisi bir yanda İtalyanca'ya çevrilmiş isimlerin yazılı olduğu kartonlan dağıtıyordu.

- Laddy, dedi. İşte kolay olmayan bir ad. Başka adın var mı?

- Sanmıyorum, dedi Laddy korkulu, özür dilercesine.

- Demek ki yok. Ne yapalım... Adına benzeyen güzel bir İtalyanca isim bulalım öyleyse... Lorenzo! Lorenzo'ya ne dersin? Bana kalırsa çok güzel. Sınıfta başka Lorenzo da yok.

- İtalya'daki tüm Laddy'lere Lorenzo mu derler? diye sordu merakla.

Maggie dudağım ısırarak bekliyordu.

- Evet, Lorenzo. Doğru bildin, diye yanıtladı acayip saçlı, güler yüzlü kadın.

Maggie otele döndü. "İyi bir kadın" dedi Gus'a. "Zavallı Laddy'yi küçük düşürecek hiçbir şey yapmayacak biri. Yine de üç derse kalmaz vazgeçer diyorum..."

Gus içini çekti. Son günlerde içini çekmesine neden olan olaylara bir yenisi eklenmişti.

Kurs konusunda ne kadar yanıldıklarını bilmiyorlardı. Laddy hayatından çok memnundu. Her hafta öğrendikleri deyimleri hayatı buna bağlıymış gibi özenle ezberliyordu. Otele İtalyan turistler geldiğinde böyle küçük bir otelin kapıcısından İtalyanca konuşması beklenirmiş gibi gururlu bir edayla "Mi chiamo Lorenzo" diyerek onlarla İtalyanca konuşuyordu. Aradan haftalar geçmişti, yağmurlu gecelerde Laddy'nin gösterişli bir BMW'yle otele geldiğini fark ettiler.

Maggie, "O hanımı içeri davet etmelisin, Laddy" dedi. Pencereden arabayı kullanan asil profilli kadım fark etmişti.

- Olamaz. Constanza eve gitmek zorunda. Yolu çok uzun. Constanza'ymış! O komik kadın nasıl olmuştu da bütün sınıfı böyle bir oyun oynamaya razı etmişti. Fareli köyün kavalcısı gibi bir şeydi... Laddy, sırf İtalyanca dersini kaçırmamak için kesin olarak kazanacağı bir snooker karşılaşmasına gitmekten bile vazgeçmişti. O hafta anatomi öğreniyorlardı ve Francesca'yla boyunlarını, dirseklerini ye bileklerini göstereceklerdi. Bütün adlan ezberlemişti: "La gola" dediğinde elini boynuna götürüyordu, "gomiti" dediğinde dirseklerine işaret ediyordu, sonra "La caviglia" diyerek ayaklarını gösteriyordu. Derse gitmezse Francesca onu hiç affetmezdi. Snooker karşılaşmalan bitecek değildi, nasıl olsa başka karşılaşmalar çıkacaktı. Ama insan vücudunu öğrenecekleri başka gün yoktu. Francesca'yı sırf bir yanşmaya katılmak için yüzüstü bırakırsa onu hiç affetmezdi.

Gus ile Maggie şaşkın şaşkın birbirlerine baktılar. Bu kurs aslında çok faydalıydı. Her şey kötü giderken hiç olmazsa bir şeyin düzgün olmasına o kadar ihtiyaçları vardı ki... Otelin yenilenmesi şarttı, oysa bunu yapacak paralan yoktu. Laddy'ye sıkışık olduklarını söylemişlerdi, ama sanki ne dediklerini tam olarak algılamamıştı. Her günü olduğu gibi yaşamak zorundaydılar. En azından Laddy mutluydu. En azından Rose her şeyin yolunda gittiğini düşünerek ölmüştü.

Laddy zaman zaman yeni kelimeleri hatırlamakta zorlanıyordu. Kardeşler'de okurken daha çok çalışmasını bekleyen olmadığından böyle zorlanmamıştı. Oysa Signora herkesle birlikte ilerlemesini bekliyordu.

Zaman zaman okulun bahçe duvarında oturur, elleriyle kulaklarını tıkayarak kelimeleri ezberlemeye gayret ederdi. Vurguların yerini hatırlamaya çalışarak. "Dov'e il dolore" derken soru sorar gibi söylemek zorunluğu vardı. İnsan hastaneye düşerse doktor bu cümleyi söyleyecekti. Neresinin ağndığını bilmeyecek kadar aptal görünemezdi, herhalde, değil mi ? O bakımdan doktorun ne soracağım hatırlamak gerekiyordu. "Dov'e il dolore" diye tekrarlıyordu durmadan.

Okul müdürü Bay O'Brien yarana oturdu. "Nasılsın?" diye sordu.

- Bene, benissimo. Signora tüm sorulan İtalyanca yanıtlamalannı söylemişti.

- Harika... Peki dersi seviyor musun? Adın neydi?

- Mi chiamo Lorenzo.

- Tabiî. Söyle bakalım, Lorenzo. Verdiğin paraya değiyor mu?

- Ne kadar tuttuğunu bilmiyorum, Signor. Yeğenimin karısı ödüyor da...

Tony O'Brien bu iri ve basit adama bakarken boğazında bir düğüm hissetti. Aidan Dunne kurslar konusunda ne kadar haklı çıkmıştı. Her şey ne kadar düzenliydi. Ne değişik insanlar katılmıştı... Örneğin Harry Kane'in karısı veya dar alınlı o gangster...

Bu duyguları Grania'yla paylaşmak istediğinde genç kız yüksekten baktığını, babasmın başım okşar gibi davrandığını düşünmüştü. Belki somut bilgiler edinirse Grania'ya ilgisini kanıtlardı.

- Bugün ne öğreniyorsunuz, Lorenzo ?

- Bütün bu hafta insan vücudunu öğreniyoruz. İtalya'ya gittiğimizde kalp krizi veya kaza geçirirsek lazım olur diye. Hastaneye kaldırdıklarında doktorun ilk soracağı şey "Dov'e il dolore" olacak. Anlamını biliyor musunuz
?

- Hayır, bilmiyorum. Sizin kursa katılmıyorum ki... Demek doktor "Dov'e il dolore" diyecek?"

- Evet. "Nereniz ağrıyor" demek. O sorunca siz de söylersiniz.

- Dov'e "nerede" demek, değil mi?

- Öyle olmalı. Çünkü Dov'e il banco, Dov'e il l'albergo da var. Haklısın, Dov'e, "nerede" demek olmalı. Laddy bu bağlantıyı ilk kez yapıyormuş gibi mutlu görünüyordu.

- Evli misin, Lorenzo ?

- Hayır, Signor. Bu işi becereceğimi sanmıyorum. Ablam snooker oynamaya odaklanmamı söyledi.

- Ya biri ya öteki diye bir şey yok. İstersen ikisini de yaparsın.

- Sizin gibi akıllı biri için sorun yok. Böyle bir okulun müdürü olan biri için... Ben birçok şeyi bir arada yapamam.

- Ben de yapamam, Lorenzo. Bay O'Brien hüzünlü görünüyordu.

- Siz de mi evli değilsiniz? Oysa büyük çocuklarınız olduğunu düşünüyordum.

- Hayır evli değilim.

- Belki öğretmenler evlenemiyorlar, dedi Laddy. Sınıfa gelen Bay Dunne da evli değil.

- Öyle mi? Bu sözler Tony O'Brien'ın kulaklarım açmasına neden olmuştu.

- Evet, bekâr. Bana kalırsa Signora'yla birbirlerine âşıklar. Laddy duyan var mı diye etrafına bakıyordu. Böyle bir şeyi yüksek sesle söylemek cesaret isterdi.

- Bence durum böyle değil, dedi Tony O'Brien. Çok şaşırmıştı.

- Hepimiz böyle düşünüyoruz. Francesca ve Guglielmo ve Bar-tolomeo ve ben bunu konuşuyorduk. İkisi birlikteyken çok gülüyorlar ve dersten sonra birlikte yürüyerek eve dönüyorlar.

- Bak şu işe... dedi Tony O'Brien.

- İkisi için de ne kadar iyi, değil mi ? diye sordu Laddy. Hep başkalarının mutlu olmasını isterdi.

- Çok ilginç bir şey, evet, dedi Tony O'Brien. Her ne kadar Grania'ya anlatacak bir şeyler peşinde olsa da böyle bir haber almayı hiç beklemiyordu. İri adamm anlattıklarım düşündü. Ya bu basit adam uyduruyordu veya haber doğruydu. Duydukları gerçekse işler yolunda demekti. Aidan Dunne'm kendisi garip bir durumdayken Grania'yla ilişkisini çok fazla kınaması zordu. Yüksekten atarak ahlakî bir konuşma yapma imkânı elinden alınmış olurdu. Tony O'Brien ne yapmıştı ki ? Bekâr ve açık sözlü her erkek gibi bekâr bir kadına teklifte bulunmuştu... Aidan-Signora ilişkisiyle kıyaslandığında ne kadar açık ve dolambaçsız bir ilişkiydi....
Kullanıcı avatarı
derfinia
Leydi
 
Mesajlar: 291
Kayıt: Çrş Ara 01, 2010 9:34 am
Has thanked: 0 time
Have thanks: 0 time
National Flag:
Turkey

Re: İTALYANCA AŞK BAŞKADIR

Mesajgönderen derfinia » Prş Kas 03, 2011 12:57 am

Duyduklarını hemen Grania'ya açıklamaktan sakınmalıydı. Birlikte olduklarında zor konuşmalar geçmişti aralarında. İkisi de kırıcı olmamaya gayret göstermişler yine de daha önce yaşadıkları tatsızlığı unutmamışlardı.

- Geceyi benimle geçirecek misin? diye sormuştu Tony.

- Evet, ama sevişmek istemiyorum. Konuşmasında hiçbir cilve yoktu. Oyun oynamadığı da belliydi.

- Aynı yatakta yatalım mı yoksa ben kanepede mi uyuyayım ?

Ne kadar genç görünüyordu. Kafası karışmıştı sanki. Sarılmayı, her şeyin yoluna gireceğini söylemeyi ne kadar isterdi. Ama bunu yapmaya cesareti yoktu.

- Burası senin evin. Kanepede yatacak biri varsa o da benim.

- Seninle nasıl konuşmam gerektiğini bilemiyorum, Grania. Benim yatağımda, yanımda uyuman için yalvarsam vücudunun peşinde koşan bir canavar gibi algılamandan korkuyorum. Yalvar-mazsam, aldırmadığımı sanmandan korkuyorum. Nasıl bir ikilem içinde bıraktığını görüyor musun ?

- Bu seferlik kanepede yatmama izin ver lütfen.

Tony, genç kızı yatırdıktan sonra alnından öpmüştü. Sabah olduğunda ona Costa Rica kahvesi hazırlamıştı. Grania'nın gözlerinin altı mosmordu, yorgun görünüyordu.

- Hiç uyuyamadım, dedi. Kitaplarım okudum. Hiç duymadığım olağanüstü kitapların var.

Kanepenin yanında Catch 22 ve On The Road adlı kitaplar duruyordu. Grania ne Heller'in ne de Kerouac'ın eserlerini okumuş olamazdı. Belki de aralarındaki uçurum gerçekten büyüktü. Geleneksel caz koleksiyonuna da şaşkınlıkla bakıyordu. Grania aslında hâlâ çocuktu.

Giderken, " Bir gün yemeğe gelmek isterim" dedi.

- Ne zaman istersen haber ver, sana yemek pişireyim, dedi Tony.

- Bu akşama ne dersin ? Çok mu yalan ?

- Hayır, hiç değil. Bu akşam çok uygun... dedi. Sadece biraz daha geç olsun, şu İtalyanca dersine bir göz atmak istiyorum... Bir daha kavga etmememiz için söylüyorum, oraya ne senin için ne de baban için gidiyorum. Sadece kendim için uğrayacağım, istediğim için...

- Sulh, dedi Grania. Yine de gözlerinde bir huzursuzluk okunuyordu.

Tony O'Brien eve gelmiş, her şeyi hazırlamıştı. Tavuk göğüslerini bal ile zencefile yatırmış, sofrayı kurmuştu. Yatağa temiz çarşaflar seriliydi. Her olasılığa karşı kanepenin üstüne bir battaniye koymuştu.

Tony, İtalyanca kursundan babası ile o acayip İtalyanca öğretmem arasmda bir ilişki olduğuna dair dedikodulardan daha başka haberlerle dönmeyi umuyordu. Bir an önce o Allah'ın belası sınıftan Grania'ya anlatacak bir şeyler bulmalıydı.

Lorenzo'yla vedalaşırken, "Dov'e il dolore ?" diye sordu.

- II gomito, diye bağırdı Laddy, dirseğini tutarak.

- Aferin, dedi Tony O'Brien.

Her şey giderek daha çılgın bir hal alıyordu.

Anatomi dersi çok eğlenceliydi. Herkes birbirini dürterek "Ecco-la" diye bağırırken Tony O'Brien gülmemek için eliyle ağzım kapatmak zorunda kalmıştı. Ancak ne çok kelime bildiklerim ve kelimeleri ne kadar rahat kullandıklarım görmek de onu çok şaşırmıştı.

Kadının çok iyi bir öğretmen olduğu kesindi. Durup dururken haftanın günlerine dönüyor, sonra bir barda nasıl içki ısmarlanacağını soruyordu. "Roma'ya viaggo'ya gittiğimizde tüm zamanımızı hastanede geçirecek değiliz" diyordu.

Demek bu insanlar gerçekten Roma'ya gideceklerini sanıyorlardı.

Millî eğitim müdürüyle, öğretmen sendikalarıyla, papazların ve rahibelerin gazabıyla, velilerin istekleriyle, uyuşturucu satıcılarıyla, kamuya ait mallara zarar verenlerle ve bir okula gidebilecek en kötü ve zor öğrencilerle başa çıkmasını bilen Tony O'Brien küçük dilini yutmuş gibiydi. Bu yolculuk fikri başını döndürmeye yetiyordu.

Aidan Dunne'a veda etmek üzereyken Aidan ile Signora'nm hastane yataklarından tren koltuklarına dönüşen kutulara bakarak güldüklerini gördü. Duruşları birbirine âşık iki kişinin duruşunu andırıyordu. Yakınlıkları dokunmadan belli olan iki kişi gibiydiler. "Aman yarabbi! Ya doğruysa?.."

Paltosunu yakaladığı gibi Aidan Dunne'ın kızım yedirip içirip yatağa atmak üzere yola çıktı.

Otelde işler o kadar kötüydü ki Gus ile Maggie Laddy'nin öğrenme zorluğuyla uğraşacak zaman bulamıyorlardı. Laddy, beyninin karmakarışık sözcüklerle dolu olduğunu söylüyordu onlara.

- Aldırma, Laddy. Öğrenebildiğin kadarıyla yetin, diyordu Gus içini rahatlatmak için. Tıpkı yıllar önce Kardeşler'dekilerin yaptığı gibi kendini zorlamamasını söylüyordu.

Laddy'nin bunu kabul etmeye niyeti yoktu. "Anlamıyorsunuz. Signora kendimizden emin olmamız gerektiğini, kararsızlık içinde ne diyeceğimizi düşünecek zamanı geride bıraktığımızı söylüyor. Yakmda insan vücudu konusunu tekrarlayacağız. Bense unutup duruyorum. Ne olur beni çalıştırın. Lütfen" diyordu.

Biraz önce iki müşteri otelin gerekli standardı tutturmadığım söyleyerek çıkıp gitmişti. İçlerinden biri Turizm Bakanlığı'na şikâyet edeceğini söylemişti. Çalışanların haftalığını verecek parayı nereden bulacaklarını bilmiyorlardı. Şimdi ise iri, suratı heyecandan titreyen Laddy karşılarında durmuş söyleyeceği İtalyanca kelimeleri dinlemelerini istiyordu.

- Constanza'yla eş olacağımızı bilsem daha başarılı olurum. O bana yardım ediyor. Ama hep aynı kişiyle eş olmamıza izin yok. Francesca veya Gloria olabilir. Ya da Elizabetta'yla. O bakımdan lütfen bir kere tekrarlayalım...

Maggie eline kâğıdı aldı. "Nereden başlayalım?" diye sordu. Araya biri girdi. Kasap hesabının ödenip ödenmeyeceğim merak ediyordu. Ve ödeyeceklerse ne zaman yapmayı düşündüklerini soruyordu. "Bırak da ben konuşayım, Gus" dedi Maggie.

Bu kez kâğıdı eline alan Gus'tı. "Tamam, Laddy. Ben doktor mu olayım yoksa hasta mı ?"

- Hatırlayana kadar ikisi de sen olur musun, Gus ? Eskiden olduğu gibi sözcükleri söyler misin?

- Tabiî. Şimdi hastanedeyim. Bir sorunum var. Sen doktorsun. Ne diyeceksin?

- Ben, "Neren ağrıyor" demeliyim. Elizabetta hasta olacak, ben de doktor.

Gus nasıl bu kadar sabırlı davrandığım bilmiyordu. Dişlerini sıkarak "Dov'e il dolore" dedi. "Dov'e lefa male ?" Laddy de umutsuz bir edayla durmadan tekrarlıyordu. "Elizabetta ilk geldiğinde çocukça davranırdı. Doğru dürüst çalışmazdı. Ama Guglielmo onu ciddiye almaya zorladı, şimdi o da ödevlerini yaparak derse geliyor." Gus ile Maggie bu insanları komedi tiyatrosunda oynayan aktörler gibi görüyorlardı. Komik isimlerle birbirlerine hitap ederek dirseklerini gösteren, ellerinde stetoskop varmış gibi davranan bu yetişkinler çok gülünçtü.

Durup dururken Constanza'yı otele o gece davet etmişti bir de... Hayatlarında gördükleri en şık, üzgün ifadeli ve hoş kadını... Neden yılın geri kalan akşamları yerine bu akşamı seçmişti Laddy ? Üç saattir arka odada hesaplan inceledikten sonra oteli satmaktan başka çareleri kalmadığına karar verdikleri geceydi... Şimdi bir de yarı deli bir kadınla havadan sudan konuşmaya mecbur olacaklardı.

Oysa havadan sudan konuşmadılar. Karşılarındaki gördükleri en öfkeli insandı. Kâğıtların, anlaşmaların, dokümanların üstünde adı yazılı Harry Kane'le evli olduğunu söylüyordu. Siobhan Ca-sey'in de kocasının metresi olduğunu...

- Bu nasıl olur, anlayamıyorum. Siz ondan o kadar güzelsiniz ki... dedi Maggie aniden.

Constanza bu sözlere kısaca teşekkür ettikten sonra çek defterini çıkarttı. Otelin yenilenmesi için başvurmalarını istediği arkadaşlarının adını verdi. Bir an bile samimiyetinden şüphe etmemişlerdi. Onlar olmasaydı bu bilgileri alamayacağını ve yapmaya kararlı olduğu şeye cesaret edemeyeceğini söyledi. Bazı hayatlar değişecekti, onlar kendilerine verilen parayı hak ettiklerine, paranın yasal olarak kendilerine ait olduğuna inanmalıydılar. Gereken işlemler sona erince Constanza'nın verdiği paraları sonradan alacağından kuşku duymamalıydılar.

- Constanza'ya söyleyerek yanlış bir şey yapmadım ya ?.. Laddy korkuyla üçünün yüzüne bakıyordu. O güne kadar Gus ile Maggie'nin işlerini kimseyle tartışmamıştı. Kadını otele getirdiğinde ondan hoşlanmadıklarını sezmişti. Oysa doğru anlıyorsa, sanki şimdi her şey düzelmiş gibiydi. Sanki bir mucize olmuş, her şey çözümlenmişti. Umduğundan çok daha iyi bir şekilde...

- Evet, Laddy. Çok iyi yaptın, dedi Gus. Oda çok sessizdi, ama Laddy sessizliğin içinde elle tutulur bir övgü seziyordu.

Herkesin nefes alıp verişi iyice rahatlamıştı. Gus ile Maggie daha birkaç saat önce İtalyanca çalışmasına yardım ederlerken ne kadar sinirliydiler. Şimdi ise sorunları ne ise sanki yok olmuştu.

Derste ne kadar başarılı olduğunu anlatmalıydı onlara. "Bu akşam her şey çok iyi gitti. Kelimeleri unutacağım diye ne kadar korktuğumu biliyorsunuz. Ama hiçbirini unutmadım, hepsini hatırladım." Gurur dolu bakışlarla bakıyordu.

Maggie konuşmaya cesaret edemeden başım salladı. Gözleri yaşlıydı sanki.

Constanza sohbeti sürdürmek istedi. "Laddy'yle eş olduğumuzu biliyor muydunuz? Çok da başarılıydık" dedi.

- Dirsek, bilek ve boyun mu ? dedi Gus.

- Evet, ama çok daha fazlası... diz kapağı ve sakal da, dedi Constanza.

- İl ginocchio e la barba, dedi Laddy heyecanla.

- Laddy'nin Roma'da o aileyle buluşmayı umduğunu duydunuz mu ? diye sordu Maggie.

- Evet. Hepimiz bunu biliyoruz. Gelecek yaz hepimiz İtalya'ya gittiğimizde onları göreceğiz. Signora her şeyi düşündü bile...

Constanza gitti.

Sonsuza dek hiç ayrılmadan birlikte yaşayacak olan üçlü yan yana oturdular. Rose'un düşlediği gibi.

Fiona büyük bir hastanenin kafeteryasında çalışıyordu.

Sık sık işinin insanları iyileştirmek gibi olumlu yanları olmayan hastabakıcılığa benzediğini söylerdi. Soluk yüzleri, meraklı bakışlarıyla doktor randevularını bekleyenleri, bir türlü iyileşmeyen yakınlarını ziyarete gelenleri, olanları tam olarak anlamadan bir şeylerin iyi gitmediğini sezen, etrafı karıştıran gürültülü çocukları o görürdü.

Zaman zaman, "Kanser değilim, kanser değilim" diye sevinçle bağırarak içeri giren adam gibi mutlu insanlarla karşılaştığı da olurdu. Adam Fiona'yı öptükten sonra odadaki herkesin elini sıkmıştı. Herkes de gülümseyerek ona bakmıştı. Oysa gülümseyenler arasında kesin olarak kanser olanlar da vardı. Adam nedense bunu düşünmemişti. Kesin olarak kanser olanlardan bazıları iyileşecekti. Adamın ölüme mahkûm olmadığım öğrenerek ne kadar sevindiğim görmek iyileşebilme umutlanm unutturmuş adama gıptayla bakmalarına yol açmıştı.

Kahveyi, çayı ve bisküvileri parayla satıyorlardı. Ancak çok büyük sorunları olanlardan para istemek akıllarına gelmezdi. Aldığı kötü haberle serseme dönmüş birini görünce eline sıcak, şekerli bir bardak çay sıkıştırmayı âdet edinmişlerdi. Fiona kâğıt bardak kullanmaktan hoşlanmıyordu, ama o kadar kişinin porselen fincanını yıkamanın imkânsız olduğunu biliyordu. Hastalardan çoğu Fiona'yı tanır, adıyla hitap ederdi, üzüntülerini biraz olsun unutmak için onunla konuşurlardı.

Fiona her zaman neşeliydi. Hastaların buna ihtiyacı vardı. Kısa boylu, ifadesi cin gibi, kocaman gözlüklü olan bir kızdı. O gözlükler gözlerini daha da büyütüyordu. Saçını kocaman bir fıyonkla arkasına toplardı. Büyük bekleme odası çok sıcak olduğundan

Fiona tişört ve kısa, siyah etek giyerdi. Üstlerinde haftanın günleri yazılı olan tişörtler bulmuştu, insanlar bundan hoşlanıyordu. "Fiona'nın göğsüne bakmadan hangi gün olduğunu bilemiyorum" diyorlardı. "İyi ki ocak, şubat, mart yazmıyor" diyordu başkaları da. Fiona ve haftanın günleri hep gündemde kalırdı.

Fiona zaman zaman yakışıklı doktorlardan birinin yaklaşarak, kocaman gözlerinin içine baka baka hayatı boyunca beklediği kız olduğunu söyleyeceği am hayal ederdi.

Oysa bu beklentisi hiç gerçekleşmedi. Fiona bundan sonra da gerçekleşmeyeceğini kabul etti. O doktorların arkadaşları vardı. Diğer doktorlar, doktorların kızları, şık ve önemli kişiler... Tişörtlü, kâğıt bardakta kahve dağıtan bir kıza bakacak değillerdi. "Rüya âleminde dolaşmaktan vazgeç" diyordu kendi kendine.

Fiona yirmi yaşındaydı. Erkeklerle tanışma konusunda hayal kırıklığına uğramıştı. Bu işe yeteneği yoktu. "Grania ile Brigid Dunne'a bak diyordu, kapıyı açar açmaz karşılarına bir erkek çıkar. Üstelik birlikte bir gece geçirilebilecek bir erkek..." Sık sık evdekilere karşı onu kullandıklarını biliyordu Fiona. "Fiona'da kalıyorum" demek en büyük kurtuluşlarıydı.

Fiona'nın annesinin olanlardan hiç haberi yoktu. Bilseydi onaylamazdı. Fiona'nın annesi "İyi kızlar evleninceye dek beklerler" diyenlerdendi. Fiona'nın ise bu konuda kesin bir fikri oluşmamıştı. Aslında birini severse ve o sevgi karşılık bulursa gerçek bir ilişki yaşamanın yanlış olmadığını düşünüyordu. Ama bu güne kadar böyle bir olasılıkla karşılaşmadığı için başına geldiğinde ne yapacağını bilemiyordu.

Zaman zaman aynada kendine bakardı. O kadar da çirkin sayılmazdı. Belki kısa boyluydu, gözlük takmanın fazla yaran olduğu söylenemese de gözlüklerin ona yakıştığını söyleyenler vardı. Gözlükle yüzü ne kadar da tatlı oluyordu... Bu sözlerle onu teselli mi ediyorlardı yoksa? Ya da aptal mı sanıyorlardı? Gerçeği anlamak ne kadar zordu...

Grania Dunne, saçmalamamasını, çok hoş olduğunu söylüyordu. Ama son günlerde Grania'nın aklı pek başında sayılmazdı. Babası yaşındaki o adama öylesine tutkundu ki... Fiona olanları an-lamıyordu. Grania gibi seçme şansı olan bir kız nasıl olur da o yaşlı adama âşık olurdu ?

Brigid de Fiona'nın muhteşem göründüğünü, harika bir vücudu olduğunu söylüyordu. Her sandviç yediğinde kilo alan Brigid gibi değildi. Öyleyse nasıl oluyordu da o şişko kalçalı Brigid hiçbir zaman erkeksiz kalmıyordu ? Hem de sadece çalıştığı turizm acentesinde karşılaştığı insanlar değildi. Brigid işinde beğeneceği bir erkeğe hiç rastlamadığını söylerdi hep. Acenteye gelenler çoğunlukla yanmak için gidecek yer arayan kızlar ile hacca giden yaşlı kadınlardan oluşuyordu. Veya insanın midesini bulandıracak sıklıkta çok özel yerler peşinde koşan balayına çıkacak çiftler... Grania ile Brigid önlerine her çıkanla yatan kızlardan da değildiler. Demek ki erkeklerin gözünde bu kadar popüler olmalarının nedeni bu da değildi. Bu konu Fiona için çok esrarlıydı.

O sabah işi çok yoğundu. Çöp tenekesi çay poşetleri ve boş bisküvi paketiyle dolmuştu ki... O koca plastik torbayı kapıya doğru itmeye çalıştı. Dışarı, çöplerin durduğu yere kadar bir çı-karabilse sorun kalmayacaktı. Genç bir adam yerinden kalkarak elindeki torbayı aldı.

- Bana bırakın, dedi. Koyu renk saçları vardı, saçlarının uçları sivri sivri havaya kalkmış olsa da yakışıklı sayılırdı. Koltuğunun altında kaybetmekten korkar gibi bir motosiklet kaskı tutuyordu.

Çöp tenekelerinin sıralandığı yerin kapışım açtı Fiona. "Hangisine istersen atabilirsin" dedi. Sonra çocuğun geri gelmesi için kapıyı tutarak beklemeye koyuldu.

- Çok naziksin, dedi genç çocuğa.

- Başka şeyleri düşünmemi engelliyor.

O kadar sağlıklı ve genç görünen bu çocuğun hasta olmamasını temenni etti. Ama Fiona nice sağlıklı gencin bekleme odasından kara haber alarak çıktığına şahit olmuştu.

- Çok iyi bir hastanedir, dedi. Öyle olduğundan emin değildi aslında. Hastaneler arasında fena sayılmazdı belki, ama insanları umutlandırmak için hep böyle söylerdi.

- Öyle midir? dedi çocuk merakla. Ben, en yakın hastane olduğu için onu buraya getirdim.

- Çok ünlü bir yerdir. Fiona konuşmanın sona ermesinden korkuyordu.

Oğlan, eliyle göğsünü işaret ederek, "Giovedi" dedi.

- Anlamadım.

- İtalyanca "perşembe" demek.

- Öyle mi ? İtalyanca konuşur musun ?

- Hayır, ama haftada iki gün İtalyanca kursuna gidiyorum. Yaptığından gurur duyduğu anlaşılıyordu. Fiona ise genç çocuktan hoşlanmıştı. Konuşmalarının sona ermesini hiç istemiyordu.

- Buraya kimi getirdim dedin? diye sordu. Her şeyi baştan öğrenmek daha doğruydu. Getirdiği karısı veya kız arkadaşı ise daha ileri gitmeye gerek yoktu.

- Annemi, dedi hüzünlü bir ifadeyle. Acile aldılar. Bana da beklememi söylediler.

- Ne oldu ? Bir kaza mı ?

- Onun gibi bir şey... Konuşmak istemediği belli oluyordu. Fiona konuyu İtalyanca derslere çekti. Zor muydu? Dersler nerede veriliyordu ?

- Mountainview'da. Oradaki büyük okulda.

Fiona hayretler içindeydi. "Ne büyük bir rastlantı! En yakın arkadaşımın babası orada öğretmen." Aralarında bir bağ doğmuştu sanki.

- Dünya gerçekten çok küçük...

Çocuğun canmı sıkmaktan korkuyordu. Kahve ve çay bekleyen insanlar sıradaydı. "Çöp torbası için teşekkürler... Çok iyi birisin" dedi.

- Önemli değil.

- Annenin iyileşeceğinden eminim. Acildekiler mükemmeldir.

- Ben de eminim.

Fiona herkese servis yaptı ve hepsine gülümsedi. "Belki de çok sıkıcı biriyim" diye düşünüyordu. "Sıkıcı olup olmadığı insanın kendisi hakkında en son bileceği şeydir."

O akşam Brigid'e, "Ben sıkıcı mıyım?" diye sordu.

- Yok canım o kadar eğlencelisin ki sana ait bir televizyon programı olmalıydı... Brigid hüzünle eteğinden ayrılma cesaretini gösteren fermuarını inceliyordu. Biliyor musun, artık eskisi gibi sağlam yapmıyorlar ? Bunu patlatacak kadar şişmanlamadım ya... Bu imkânsız.

- Tabiî ki imkânsız, dedi Fiona doğruyu söylemeye cesaret edemeden. Birden Brigid'in de belki ona yalan söylediğini düşündü. Sıkıcıyım, dedi gerçeği anlamış gibi.

- Fiona, zayıfsın. İnsanın bütün dünyada bundan başka ne isteği olabilir ki ? Sıkıcı olmak laflarını keser misin, lütfen. Bu konuyu kafana takıncaya dek hiç sıkıcı değildin! Yadsınamayacak şekilde şişmanladığını gören Brigid'in böyle bir şikâyeti dinleyecek gücü yoktu.

- Bir çocukla tanıştım. İki dakika sonra esneyerek yanımdan uzaklaşmaya çalıştı, dedi Fiona. Çok üzgün görünüyordu.

Brigid yumuşayarak, "Nerede tanıştınız ?" dedi.

- İşte. Annesi acildeydi.

- Tanrı aşkına, ne bekliyordun ? Annesine araba çarpmış birisinden?.. Ne bekliyordun? Seninle partideki gibi konuşmasını mı? Kendine gel, Fiona. Toparla kendini.

Fiona ikna olmamıştı. "Babanın okulunda İtalyanca öğreniyor-muş."

- İyi. Tanrı'ya şükürler olsun ders alan birileri var. Kursa yeterince öğrenci yazılmayacak diye korkuyorlardı. Babam bütün yazı sivri suratlı bir gelincik gibi geçirdi, dedi Brigid.

- Ben annem ile babamı suçluyorum. Hiçbir konuyu tartışmadıkları için sıkıcı biri olup çıktım. Evde hiçbir konu tartışılmaz. Yıllarca böyle yaşayınca hangi konuda fikir yürütmemi bekliyorsun ?

- Susar mısın, lütfen Fiona ? Sıkıcı biri de-ğil-sin! Söyleyecek lafı olan anne babaya sahip kimse yoktur. Benimkiler yıllardır konuşmuyorlar. Babam yemekten sonra odasına kapanır ve gecenin geri kalan kısmını orada geçirir. Orada uyumadığına şaşıyorum. Masasına oturur, kitaplarını, İtalya resimlerini okşar. Güneşli akşamlarda pencerenin kenarındaki koltuğa oturarak boşluğu seyreder. Sıkıcı olmak buna denir işte...

- Onu bir daha görürsem ne diyeyim ? diye sordu Fiona.

-Babamımı?

- Hayır, çivi saçlı çocuğu.

- Aman Tanrım, annesinin nasıl olduğunu sor. Kukla gibi yanında oturup şimdi bunu söyle şimdi de başını salla mı demeliyim?

- Fena fikir olmayabilir... Babanın İtalyanca sözlüğü var mı ?

- En az yirmi tane vardır. Neden sordun?

- Günleri öğrenmek istiyorum da... dedi Fiona sanki çok olağan bir şeymiş gibi...

Fiona eve döndüğünde, "Bugün Dunne'lardaydım" dedi.

- İyi yapmışsın, diye yanıtladı annesi.

- Çok sık gitmemelisin. Sanki onlarla yaşıyormuşsun izlenimini vermemelisin... diye uyardı babası.

Fiona babasının ne demek istediğini merak etti. Onlara gitme-yeli haftalar geçmişti. Babası Dunne kardeşlerin ne kadar sık bu evde kaldıklarını söylediklerini bilseydi! İşte asıl sorun o zaman çıkardı.

- Sizce Brigid Dunne güzel mi? diye sordu.

- Bilmem. Ne diyeceğimi bilmiyorum, dedi annesi. Babası gazete okuyordu.

- Neden ne diyeceğini bilmiyorsun? Onu görsen "Ne kadar hoş kız" der misin ?

- Bilmem. Düşünmem gerek, dedi annesi.

Fiona o akşam yatağında durmadan bunu düşündü.

Grania ile Brigid Dunne nasıl oluyor da bu kadar özgüvenli olabiliyorlardı? Onunkine benzeyen bir evde yaşıyorlardı, benzer bir okula gitmişlerdi. Oysa Grania aslan gibi yürekliydi. Yaşlı, bir adamla uzun zamandır ilişkisi vardı. Bir darılıp bir barışıyorlardı, ama gerçek bir ilişkiydi yaşadığı. Yakında annesi ile babasına söyleyecek ve adamın evine taşınacaktı, belki de onunla evlenecekti.

İşin korkunç tarafı adamın Bay Dunne'ın patronu olmasıydı. Üstelik Bay Dunne onu hiç sevmezdi. Grania babasını alıştırmak için ilişkiyi yeni gibi mi göstermesi, yoksa doğruyu mu söylemesi gerektiğini bilemiyordu. Yaşlı adam, her şeyi açıkça anlatmaktan yanaydı. Ona kalırsa insanlar sanıldığından daha yürekliydiler.

Grania ile Brigid kuşku içindeydiler.

Brigid her şeyden kuşku duyuyordu. Adam o kadar yaşlıydı ki... "Gözünü açıp kapayıncaya kadar dul kalacaksın" diyordu.

- Zengin bir dul olacağım ama. Onun için evleniyorum. Emeklilik maaşına konmak için... diyordu gülerek.

- Başka erkeklerde gözün olacak. Zamanla onu aldatacaksın. O da seni takip edecek ve sevgilinle seni yatakta yakalayacak. Her şey iki kişinin bıçaklanarak ölmesiyle sonuçlanacak. Brigid adeta bu olasılıktan zevk duyuyordu.

- Hayır. Onu arzu ettiğim gibi kimseyi arzulamadım. Böyle bir şey olursa önce sizlere söylerim. Grania son derece kendinden emin görünüyordu.

Bu sözleri duyan Fiona ve Brigid bakışlarını tavana dikiyorlardı. Gerçek aşk kulisten seyredildiğinde inşam yoran ve dışlayan bir şeydi. Neyse ki Brigid her zaman kuliste kalmıyordu. Ona da teklifte bulunan birçok kişi vardı.

Fiona karanlıkta yatmış o sıcak gülüşlü çivi saçlı genci düşünüyordu. Öyle birinin hoşlandığı kız olmak ne muhteşem olurdu.

O genç çocuğu bir daha görünceye dek bir hafta geçti.

- Annen nasıl oldu? diye sordu Fiona.

- Nereden haber aldın ? diye sordu çocuk. Bu soru karşısında canı sıkılmış gibiydi. Brigid'in muhteşem önerisi bu kadar işe yaramıştı!..

- Geçen hafta çöp torbasmı taşımama yardım ettiğinde annenin acilde olduğunu söylemiştin.

Yüzü aydınlandı. "Tabiî. Özür dilerim. Aslında o kadar iyi değil. Yeniden aynı şeyi yaptı."

- Yeniden mi çarptılar?

- Hayır, yeniden aşın dozda ilaç aldı.

- Çok, çok üzgünüm. İçten olduğu belliydi.

- Öyle olduğuna eminim.

Bir sessizlik oldu. Fiona bir süre sonra üstündeki tişörtü göstererek, gururla, "Venerdi" dedi. "Doğru mu söylüyorum?"

- Evet. Doğru. Sonra daha güçlü bir İtalyanca telaffuzla tekrarladı. Fiona da onu taklit etti.

- Sen de mi İtalyanca öğreniyorsun yoksa? diye sordu merakla genç çocuk.

Fiona ise hiç düşünmeden, "Sadece seninle bir daha karşılaşırım diye günleri öğrendim" dedi. Yüzü bir anda kıpkırmızı olmuştu, o an ölmek istedi. Kahve ve çay makinelerinin araşma düşüp ölmek istedi.

- Adım Barry, dedi. Bu akşam benimle sinemaya gelir misin ? Barry ile Fiona, O'Connell Sokağı'nda buluştular ve sinemaların önündeki kuyruklara baktılar.

- Hangi filmi görmek istersin ? diye sordu Barry.

- Sen hangisini görmek istersin ?

- Bana göre hava hoş. Gerçekten...

- Bana göre de... Fiona bir an çocuğun ifadesinde bir bıkkınlık sezdi. Kuyruğu en kısa olana gitmeye ne dersin? dedi.

- Ama o judo filmi, dedi Barry.

- Zarar yok, dedi Fiona aptalca.

- Yani sen judo filmlerini mi seviyorsun ? Kulaklarına inanamı-yordu.

- Ya sen ? Sen sever misin ? diye yanıtladı Fiona.

Buluşmalarının çok başarılı bir şekilde başladığı söylenemezdi. İkisinin de hoşlanmadığı bir filme gittiler. Film bitince, yine ne yapacakları sorunu çıktı.

- Pizza ister misin ? diye sordu Barry.

Fiona istekli bir şekilde başım salladı. "Harika bir fikir."

- Yoksa bir pub'a mı gitmeyi tercih edersin ?

- Onu da isterim.

- Pizza yiyelim, dedi oğlan alınacak bir karar varsa kendisinin alması gerektiğini düşünen bir erkek gibi.

Pizzacıda karşılıklı oturup birbirlerine bakıyorlardı. Hangi piz-zayı seçeceklerine karar vermeleri tam bir kâbusa dönüşmüştü. Fiona hem pizza margherita'ya hem depizza napoletana 'ya peki demişti. Sonuç olarak Barry ikisine de birer quattro stagioni ısmarlamıştı. "Bu pizzarun her köşesinde değişik şeyler var" demisti. Hepsini yemek imkânı olunca karar verme zorluğu ortadan kalkıyordu.

Signora adlı İtalyanca öğretmeninin derse bir akşam pizza getirdiğini anlattı. Kadın herhalde kazandığı bütün parayı öğrencilerine hediye alarak harcıyordu. Hep birlikte hem pizzalarını yemişler hem de değişik pizza çeşitlerinin adlarını ezberlemişlerdi. Harika bir akşamdı. Bunları anlatırken öylesine çocukça ve hevesli bir ifadesi vardı ki... Fiona, yüzünde ve kalbinde böyle bir ifadenin olmasını ne kadar isterdi... Hangi konuda olursa olsun.

Tek suçlu annesi ile babasıydı tabiî. İyi kalpli, doğru dürüst insanlardı, ama kimseye söyleyecek bir şey bulamazlardı. Babası hep, "Yanlış şeyler söylenmesinin önlenmesi için herkesin koluna doğdukları an: 'Ne kadar az konuşursan o kadar az zarar verirsin' sözleri dövmeyle yazılmalı" demez miydi? Böyle düşünen babası hiç konuşmazdı. Annesinin kuralı ise başkaydı. O hiçbir şeye kendini kaptırmamaya çalışırdı. Hep Fiona'ya İrlanda dansı derslerine veya İspanya seyahatine kendini kaptırmamasını öğütlerdi. Heves duyduğu her şey için bunu söylerdi. Bu yüzden hiçbir konuda fikir yürütemez, hiçbir olaya değişik bir bakış açısı getiremezdi.

Kendisi de bu yüzden hangi filme gideceğine, ne tür pizza seçeceğine veya hangi konuda konuşacağına karar vermekten âciz biri olup çıkmıştı. Acaba Barry'ye annesinin intiharından söz etmeli miydi, yoksa o, kısa bir süre için bile olsa olanları unutmak mı istiyordu? Bu düşünceler öylesine kafasını kanştırmıştı ki kaşlarım çattığını fark etti.

- İtalyanca derslerden söz ederek canım sıktım sanırım. Özür dilerim.

- Yok canım, ne münasebet! diye haykırdı Fiona. O dersleri anlatmana bayılıyorum. Ben de senin gibi olayları ve yaptıklarımı önemsemeyi ne kadar isterdim. Sana ve seninle o kursa katılan herkese ne kadar gıpta ettiğimi bir bilsen... Kendimi öyle sıkıcı buluyorum ki.. Zaman zaman, en ummadığı bir anda karşısındakinin hoşuna giden bir şey söylediğini fark ettiği oluyordu.

Barry'nin tüm yüzünü kaplayan bir gülümseme belirdi. Elini okşayarak, "Hiç sıkıcı filan değilsin, aksine çok hoş, çok tatlısın... Ayrıca senin de bir kursa katılmanı önleyen bir şey mi var?"

- Hayır, haklısın. Sizin kurs dolu mu? "Keşke ağzımı açmasaydım" diye düşündü yine. Çok hevesli, peşinden koşar gibi davranmıştı. Sanki kendine bir kurs bulamayacak kadar beceriksizdi. Barry başını sallarken dudaklarını ısınyordu.

- Bizim kursa şimdi yazılmak pek fayda vermez. Geç kaldın, biz çok ilerledik. Gurur duyduğu görülüyordu. Hem kursa katılanların hepsinin geçerli bir nedeni var. Hepsi İtalyanca öğrenmek zorunda olan insanlar. En azından öyle görünüyorlar.

- Senin nedenin neydi ?

Barry biraz rahatsız olmuştu. "Dünya Kupası için oraya gitmiştim" dedi. "Grup halinde gitmiştik, ama orada birçok İtalyan tanıdım, hepsi de hoş insanlardı. Dillerini konuşamadığım için kendimi hödük gibi hissettim."

- Dünya Kupası yeniden İtalya'da mı olacak ?"

- Hayır olmayacak. Ama İtalyanlar gelecektir. Onlara rastladığım yere geri dönmek ve onlarla İtalyanca konuşmak istiyorum. Dalgın bakışlarla uzaklara bakıyordu.

Fiona "Annesinin sağlık durumunu sormalı mıyım" diye düşündü, sonra vazgeçti. İsteseydi o bahsederdi. Belki bu fazla özel ve mahrem bir konuydu. Barry'nin çok çok çok hoş biri olduğunu düşünüyordu, onu tekrar görmek istiyordu. Erkeklere nasıl davranacağını çok iyi bilen o kızlar nasıl yapıyorlardı ? Hazır cevap ve şakacı davranarak mı ? Yoksa hiçbir şey söylemeyip susarak mı ? Bunun cevabını bilmeyi ne kadar isterdi. Fiona, karşısındaki bu yakışıklı ve iyi çocuktan hoşlandığını ve onunla arkadaşlık etmek istediğini belirten bir şeyler söyleyebilmeyi ne kadar isterdi... Zamanla daha da fazlası olurdu belki... Ona bu konuda bir işaret veremez miydi ?

- Artık eve gitme zamanı geldi sanırım, dedi Barry.

- Evet, evet. Tabiî. Bal gibi oğlanı sıkmıştı işte.

- Otobüse kadar birlikte yürüyelim mi ?

- Çok iyi olur.

- Yoksa motorumla seni eve bırakmamı ister misin ?

- Harika bir fikir! İki önerisini de onayladığını fark etti. Kim bilir ona hangi gözle bakıyordu. Ne kadar aptal buluyordu! Fiona açıklamaya karar verdi. Otobüse kadar yürümeyi teklif ettiğinde motora binmek gibi bir seçenek olduğunu bilmiyordum. Oysa motoru tercih ederim. Sergilediği cesaretten korktu.

Barry memnun görünüyordu. "Harika" dedi. "Bana sıkı sıkı sarılacaksın. Söz mü?"

- Söz, dedi Fiona, sonra kocaman gözlüklerinin arkasından aynı genişlikte bir gülümseme yayıldı yüzüne. Eve yaklaştıklarında çok sessiz bir sokakta oturduğu için onu köşe başında indirmesini rica etti. Bir daha görüşmekten söz edecek mi diye merak ediyordu.

- Görüşürüz, dedi Barry.

- Evet, iyi olur. Yüzünden gereğinden fazla ümidin ve yalvarışın sezilmemesi için dua ediyordu.

- Belki de süpermarkette karşılaşırız, dedi.

- Ne ? Ah, tabiî. Neden olmasın ?

- Ya da hastanede... İkinci bir seçenek olarak söylemişti bunu.

- Evet, evet. Neden olmasın, eğer oralardan geçersen... Sesi hüzün doluydu.

- Her gün oradan geçeceğim, dedi Barry. Annem orada yatıyor. Ayrıca durumu nasıl diye sormadığın için teşekkürler... O konuda konuşmak istemiyordum da...

- Hayır, hayır, haklısın. Fiona sevinçten nefesini tutmuştu. Piz-zacıda dirseklerini masaya dayayıp annesi hakkında ayrıntılı sorular sormasına ramak kalmıştı.

- iyi geceler, Fiona.

- İyi geceler, Barry, teşekkürler.

O gece uzun zaman uyuyamadı. Yatağında uzandı. Barry ondan hoşlanmıştı. Özel hayatına burnunu sokmamasını beğenmişti. Tamam, tamam bir iki saçmalık yapmıştı, ama yine de bir daha görüşeceğiz dememiş miydi ?

Brigid Fiona'yı görmek için hastaneye uğradı. "Bir iyilik yapıp bu akşam bize gelir misin?"

- Tabiî yaparım. Neden ?

- Bu akşam dananın kuyruğu kopacak da ondan. Grania bizimkilere Yaş Haddinden Emekli olan adamdan söz edecek. Herhalde ortalık savaş alanına dönecek.

- Benim size ne gibi yararım olur?

- Ev halkının dışında biri olursa belki daha dikkatli davranırlar. Bel-ki. Brigid söylediğine kendisi de inanmıyordu.

- Peki o da mı gelecek? Yaşlı adam?

- Girmesine gerek olursa hazır olmak için dışarda, arabada bekleyecek.

- Gerek olursa mı ? Fiona'nın sesi korkuluydu.

- Ya damat olarak kucaklanmak üzere içeri gelmesi ya da babam Grania'yı öldüresiye döverse onu kurtarması gerekebilir.

- Bunu yapmaz, değil mi ? Fiona'nın ağzı dehşetten kapanmıyordu.

- Hayır, Fiona, kesinlikle yapmaz. Her şeyi ne kadar gerçekmiş gibi alıyorsun... Hiç hayal gücün yok mu senin ?

- Hayır, Brigid, sanırım hiç yok, dedi hüzünlü bir sesle.

O gün Fiona Barry'nin annesi Bayan Healy hakkında bir şeyler öğrenmeye çalıştı. O bölümde çalışan Kitty adlı bir arkadaşı vardı. Onunla konuştu. İkinci kez midesi yıkanmıştı. Kadın bu işe devam edeceğe benziyordu. Kitty'nin ise kadına ayıracak zamanı yoktu. "Bu kadar kararlı olanları bırakmalı, isterlerse hayatlarını sona erdirsinler" diyordu. Sevildiklerini, herkesin onlara ihtiyacı olduğunu ispatlamak için bunca para ve zaman harcamaya ne gerek vardı ? Çoğunlukla seven kimseleri yoktu, kimsenin de onlara ihtiyacı kalmamıştı... Gerçekten hasta olanları, ölmek istemeyenleri tanısalar kendilerini öldürmekten vazgeçerlerdi.

Kitty intihara teşebbüs edenlere karşı acımasızdı. Fiona'ya bundan kimseye söz etmemesini söyledi. "Demir gibi, acımasız biri" denilmesini istemiyordu. Hem de kahrolası o kadma diğer hastalara yaptığı gibi hem ilaçlarını veriyor hem de olabildiğince iyi davranıyordu.

- Adı ne ?

- Sanırım, Nessa.

-Nasıl biri?

- Bilmem. Zayıf, biraz da şok altında. Gözü hep kapıda. Kocasını bekler gibi...

- Peki kocası geliyor mu?

- Bu ana kadar gelmedi. Oğlu geliyor, ama kadının beklediği kocası. Karşısında onu görmek istiyor. Zaten onun yüzünden yapmış.

- Nereden biliyorsun ?

- Hepsi kocalarının yüzünden yapar, dedi Kitty çok bilmiş bir tavırla.

Dunne'larda herkes mutfak masasının etrafına toplanmıştı. Masada bir tabak peynirli makarna duruyordu, ama pek dokunan olmamıştı. Bayan Dunne'rn kitabı her zamanki gibi kaldığı sayfa kıvrılmış, elinde duruyordu. Ailesiyle oturan bir kadından çok havaalanında uçak bekleyen birini andırıyordu.

Brigid her zamanki gibi bir şey yemez gibi yaparak tabağın kenarından ufak yemek parçalan kopartarak veya ekmekle dökülen sos damlacıklarını sıyırarak sonunda normal bir tabaktan çok daha fazlasını yemekle meşguldü. Grania'nın yüzü soluktu, Bay Dunne ise sevgili odasına kaçmaya hazırlanıyordu.

- Bir dakika bekle, Baba, dedi Grania. Sesi boğuktu. Sana bir şey söylemek istiyorum. Aslında hepinize söylemek istiyorum.

Grania'run annesi gözlerini okuduğu sayfadan kaldırdı. Brigid ise bakışlarını masaya dikti. Fiona yanaklarının kızardığım hissetti. Kendini suçlu görüyordu. Sadece Grania'nın babası önemli bir şeylerin konuşulacağını anlamamıştı.

- Tabiî, söyle bakalım. Genel bir konu tartışılacağı için mutlu görünüyordu.

- Hiçbiriniz söyleyeceklerimi kolay kabul etmeyeceksiniz. Bunu biliyorum. Bu bakımdan olabildiğince basitleştirmeye çalışacağım. Sevdiğim biri var ve onunla evleneceğim.

- Ne iyi, dedi babası.

- Evlenmek mi ? dedi annesi. Âşık olan birinin aklına en son gelecek şey buydu sanki.

Brigid ile Fiona ağızlarını açmadan oturuyorlardı. Ufak hayret ve sevinç nidaları çıkartmakla yetiniyorlardı.

Babasının sevdiği kişinin adını sormasına izin vermeden Gra-nia kim olduğunu söyledi. "İlk duyduğunda memnun olmayacaksın, fazla yaşlı olduğunu filan söyleyeceksin, ama sevdiğim kişi Tony O'Brien."

Odayı Grania'nın beklediğinden beter bir sessizlik kapladı.

Bir süre sonra babası, "Bu bir şaka mı?" diye sordu.

- Hayır, değil, Baba.

- Tony O'Brien! Müdürün karısı! Annesi kahkahalarla güldü. Fiona havadaki gerginliğe dayanamıyordu. "Çok iyi biri olduğunu söylüyorlar" dedi yalvarırcasına.

- Sen bunu nereden duydun ? Bay Dunne tam bir öğretmen gibi konuşmuştu.

- Şey... Etraftan... dedi zayıf bir sesle.

- O kadar kötü biri değil, Baba. Sonra Grania da biriyle evlenmek zorunda... Brigid bu sözleri havayı yumuşatmak için söylemişti.

- Tony O'Brien'ın seninle gerçekten evleneceğim sanıyorsan aldanıyorsun. Aidan Dunne'ın yüzü acı dolu ve sertti.

- Önce size söylemek istedik. Gelecek ay evlenmeyi düşünüyorduk. Grania sesinin titremesini engellemeye çalışıyordu.

- Grania, o adam yılda en az üç kıza evlenme sözü verir. Sonra da garsoniyerine götürüp her istediğini yapar. Bizlere geceyi Fi-ona'da geçirdiğini söyleyerek onun evine gittiğinde neler yaptığını herkesten iyi sen biliyorsundur.

Yakalandıklarını anlayan Fiona korku içindeydi.

- Öyle değil. Biz çoktandır birbirimizi seviyoruz. Yani bunu çoktandır hissediyoruz. Hem sana hem bana ihanet ettiğini düşünerek müdür olunca onu görmemeye karar verdim. Ama o ihanet etmediğini, her şeyin düzeldiğini söylüyor.

- Öyle mi diyor?

- Evet. Öyle diyor. Seni hem seviyor hem çok beğeniyor. Özellikle akşam kurslarının başarısından çok memnun.

- O kursa katılan bir genç tanıyorum. Harika olduğunu söylüyor, dedi Fiona zayıf bir sesle. Masanın etrafında oturanların bakışlarında sözlerinin çok faydalı olmadığı okunuyordu.

- Beni razı etmesi çok uzun sürdü, Baba. Senden yana olduğum için onunla görüşmek istemedim. O da bana bu işte yan diye bir şey olmadığını... Hepinizin aynı amaç peşinde olduğunuzu...

- Seni razı etmesi eminim çok uzun sürmüştür. Genellikle üç gün sürdüğünü söyleyerek böbürlenir... Genç kızları nasıl yatağa attığını hep böbürlenerek anlattığını biliyor musun ? Mountainview'da müdür olan adam böyle biri işte...

- Artık değil, Baba. Şimdi değil. Artık yapmadığına eminim. Bir düşün...

- Sadece öğretmenler odasına gelmediğinden... Şimdi Tan-n'mn evi gibi gördüğü o ufacık taht odasmda oturduğundan. Müdür odası diye adlandırdığı o delikte...

- Ama Baba, orası Bay Walsh zamanında da müdür odası değil miydi ?

- O, başkaydı. O, o göreve layık biriydi.

- Peki Tony layık değil mi ? Okulu boyatan, etrafa çekidüzen veren o değil mi ? Her tarafta yenilikler yapan, yabanıl yaşam bahçesi için sana para veren, İtalyanca kurslarına olanak sağlayan, otobüslerin daha düzenli çalışması için velileri baskı grupları kurmaya özendiren..

- Bakıyorum iyice beynini yıkamış.

Grania annesine döndü. "Sen ne diyorsun, Anne ?"

- Ne mi düşünüyorum? Benim ne düşündüğümün ne önemi var? Nasıl olsa istediğini yapmayacak mısm?

- Tony için de kolay olmadığını anlamanızı istiyorum. Çoktandır sana söylemek istiyordu. Bunun gizli kalmasını hiç istemiyordu, ama ben hazır değildim.

- Öyle mi?" Babasının sesi alaycıydı.

- Gerçekten, Baba. Seninle her gün karşılaştığını söylüyor. Bir gün senden bir şeyler sakladığım öğrendiğinde nasıl yüzüne bakacağım düşünüyordu.

- Zavallı adam. Zavallı, vicdanlı adam! Babalarını hiç bu kadar acı dolu ve alaycı görmemişlerdi. Yüzü küçümseyen bir ifadeyle adeta çarpılmış gibiydi.

Grania omuzlarım dikleştirdi, "Annemin dediği gibi yirmi bir yaşından büyüğüm, istediğimi yapabilirim... yapacağım da...ama bunu sizin... sizin... desteğinizi alarak yapmak isterdim."

- O şimdi nerede ? Buraya gelip söylemeye cesaret edemeyen Beyaz Atlı Prens nerede ?

- Dışarıda, Baba. Arabasında. Uygun olursa içeri çağıracağımı söyledim. Grania dudaklarını ısırıyordu. İçeri davet etmeyeceklerini anlamıştı.

- Hayır, uygun değil. Ve hayır Grania sana beklediğin desteği ve onayı verecek değilim. Annenin dediği gibi nasıl olsa istediğini yapacaksın, bizim elimizden ne gelir ki? Kızgındı ve kırılmıştı. Masadan kalktı. Odasının kapısını çarptı.

Grania annesine baktı. Nell Dunne omzunu silkerek, "Ne bekliyordun?" diye sordu.

- Tony beni gerçekten seviyor, dedi.

- Sevse de sevmese de... Baban için bunun ne önemi var? Önemli olan dünyadaki milyarlarca insan arasından hiçbir zaman banşamayacağı tek kişiyi seçmiş olman. Hiçbir zaman!

- Ya sen? Sen beni anlıyor musun? Grania kendinden yana birini bulmak için neler vermezdi...

- Şu sırada onu istediğini anlıyorum. Evet. Bundan başka anlayacak ne var?

Grania'nm yüzü taş gibiydi. "Teşekkürler. Yardımların için teşekkür ederim." Sonra kardeşi ile arkadaşına döndü. "Size de teşekkür ederim. Bu kadar büyük destek verdiğiniz için..."

- Aman yarabbi, ne yapmamızı istiyordun ? Diz çöküp başından beri birbiriniz için yaratılmış olduğunuzu anladığımızı mı söylemeliydik? Brigid bu haksızlık karşısında çaresiz kalmıştı.

- Herkesin onun hakkında iyi şeyler söylediğini araya sıkıştırmaya çalıştım, dedi Fiona.

- Evet, söyledin. Grania'nın sesi sertti. Taş gibi bir ifadeyle masadan kalktı.

- Nereye gidiyorsun? Babamın arkasından gitme. Onu değiştiremezsin, dedi Brigid.

- Hayır, sadece biraz eşya alıp Tony'nin evine gideceğim.

- Seni o kadar deli gibi seviyorsa yarına kadar bekler, dedi annesi.

- Bu evde bir gün daha kalamam, dedi Grania. Beş dakika öncesine kadar bunu anlamamıştım, ama burada hiç mutlu olmadım.

- Mutluluk nedir? dedi Nell Dunne.

Grania eşyalarını toplamak için üst kata çıktı. Odadaki üçlü konuşmadan oturuyordu.

Dışarda, arabada oturan erkek evde olup bitenleri anlamaya

çalışıyordu. Yan odanın camındaki gidip gelmeleri iyiye mi yorması gerektiğini merak ediyordu.

Bir süre sonra elinde bavul evden çıkan Grania'yı gördü.

- Seni evimize götüreceğim, sevgilim, dedi. Sonra, yakın zamana kadar babasının omzunda ağladığı gibi başını omzuna dayayarak ceketini ıslatana dek ağladı Grania.

Fiona saatlerce olanları düşündü. Grania kendinden bir yaş büyüktü. Annesi ile babasına böyle karşı çıkmayı göze nasıl almıştı ? Grania'mn hayatındaki olaylarla kıyasladığında Fiona'nm sorunları ne kadar küçük kalıyordu. Onun sorunu Barry'yle yakınlaşacağı bir şeyler bulmaktı.

Bu konuyu ertesi sabah işte düşünmeye karar verdi.

Hastanede çalışanların genellikle günün sonunda yandaki çiçekçinin elinde kalan çiçekleri ucuza alma imkânları vardır. Fiona da küçük bir buket frezya alarak bir karta "Çabuk iyileş, Nessa Healy" diye yazdı. Kimsenin görmediği bir sırada o bölümdeki hemşire masasının üstüne buketi bıraktı. Sonra koşarak kafeteryaya döndü.

Barry'yi iki gün görmedi. Geldiğinde neşeliydi. "Annem çok daha iyi. Hafta sonu eve çıkacak" dedi.

- Buna sevindim... sorunu... sorunu halloldu mu ?

- Sorun babam. O babamı... şey sanıyor... Neyse onu görmeye gelmedi bile. "Böyle intihar şantajlarıyla beni kandıramaz" diyor, ilk başlarda morali çok kötüydü annemin....

- Ya şimdi ?

- Babam boyun eğdi. Çiçek göndermiş. Frezyalar... Böylece babamın kıymet verdiğini anladı. Eve çıkmaya razı oldu.

Fiona her tarafının buz kestiğini hissetti. "Çiçekleri... çiçekleri kendisi getirmedi mi ?"

- Hayır, onları hemşire masasına bırakıp gitmiş. Yine de annemi etkilemeyi başardı.

- Baban ne diyor? Fiona'nın sesi çok güçsüzdü.

- Durmadan ona çiçek göndermediğini söylüyor, ama onların arasında hep böyle oyunlar olur... Söylediğinden emin değil gibiydi.

- Hepimizin ailesi tuhaf. Arkadaşım geçenlerde aynı şeyi söylüyordu. Kafalarından neler geçtiğini anlamak imkânsız. Öylesine içten ve yakın davranıyordu ki...

- Annem eve dönüp yerleştikten sonra yine çıkar mıyız ? diye sordu.

- Bunu çok isterim, dedi Fiona. Lütfen, lütfen Tanrım, o çiçekler konusunu kimse anlamasın, ne olur ikisi de kolay yolu seçerek çiçekleri babasının gönderdiğine inansınlar...

Barry, Fiona'yı futbol maçına götürdü. Gitmeden önce hangi takımın iyi hangisinin kötü olduğunu söyledi. Ofsaytın ne olduğunu, hakemin geçen maçta kör gibi davrandığını bu maça kadar görmeye başlamasını temenni ettiklerini anlattı.

Maçta Barry esmer, şişman bir adamla konuştu. "N'aber Luigi? Bu takımı tuttuğunu bilmiyordum."

Luigi onu görmekten çok mutlu olmuştu. "Bartolomeo! Seni köftehor seni! Ben doğduğumdan beri bu çocukları tutarım."

Sonra ikisi de İtalyanca'ya dönerek, "Mi piace giocare a calcio" demeye ve birlikte gülüşmeye başladılar. Fiona da gülüyordu.

- "Futbol'u severim" demek.

Fiona anlamıştı, ama Luigi'yi memnun etmek için yeni fark et- J| miş gibi davrandı. "Demek ki ikiniz de İtalyanca'yı epey ilerletmişsiniz..."

- Ah, affedersin Luigi, arkadaşım Fiona, dedi Barry.

- Kız arkadaşın seninle maça geldiği için ne kadar şanslısın. Suzi maça geleceğine duvardaki yağlıboyanın kurumasını seyretmeyi tercih ettiğini söyler.

Fiona karşısında duran Dublin şiveli, İtalyan adlı bu adama acaba Barry'nin kız arkadaşı olmadığını açıklaması gerekir mi karar veremiyordu. Üstünde durmamaya karar verdi. Ayrıca neden Barry'ye o tuhaf isimle hitap ediyordu ?

- Sonra Suzi'yle buluşacaksan belki dördümüz bir içki içeriz ? Luigi bunun duyduğu en parlak fikir olduğunu belirtti, sonra buluşacakları pub'ı kararlaştırdılar.

Maç boyunca Fiona olanları anlamaya çalıştı. Yerinde bağırmaya yerinde üzülmeye gayret etti. İçinden bunun harika bir şey olduğunu, diğer kızların da erkek arkadaşlarıyla maça gidip orada başka erkeklerle karşılaştıklarını sonra da o erkeklerin kız arkadaşlarıyla bir pub'da buluştuklarını düşünüyordu.

Kendini harika hissediyordu.

Şimdi sadece frikik, korner ve penaltının ne olduğunu unutmaması gerekiyordu. Daha da önemlisi Barry'ye annesi, babası ve o esrarengiz çiçekler hakkında soru sormamayı hatırlaması lazımdı.

Suzi harika bir kızdı. Kıpkırmızı saçları vardı, Temple Bar'daki o şık yerlerden birinde garsondu.

Fiona, hastanede kahve servisi yaptığmdan söz etti. Sonra da "Ne de olsa seninki gibi klas bir yer değil" diye ekledi.

- Çok daha önemli, dedi Suzi kesin bir tavırla. Sen ihtiyacı olan insanlara servis yapıyorsun. Bense oraya sadece görünmek için gelenlerin önüne bir şeyler koyuyorum...

Erkekler kızların birbirleriyle böylesine anlaştıklarını görünce rahatlayarak maçı en ince ayrıntısına kadar tartışmaya koyuldular. Sonra da çıkacakları İtalya gezisini ele aldılar.

- Bartolomeo da gece gündüz şu meşhur viaggio'dan konuşuyor mu? diye sordu Suzi merakla.

- Ona neden böyle diyorsun? diye sordu Fiona alçak sesle.

- Adı değil mi ? Suzi gerçekten şaşırmıştı.

- Yoo... Adı Barry.

- Ah! Tamam canım. Hepsi Signora'nm başının altından çıkıyor. Müthiş bir kadın! Annemin evinde kiracı. Evi o idare ediyor, Lou'ya da "Luigi" diyor. Aslına bakarsan çok daha güzel bir ad. Ben bile bazen Luigi diyorum. Sen de gidiyor musun?

- Nereye ?

- Roma'ya, dedi Suzi "r" harfini İtalyanlar gibi çatlatarak.

- Emin değilim. Barry'yi daha o kadar tanımıyorum. Ama işler iyi giderse belki giderim. Şimdiden bilemem.

- Para biriktirmeye başla... Çok eğlenceli olacak. Lou orada evlenmemizi istiyor ya da en azından balayımızı orada geçirmemizi. .. Suzi muhteşem bir yüzük taşıyan parmağını burnunun dibinde sallıyordu.

- Ne harika...

- İnanılmaz değil mi ? Lou'nun bir arkadaşı çok iyi fiyata ayarlamış...

- Roma'da balayı geçirmeyi bir düşün, Fiona'nın sesinden ne kadar imrendiği seziliyordu.

- Tek sakıncası balayımı en az elli altmış kişiyle birlikte geçireceğim. ..

- Böylelikle onu gündüzleri değil, sadece geceleri oyalamak zorunda kalırsın, dedi Fiona.

- Onu oyalamak mı ? Ya ben ? Onun beni eğlendirmesini beklerdim.

Fiona her zamanki gibi ağzını açtığına pişman olmuştu. Suzi gibi birinin böyle düşünmesinden daha tabiî ne olabilirdi. Luigi denen çocuğun etrafında takla atmasını bekleyecekti tabiî. Fiona gibi "Onu sıkıyor muyum" diye düşünüp korku içinde yaşayacak değildi ya... Bu kız kadar kendinden emin olmak ne güzel olurdu. Ama insanın Suzi gibi muhteşem kızıl saçları olursa, onun gibi meşhur bir yerde çalışırsa, geçmişinde Luigi gibi kocaman taşlı yüzükler getiren bir dolu erkek arkadaşı olursa... Fiona derin derin içini çekti.

Suzi anlayışlı bir bakışla onu süzüyordu. "Maç çok mu sıkıcıydı ?" diye sordu.

- Yok o kadar kötü sayılmaz. Ben daha önce hiç maça gitmemiştim. Ofsaydın ne olduğunu tam anladığımı sanmıyorum. Sen biliyor musun ?

- Aman yarabbi, hayır. Nereden bileyim? Öğrenmeye de niyetim yok. Bunları anlamaya başlarsan kendini buz gibi bir havada kulakları sağır eden bağrışmaların arasında bulursun. Ben kendime düstur olarak "maçtan sonra buluş"u seçtim. Suzi'nin bilmediği şey yoktu.

Fiona karşısındaki kızıl saçlı kıza ne kadar gıpta ediyordu, ona ne kadar imreniyordu. "Nasıl böyle... böyle kendinden bu kadar emin... biri oldun? Güzel olduğun için mi yoksa?"

Suzi Fiona'nm yüzüne bakıyordu. Bu hevesli, kocaman gözlüklü kızın alay etmediği kesindi. "Neye benzediğimi hiç bilmiyorum" dedi Suzi. Doğru söylüyordu. "Babam bir sokak orospusuna, bir aşifteye benzediğimi söyler, anneme kalsa erkeklere kolaylıkla yüz veren biri gibiyimdir. İş aradığımda fazla makyaj yaptığımı söylemişlerdi, beni yatağa atmak isteyenlerden ise muhteşem göründüğümü duydum. Benim yerimde sen olsan nasıl göründüğünü bilir miydin ?"

- Anlıyorum, ah, ne kadar iyi anlıyorum, dedi Fiona başını sallayarak. Annesi tişört giydiğinde çok gülünç göründüğünü söylerdi, oysa hastanedekiler tişörtlerine bayılıyordu. Bazıları gözlüklerinin çok yakıştığını -gözlerini büyüttüğü için- bir hava verdiğini söylerdi. Başkaları ise lens alacak parası olmadığından mı gözlük taktığını sorarlardı. O bile zaman zaman uzun saçlarını beğenir, zaman zaman ise o saçlarla ufacık okul talebesine benzediğini düşünürdü.

- Sanırım sonunda büyüdüğümü ve herkesi memnun etmenin imkânsız olduğunu anladım. Ben de onun yerine kendimi mutlu etmeye karar verdim. Bacaklarım güzel, onun için kısa etek giyiyorum, ama öyle aptalca kısa değil. Sonra makyajımı da biraz hafiflettim. .. Baktım ki ben aldırmayınca başkaları da fikir vermekten vazgeçmeye başladılar.

Fiona, fikir almak istercesine, alçak bir sesle, "Sence saçlarımı keseyim mi ?" diye sordu.

- Hayır bence kesme. Ama ben saçını uzat da demem. Saçların da vücudun da senin... Onlarla sen ne yapmak istiyorsan onu yap. Ne bana ne Bartolomeo'ya ne de annene sor... Yapmazsan hep çocuk kalırsın. En azından ben böyle düşünüyorum.
Kullanıcı avatarı
derfinia
Leydi
 
Mesajlar: 291
Kayıt: Çrş Ara 01, 2010 9:34 am
Has thanked: 0 time
Have thanks: 0 time
National Flag:
Turkey

Re: İTALYANCA AŞK BAŞKADIR

Mesajgönderen derfinia » Prş Kas 03, 2011 1:03 am

Muhteşem Suzi için böyle konuşmak ne kadar kolaydı. Fiona kendini gözlüklü bir fare gibi görüyordu. Uzun saçlı bir fare. Gözlüklerini atıp saçlarını keserse bu sefer gözlerini kırpıştıran kısa saçlı bir fare olacaktı. Büyümesine, herkes gibi karar almasına yardımcı olacak bir şey gerekiyordu. Belki de aniden ona güç verecek bir şey çıkardı.

Barry iyi vakit geçirmişti. Fiona arkasında, beline sarılmış motorla eve dönerlerken "Bir daha maça davet ederse ne derim" diye düşünüyordu. Cesaret gösterip Suzi gibi maçtan sonra buluşmayı mı önermeliydi? Yoksa hastanede birilerinden ofsaydı iyice öğrenmeye çalışarak maça mı gitmeliydi ? Hangisi daha doğru olurdu ? Kendisinin ne istediğini bir bilseydi... Ama o daha Suzi gibi büyümemişti. Hiçbir şey hakkında fikir üretecek konuma gelmemişti.

Yolun başında motordan inerken, "Arkadaşlarınla tanışmak hoşuma gitti" dedi.

- Bir dahaki sefer senin istediğin bir şeyi yapanz. Yarın sana uğrarım. Annemi eve çıkartmaya geleceğim.

- Çoktan döndüğünü sanıyordum. Barry annesi eve iyice yerleştiğinde onu davet edeceğini söylemişti. Fiona da Bayan Healy'nin çoktan evine döndüğünü düşünüyordu. Frezyaları bırakıp kaçan kadın olarak tanınmaktan korktuğu için son günlerde hastanenin o bölümünden uzak durmaya özen göstermişti.

- Hayır. Tam iyileştiğini düşündüğümüz sırada yeniden geriledi.

- Buna üzüldüm, dedi Fiona.

- O çiçekleri babamın gönderdiğinden emindi. Ama tabiî ki o göndermemiş. Bunu anlayınca tekrar hastalandı.

Fiona'yı ateş bastı, aynı zamanda buz gibi oldu vücudu. "Ne korkunç" dedi. Sonra, fısıltıyla, "Neden babanın gönderdiğini sanmıştı ?" diye sordu.

Barry hüzünlü bir ifadeyle, "Kim bilir ? Üstünde adı yazılı bir buket çiçek gerçekten geldi... Doktorlar kendi kendine gönderdiğini düşünüyorlar."

- Buna nasıl karar verdiler?

- Burada yattığını başka bilen yoktu da ondan...

Fiona'yı göz kırpmadan geçireceği bir gece daha bekliyordu. O kadar çok şey olmuştu ki... Maç, futbol kuralları, Luigi ve Suzi 'yle tanışmak, İtalya'ya gitme ihtimali, herkesin Barry'nin kız arkadaşı olduğunu düşünmesi... Sonra büyüyünce insanın ne yapması, ne söylemesi gerektiğini bileceğini, kendi kendine kararlar alabileceğini anlaması... Sonra da bir buket çiçek yüzünden Barry'nin annesinin hastalığının nüksetmesine neden olması... Kadıncağız uyandığında bir buket çiçek görürse neşelenir sanmıştı. Oysa o buket her şeyi bin kere daha berbat etmişti.

Fiona ertesi gün işe gittiğinde yorgun ve soluk yüzlüydü. Üstelik tişörtlerinin arasından yanlış gün yazılı olanım seçmişti. Herkesin kafası karışıyordu. İnsanlar günlerden cuma olduğunu sandıklarını söylüyordu. Bir kısmı da "Karanlıkta mı giyindin" diye soruyordu. Kadının biri Fiona'nın göğsünde pazartesi yazdığını görünce "Yanlış geldim" diye çıkıp gitmişti. Fiona, soyunma odasına gitti ve tişörtün önünü arkasına çevirdi. Kimsenin arkasına bakmasına izin vermemeye çalışmaktan başka çare yoktu.

Barry öğlen tatilinde geldi. "Bizim bölümün sorumlusu Miss Clarke bir iki saat izin verdi. Çok iyi bir kadındır... o da İtalyanca kursuna geliyor. Ona kursta 'Francesca' diyorum, işte ise Bayan Clarke. Ne komik, değil mi?"

Fiona Dublin'lüerin en az yarısının yalancı isimlerle bu kursta boy gösterdiklerini düşünmeye başlamıştı. Ama Mountainview'daki o azgınlar okulunda çocukça oyunlar oynayan insanları gıpta edecek zamanı yoktu. Merak ettiğini belli etmeden annesinin nasıl olduğunu anlamalıydı.

- Her şey yolunda mı ?

- Hayır, ne yazık ki değil. Annem eve dönmek istemiyor, ama burada kalacak kadar da hasta değil. Bu yüzden onu bir akıl hastanesine gönderecekler. Çok üzgün ve ümitsiz görünüyordu.

Yüzü uykusuzluktan ve üzüntüden bembeyaz, "Çok yazık, Barry" dedi.

- Evet. Ne yapalım buna da göğüs germeye çalışacağım. Sana bir şey söylemek istiyordum. Hani bir daha çıkarız, o zaman da senin istediğin bir şey yaparız demiştim ya...

Fiona panik içindeydi. Ne istediğini seçmeye vakti olmamıştı ki... Aman yarabbi, her şeyin üstüne bir de bunu sormaya kalkışacak değildi...

- Ne istediğimi daha tam olarak...

- Hayır. Sadece bunu biraz ertelemek zorunda olduğumuzu söylemek istedim. Ama sakın başkasıyla çıktığımı veya çıkmak istediğimi sanma... heyecandan kekeliyordu.

Fiona, Barry'nin gerçekten ondan hoşlandığını anladı. Kalbinin üstünde baskı yapan ağırlığın dörtte üçü bir anda yok olmuştu. "Hayır, tabiî... anlıyorum... her şey hallolunca bana haber ver."

Yüzünü kaplayan gülümseme o kadar genişti ki... Kahve ve çay almak için sırada bekleyenler bir süre daha beklemek zorunda kaldılar.

Barry de en az onun kadar geniş bir gülümsemeyle onun yüzüne baktı sonra çıkıp gitti.

Fiona futbolda ofsaydın kurallarını öğrendi, ama topu atan ile kaleci arasında hep iki kişinin bulunmasının nasıl sağlandığını çözemiyordu. Kimseden doyurucu bir cevap alamamıştı.

Arkadaşı Brigid Dunne'ı aradı.

Telefona Brigid'in babası cevap verdi. "Merhaba. Seninle konuşma fırsatı çıktığına sevindim, Fiona. Geçenlerde bize geldiğinde sana kabalık ettim. Lütfen bağışla beni."

- Zararı yok, Bay Dunne. Canınız sıkılmıştı.

- Evet canım çok sıkılmıştı. Hâlâ da öyle...

- Belki benim orada yerim yoktu, fazlalıktım."

- Brigid'i çağırayım."

Brigid çok keyifliydi. Bir kilo vermişti, insanı kemikli gösteren yeni bir ceket almıştı ve bedavadan Prag'a gidiyordu. Hiç olmazsa kusurların ortaya döküldüğü çıplaklar plajı olmayan bir ülkeydi Çek Cumhuriyeti.

- Grania'dan ne haber?

- Hiç bilmiyorum.

- Onu görmeye gitmediğini mi söylemeye çalışıyorsun ? Fiona çok şaşırmıştı.

- İyi fikir. Gel bu akşam Zina Sitesi'ne gidelim. Onları ziyaret edelim. Belki o geriatriğe de rastlanz.

- Şişş. Öyle söyleme... baban duyabilir.

- Bu babamın deyimi. Bunu babam söylüyor. Brigid hiç pişman değildi.

Nerede buluşacaklarına karar verdiler. Brigid içten içe gülünç bir gece geçirmeye hazırlanıyordu. Fiona ise Grania'nın yıkılıp yıkılmadığım merak ediyordu.

Kapıyı Grania açtı. Uzun siyah bir kazak ile blucin giymişti. Onları görünce şaşırdı. "İnanılmaz" dedi sevinçle. "İçeri girin. Tony, zeytin dalının ilk yapraklan kapımızı çaldı."

Tony de gülerek kapıya geldi. Yakışıklı, fakat çok yaşlıydı. Fiona, Grania'nm nasıl olup da bu adamla bir gelecek görebildiğini anlamıyordu.

- Kardeşim Brigid ve arkadaşımız Fiona.

- Girin, girin. Daha iyi bir zaman seçemezditıiz. Tam bir şişe şarap açacaktım. Grania "Çok içiyoruz" diyordu, yani benim çok içtiğimi söylemek istiyordu... Oysa şimdi içmeye mecburuz.

Onları kitap, kaset ve CD dolu bir odaya aldı. Yunan müziği çalıyordu.

- Zorba'daki dans mı ? diye sordu Fiona.

- Hayır, ama aynı besteciden. Theodorakis'i sever misin ? Aynı çağm müziğinden hoşlandığını sandığı birini bulmak gözlerini parlatmıştı.

- Kim ? dedi Fiona. Karşısındaki adamın gülüşü dondu.

- Ne kadar lüks, dedi Brigid etrafı hayranlık ve gıptayla süzerek.

- Değil mi? Tony bütün bu rafları özel olarak yaptırmış. Babamın kütüphanesini yapan adama. Babam nasıl? Grania gerçekten merak ediyordu.

- Bildiğin gibi. Hep aynı.

- Hâlâ yüksekten atıp bağırıp çağırıyor mu ?

- Hayır. Daha çok iç çekip inliyor.

- Ya annem ?

- Annemi bilirsin. Gittiğinin farkında bile değil.

- Teşekkür ederim. İnsana sevildiğini ne güzel anlatırsın.

- Sadece gerçeği söylüyorum.

O sırada Fiona, Dunne ailesinin içyüzünü anlamaması için yaşlı adamı lafa tutmaya çalışıyordu. Belki de adam her şeyi biliyordu.

Tony hepsine birer bardak şarap verdi. "Sizinle tanışmaktan çok memnunum kızlar. Yalnız okulda bakmam gereken bir iki şey var, sizin de nasıl olsa konuşacaklarınız çoktur. Onun için sizleri biraz yalnız bırakacağım."

- Gitmen gerekmez, sevgilim. Grania adama zorlanmadan "sevgilim" demişti.

- Gerekmediğini biliyorum. Ama gideceğim. Brigid'e döndü. Babanla konuşursan, ona... ona... Brigid merakla bekliyordu. Oysa Tony O'Brien sözcükleri bulmakta zorluk çekiyordu. Ona... kızının iyi olduğunu söyle, dedi boğuk bir sesle, sonra çıkıp gitti.

- Ne demezsin? dedi Brigid. Bundan ne anlam çıkartıyorsunuz?

- Çok çok üzülüyor, dedi Grania. Babam okulda onunla konuşmuyormuş. Bir yere girdiğinde odayı terk ediyormuş. Okulda durumu çok zor. Ben de eve gidemediğim için zor durumdayım.

- Eve gidemiyor musun? diye sordu Fiona.

- Hayır. Aramızda bir olay geçti. "Bunları yapan benim kızım değil artık" gibi sözler söylendi.

- Bilmem... Babam biraz sakinleşti gibi geliyor, dedi Brigid.

Belki ilk geldiğinde biraz homurdamr ve söylenir, ama zamanla her şeyi kabul eder...

- Tony hakkında konuşmasından nefret ediyorum, dedi Grania neye karar vereceğini bilemez gibi.

- Korkunç geçmişinden söz etmesinden mi demek istiyorsun ? diye sordu Brigid.

- Evet. Ama benim de geçmişim o kadar teiniz değil ki... Onun yaşında olsam ben de dolu dolu bir geçmişim olmasını isterdim. Hayatımın onunkinden kısa olmasından başka ne fark var aramızda?

- Geçmişin olduğu için ne kadar şanslısın, dedi Fiona.

- Susar mısın, Fiona? Çalı gibi ince olduğun yetmiyormuş gibi bir de geçmişin mi olmasını istiyordun?

- Kimseyle yatmadım, kimseyle sevişmedim, o işi yapmadım, dedi birdenbire Fiona.

Dunne kardeşler merakla ona bakıyordu.

- Olamaz... Doğru değil...

- Neden olamaz ? Yatsaydım herhalde hatırlardım. "Yatmadım" diyorsam doğru söylüyorum.

- Peki, neden. Soran Grania'ydı.

- Bilmiyorum. Ya sarhoştular ya da korkunç insanlardı. Belki yer yanlıştı ya da ben karar verinceye kadar iş işten geçti... Beni tanırsınız. Kendine acıdığı ve pişmanlık duyduğu seziliyordu. Grania ile Brigid diyecek şey bulamıyorlardı. Şimdi istiyorum ama, dedi Fiona heyecanlı bir sesle.

- Ne yazık ki çağımızın en yetenekli aygırını kaçırdık, o bu işi seve seve yapardı, dedi Brigid başıyla Tony O'Brien'ın çıktığı kapıyı işaret ederek.

- Bu söylediğin hiç komik değil, dedi Grania.

- Bence de, dedi Fiona. Önüme gelenle yapmak istiyorum demedim ki. Âşık olduğum biri var...

-Aman, affedersiniz!., dedi Brigid öfkeyle.

Grania şaraplarını tazeledi. "Ne olur kavga etmeyelim" dedi.

- Kavga eden kim? dedi Brigid şarap bardağını kafasına dikerek.

- Okuldayken oynadığımız; gerçeği söyleme ya da sadece yürekli olma arasında seçim yapmayı gerektiren oyunu hatırlıyor musunuz ?

- Sen hep yüreklilik göstermeyi seçerdin.

- Bu akşam gelin gerçeği söylemeyi seçelim.

- İkiniz bana ne yapmam gerektiğini söyleyin.

- Eve gelip babamı görmelisin. Seni gerçekten özlediğini sanıyorum, dedi Brigid.

- Geldiğinde banka veya siyaset konularını açmalısın veya yönettiği gece kursundan söz etmelisin. Onu alıştınncaya kadar şeye... Tony'yi hatırlatacak konulara girmemelisin, dedi Fiona.

- Ya annem ? Gerçekten aldırmıyor mu ?

- Hayır. Sadece seni sinirlendirmek için böyle söyledim. Ama aklını taktığı bir şey olduğunu sen de biliyorsun. Ya işi ya da geçirmekte olduğu menopoz. O bakımdan annemin gözünde babam gibi "büyük sorun" sen değilsin.

- Doğru söyledin, dedi Grania. Haydi, Brigid, o oyunu oynayalım.

- Brigid şişmanlama konusunda ağzını kapatmalı, dedi Fiona.

- Çünkü şişman değil, seksi. Kocaman bir kıç ve kocaman göğüsler, erkeklerin bayıldığı şey değil mi? diye sordu Grania.

- Aralarında da incecik bir bel, diye ekledi Fiona.

- Ama kaloriler ve fermuarlar konusuna gelince çok çok sıkıcı biri oluyor, dedi Grania gülerek.

- Saç fırçası sapına benzeyen biri için böyle konuşmak kolay.

- Hem sıkıcı hem seksi. Beklenmeyen bir bileşim, dedi, Grania. Brigid de gülümsemeye başlamıştı, içtenlikle konuştuklarını

anlamıştı. "Tamam. Şimdi sıra Fiona'da." Neşelenmeye başladığı görülüyordu.

İki kardeş bir süre sustular. İnsanın ailesinden birine saldırması daha kolaydı.

- Hazırlıklı olmak için bir kadeh şarap alayım, dedi Fiona.

- Fazla alçakgönüllü...

- Hep bağışlanmayı isteyen...

- Hiçbir konuda fikir üretemeyen...

- Hiçbir konuda karar alamayan...

- Herkesin kendi kararlarını alması gerektiğini anlayacak kadar olgunlaşmamış....

- Herhalde hayat boyu çocuk kalacak...

- Bir daha tekrarlar mısın ? diye araya girdi Fiona.

Grania ile Brigid "Fazla mı ileri gittik" der gibi birbirlerine baktılar.

- Sadece insanlara karşı hep fazla yumuşak olduğunu, kimsenin senin gerçek fikrinin ne olduğunu anlamadığını söylemek istiyorduk.

- Ya da fikrin olup olmadığım... diye ekledi Brigid karamsar bir ifadeyle.

- Ya çocuk kalmak konusu?..

- Kararlarımızı biz vermek zorundayız değil mi ? Yoksa hep bizim yerimize başkaları karar verir. Bu da çocuk kalmak demek-

tir. Bunu demek istedim. Grania komik, küçük Fiona'yı kırmış olmak istemiyordu.

- Çok tuhaf bir şey. Bunu bana söyleyen ikinci insansın. O Su-zi denen kız da "Saçımı kessem mi" diye sorduğumda aynı şeyi söyledi. Ne tuhaf!

- Peki, yapabilecek misin ? Soran Brigid'di. -Neyi?

- Zamanla karar vermeyi öğrenmeyi, sevdiğin adamla yatmayı, saçını kesmeyi, fikir yürütmeyi.

- Ya sen ? Sen insanın kafasını o kalorilerle şişirmeye son verecek misin bakalım ? dedi Fiona ateşli ateşli.

- Evet, o kadar sıkıcı geliyorsa, yapacağım.

- Tamam, öyleyse, dedi Fiona.

Grania, Fiona düşüncelerini açıkça söylerse, Brigid de kızartma konusunda ağzım açmazsa Çin yemeği getirteceğini söyledi. Onlar da ertesi gün babasına gitmeye söz verirse Grania'nm koyduğu kurallara uymayı kabul edeceklerim söylediler.

Yeni bir şişe şarap açtılar, yaşlı adam eve dönüp onun yaşında birinin düzenli uykuya ihtiyacı olduğunu söyleyerek onları kapının önüne koymasına dek birlikte güldüler.

Oysa adamın Grania'ya bakışlarından uykudan başka şeyler düşündüğü belli oluyordu.

Otobüse binip eve doğru yol aldıklarında Brigid, "Ziyaretlerine gitmemiz çok iyi fikirdi, değil mi ?" diye sordu. Aradan geçen zaman içinde öneriyi kendisinin yaptığına inanmıştı.

- Çok mutlu görünüyor, dedi Fiona.

- Ne kadar yaşlı, değil mi ?

- Neyse. Ondan başkasını istemiyor ki... dedi Fiona konuyu kapatmak için.

Brigid'in aynı fikirde olduğunu görünce şaşırdı. "Sorun da bu ya... Adam isterse Mars'tan gelmiş sivri kulaklı biri olsun... İstediği o ise... Herkes gerçekten istediği şeyin peşinden gidecek kadar cesur olsa, dünya bambaşka bir yer olurdu..." Belki de şarabın etkisiyle bağırarak konuşuyordu.

Otobüstekilerin çoğu bu sözlere güldü, alkışlayanlar bile çıktı. Brigid onlara öldürecek gibi bakıyordu.

- Seksi fıstık, bize bir gül bakalım, diye bağırdı bir erkek.

- Bana seksi dediler, diye fısıldadı Fiona'ya, mutluluk içindeydi.

- Sana söylememiş miydik ? dedi Fiona.

Barry Healy'yle bir daha çıktıklarında değişik bir insan olmaya karar verdi. Nasıl olsa bir daha çıkacakları kesindi.

Aradan geçen bir hafta çok yavaş geçti. Bir gün Barry'yi karşısında buldu.

- Evde işler yolunda mı ? diye sordu.

- Pek sayılmaz. Annem hiçbir şeyle ilgilenmiyor, yemek bile yapmıyor. Eskiden pastalar ve tatlılar yaparak insanı delirtirdi. Neredeyse zorla yedirirdi yaptıklarını. Şimdi süpermarketten hazır yiyecekler almazsam aç kalırız.

Fiona anlayış doluydu. "Ne yapmayı düşünüyorsun?" diye sordu.

- Hiç bilmiyorum. Ondan önce ben delireceğim. Dinle, çıktığımızda nereye gitmek istediğine karar verdin mi ?

Fiona o anda kararını verdi. "Sizin eve çaya gelmek isterim" dedi.

- Hayır, bu iyi bir fikir değil.

- Ne istediğimi sen sordun. Ben de sana söyledim. Hem belki anneni harekete geçirmiş oluruz. Yemeğe bir kız arkadaşını getirdiğini söylersen belki bir şeyler hazırlamak ister. Ben de neşeli olur, ona iyi davranırım ve güncel olaylardan konuşuruz.

- Hayır, Fiona. Henüz değil.

- Ama ona yardım edeceksek asıl şimdi yapmamız gerekmez mi ? Şimdiden normal davranmazsan hayatının düzeleceğine inanmasını nasıl bekliyorsun?

- Bilmem, belki de haklısın, dedi Barry.

- Hangi akşam olsun ? Barry aslında istemeyerek bu akşamı seçti.

Sonra Fiona'nm kararsız davranmasını ne hazırlarlarsa hazırlasın önemi olmadığını söylemesini bekledi. Oysa tam tersi oldu, Fiona uzun bir iş gününden sonra yorgun olacağını, bu bakımdan canının makarna veya börek gibi doyurucu bir şeyler isteyeceğini söyledi. Barry kulaklarına inanamıyordu. Ama annesine aktarmaktan kaçmmadı.

- Bu tür yemekler yapacak halde değilim, dedi Barry'nin annesi.

- Tabiî yaparsın, Anne. Senin ne kadar iyi bir aşçı olduğunu unuttum mu sanıyorsun ?

- Baban böyle düşünmüyor ama... dedi. Barry kalbinin çeliğe dönüştüğünü hissetti. Annesini iyileştirmek için Fiona'nm akşam yemeğine gelmesinden daha fazlası gerekiyordu. Tek çocuk olmamayı, sorunlarını paylaşacak en az altı erkek altı da kız kardeşi olmasını ne kadar isterdi. Babasının annesini ne kadar sevdiğini, ölmek istediğinde ne kadar üzüldüğünü, yani annesinin duymak istediği o kahrolası sözleri söylemesini nasıl da dilerdi. Kar- < şısına kim çıkarsa çıksın onu terk etmeyeceğini söylese... Babası çok yaşlıydı, neredeyse elli yaşındaydı, tabiî ki annesini başka bir kadın için bırakacak değildi. Zaten onu kim isterdi ki... Sonra intihara kalkışmasını şantaj diye nitelendirmek de nereden çıkmıştı ? Babasının hiçbir konuda kesin fikri yoktu. Ülkede seçim olduğunda veya referandum yapıldığında fikrini açıklayacağına elinde gazete koltuğuna gömülürdü. Peki bu konuda böylesine sert fikirler ortaya atmak ne demek oluyordu ? Annesinin istediği sözcükleri söyleyemiyor muydu ?

Fiona'nın parlak fikri boşa gidecekti. Bunu şimdiden görüyordu Barry.

- Peki, Anne. Öyleyse ben bir şeyler hazırlamaya çalışırım. İyi bir aşçı sayılmasam da denemeye razıyım. Sen pişirmişsin gibi yaparız. Çünkü arkadaşımın eve gelmesinden memnun değilmiş-sin gibi davranmanı istemem.

- Yemeği ben yapacağım, dedi annesi. Sen Cascarino'nun yemeğini bile yapmaktan âcizsin. Cascarino tek gözlü iri kedilerinin adıydı. Adını İrlanda Millî Takımı'nda oynayan Tony Cascarino'dan almıştı. Ama kedinin patilerinde büyük bir beceri olduğu söylenemezdi.

Fiona, Barry'nin annesine ufak bir kutu çikolata getirdi.

- Getirmeseydin keşke. Kilo almama yarayacak, dedi kadın. Yüzü solgun görünüyordu, bakışları da yorgundu. Koyu kahverengi bir elbise giymişti saçları da dümdüz ve cansızdı.

Fiona yine de kadına hayranlıkla bakıyordu. "Ah, Bayan Healy, şişman değişiniz ki... Nefis elmacıkkemikleriniz var, bir insanın şişman olup olmadığı oradan belli olur. Elmacıkkemiklerinden..."

Barry annesinin duyduklarına inanmayan bir edayla yüzüne dokunduğunu gördü. "Doğru mu?" dedi.

- Gerçekten. Çıkık elmacıkkemikleri olan bütün film yıldızlarına balon... Birlikte film artistlerini saymaya başladılar. Bir kilo bile almayan Audrey Hepburn'leri, Ava Gardner'leri, Meryl Streep'le-ri... Sonra da elmacıkkemikleri belirgin olmayan başka artistleri saymaya başladılar.

Barry haftalardır annesini bu kadar canlı görmemişti. Fiona'nm Marilyn Monroe'yu tartıştığını duydu. Yaşlansaydı güzelliğini koruyamayacağım söylüyordu. Konuyu intihar edenlere getirmemesini diliyordu.

Annesi konuya doğal bir yaklaşım göstererek, "Ama kendini bunun için öldürmedi ki. Yani elmacıkkemikleri yüzünden demek istiyorum" dedi.

Barry Fiona'nm kızardığını fark etti. Yine de bir şey olmamış gibi konuşmaya gayret ediyordu. "Hayır. Bence yeterince sevilmediğini sandığı için yaptı. Aman yarabbi, iyi ki bizler de böyle davranmıyoruz. Yoksa kısa zamanda dünyada yaşayan kimse kalmazdı." O kadar doğal ve öyle hafife alarak konuşuyordu ki Barry bir an için nefesini tuttu.

Annesi ise hiç beklenmedik bir şekilde normal bir sesle, "Belki de ölmek istemiyordu, belki sevdiği adamın çok üzüldüğünü görmek ama, kurtulmak istiyordu" dedi.

Barry hayranlıkla Fiona'yı seyrediyordu. Bugün çok daha canlıydı. Nasıl adlandırması gerektiğim bilmiyordu, ama sanki eskisi gibi her konuda ondan bir ipucu beklemiyordu. Eve yemeğe gelmek için ısrar etmesi çok iyi fikirdi. Fiona'mn annesine elmacıkke-miklerinin ne güzel olduğunu söyleyeceği kimin aklına gelirdi?

Akşamın beklediği kadar korkunç olmadığını hissetti. Biraz rahatlayarak Marilyn Monroe'nun intihan gibi bir mayın tarlasından sonra hangi konuya geleceklerini beklemeye başladı.

Barry içinden konuşabilecekleri konuları sıralıyor, hiçbirini uygun bulmuyordu. Fiona'mn hastanede çalıştığını söyleyemezdi, çünkü bu sözler herkese mide yıkamalarını ve orada geçirilen günleri hatırlatırdı, birden italyanca kursundan da söz edemezdi ne de süpermarketten veya motorundan bahsedebilirdi. Bu konulara değinirse tehlikeli yerlerden uzaklaşmak için yaptığını anlarlardı. Annesine Fiona'mn tişörtlerini anlatsa, belki bundan hoşlanmazdı. Zaten Fiona da en iyi ceketi ile güzel, pembe bir bluz giymişti.

O anda, kedi odaya girerek tek gözünü Fiona'ya dikti.

- Seni Cascarino'yla tanıştırayım, dedi Barry, kızgın, kocaman kediyi hiç bu kadar sevmemişti. "Ne olur Tanrım, Cascarino Fiona'mn yeni eteğini tırmalamasın veya herkesin önünde mahrem yerlerini yalamaya kalkmasın" diye yalvanyordu. Oysa kedi başını Fiona'mn dizlerine dayayarak kalkışa hazırlanan ufak bir uçak gibi mırlamaya başladı.

- Sizin de kediniz var mı ? diye sordu Barry'nin annesi.

- Hayır. Aslında ben çok istiyorum, ama babam insanın basma açtığı dertleri bilmediğimi söylüyor.

- Çok yazık. Ben kedileri çok oyalayıcı buluyorum. Cascarino belki güzel değil, ama bir erkek kedi olarak çok anlayışlıdır.

- Anlıyorum, dedi Fiona. Erkeklerin bu kadar zor olmaları ne tuhaf değil mi? Aslında bunu isteyerek yaptıklarını sanmıyorum. Sadece yapıları öyle.

- Onlar kalpsiz. Bayan Healy'nin gözlerinde tehlikeli bir parlaklık vardı. Göğüslerinde kan dolaşımını sağlayan, pat pat diye vuran bir şey var, ama ona kalp denmez. Barry'nin babasını ele alalım. Barry'nin bir arkadaşını getireceğini bile bile gelmedi. Biliyordu ve yine gelmedi.

Bu, Barry'nin beklediğinden de kötüydü. Annesinin ilk yarım saatte işin derinliğine dalacağını hiç tahmin etmiyordu.

Ama Fiona bununla da kolay başa çıkmayı başardı.

- Erkekler böyledir işte!.. Barry'yi ailemle tanıştırmak için eve çağırdığımda babam da aynen böyle yapacaktır. Bana arka çıkmayacağından, beni hayal kırıklığına uğratacağından eminim. Evde olmayacak demek istemiyorum, çünkü hep evdedir. Ama beş dakika geçmeden Barry'ye motora binmenin ne kadar tehlikeli olduğunu, supermarket kamyoneti kullanmanın da en az motosiklet kadar tehlikeler içerdiğini, futbol sevmenin de aptallık olduğunu söyleyeceğine bahse girerim. İtalyanca öğrenmenin kötü taraflarını bulursa onları da sıralayacağına eminim. Babam her şeyin iyi yanını değil, kötü yanını görmekte ustadır. Bunun ne kadar iç karartıcı bir şey olduğunu bilemezsiniz.

- Peki annen bu duruma ne diyor? Barry'nin annesi anlatılanlarla çok ilgileniyordu. Bir an için kocasını eleştirmeyi bir kenara bırakmıştı sanki.

- Yıllar geçtikçe o da babam gibi düşünmeye başladı galiba. Onlar yaşlı, Bayan Healy. Sizlerden çok daha yaşlı... Ben kalabalık bir ailenin en küçük çocuğuyum. Onların alışkanlıklarından vazgeçmeleri için artık çok geç... Kocaman gözlüklerine yansıyan ışıkla panldayan gözleri ve tertemiz saçlanm tutturan fiyonguyla o kadar içten ve heyecanlı görünüyordu ki... Dünyada oğluna böyle sıcak davranan bir kızı istemeyecek anne olamazdı.

Barry annesinin gittikçe rahatladığım gözlemliyordu.

- Barry, iyi bir çocuk gibi mutfağa git, böreği fınna koy. Başka yapılacak ne varsa lütfen yap, olur mu ?

Barry odadan çıktı, biraz gürültü yaptıktan sonra oturma odasında neler olduğunu anlamak için sessizce kapıya yanaştı. İki kadın duyamayacağı kadar alçak sesle bir şeyler konuşuyorlardı. "Ne olur Tamım, ne olur Fiona aptalca bir şeyler söylemesin" diye içinden dua ediyordu. Annesi de babasının başka kadınlarla ilişkisi olduğu konusundaki hayallerinden söz etmese... İçini çekerek üç kişilik masayı kurmaya koyuldu. Babasının bulunmayı-ı canım sıkmıştı. Ne de olsa her şeyi eski haline getirmek için bir çaba gösteriyordu Barry. Bu durumda o da ufacık bir çaba gösteremez miydi ? Böyle davranarak annesinin kuşkulanm daha da alevlendirdiğini fark etmiyor muydu ?

Bir kerecik olsun eve gelip babalık görevini neden yerine getirmiyordu ? Annesi hiç olmazsa tavuklu börek ve elmalı tart yapmıştı. Bu da bir ilerleme değil miydi ?.

Yemek umduğundan çok daha iyi geçti. Fiona önüne konulan her şeyi silip süpürmüştü. Hamur yapmayı çok öğrenmek istediğini söyledi. İyi yemek yapmayı bilmiyordu. Sonra birden aklına bir şey geldi. "İşte buldum! Ben de yemek kursuna katılırım" diye bağırdı. "Barry ne öğrenmek istediğimi sordu da... Bu sofrayı görünce gerçekten neden hoşlanacağımı anladım."

- Çok iyi fikir, dedi Barry, genç kızın annesinin yemeklerini beğenmesinden çok mutluydu.

- İyi hamur yapmayı öğrenmek için eli hafif birinden ders almalısın, dedi annesi.

"Yine her şeye kusur buluyor" dedi Barry içinden.

Oysa Fiona hiç alınmışa benzemiyordu. "Evet, haklısınız. Hem şimdi dönemin yansına geldik. Size bir şey soracağım... ama hayır... böyle bir şeyi isteyemem... belki..." Barry'nin annesinden bir şey bekler gibi hevesli bir ifadesi vardı.

- Ne demek istediğini söyle bakalım.

"Salıları ve perşembeleri Barry akşam kursuna gittiğinde, siz bana gösterseniz, işin püf noktasını öğretseniz diyecektim." Yaşlı kadın bir süre sustu. Fiona devam etti. "Özür dilerim. Hep böyle yaparım zaten, düşünmeden konuşurum..."

Barry'nin annesi, "Sana hamur yapmayı seve seve öğretirim, Fiona" dedi. "Önümüzdeki salı ekmek ve scone'la16 işe başlarız."

Brigid Dunne hayranlık içindeydi. "Annesinden yemek öğrenmek ! Ne harika bir fikir!" dedi.

- Aslında ağzımdan doğal olarak çıktı. Fiona cesaretine kendisi de şaşıyordu.

- Bir de erkeklere nasıl davranacağını bilmediğini söylüyorsun.. . Bu meşhur Barry'yle ne zaman tanışacağız ?

- Yakında. Bütün arkadaşlarımın karşısına çıkartarak ürkütmek istemiyorum. Özellikle senin gibi seksi ve özgüvenli olanların...

- Tanrım, ne kadar değiştin, Fiona...

- Grania. Ben Fiona.

- Aman ne iyi. Ben de Genel Müdürlük'ten arıyorlar sanmıştım.

Nasılsın ? Yaptın mı ?

- Neyi yaptım mı ?

- Biliyorsun ya...

- Hayır, daha değil, ama yakında. Her şey sırayla. Sana teşekkür etmek için arıyorum.

-Niçin?

- Ne kadar salak olduğumu söylediğin için.

- Hiç öyle bir şey söylemedim, Fiona. Grania'nın alınmış olduğu seziliyordu.

- Belki öyle söylemedin, ama aklımı başıma toplamamı söyledin. Ne kadar işe yaradı, bilemezsin. Şimdi bana bayılıyor, annesi de öyle... Daha iyi olamazdı.

- Çok memnun oldum. Grania'nın gerçekten memnun olduğunu anladı.

- Sen de kendine düşeni yaptın mı, merak ediyorum ? Babanı görmeye gittin mi ?

- Hayır. Yapmak istiyordum, ama son dakikada korktum.

- Grania! Fiona'run sesi sertti.

- Senin bana kızabileceğim düşünemiyorum.

- Evet, ama o akşam aldığımız kararlara uyacağımıza söz vermemiş miydik ?

- Biliyorum.

- Brigid o günden sonra ağzına düşük kalorili tatlandırıcıları almadı, ben de bir kaplan kadar cesur davranmaya başladım. İnanmazsın.

- Tamam, tamam, Fiona. Bu akşam giderim, dedi Grania.

Grania derin bir nefes aldıktan sonra kapıyı çaldı. Kapıyı babası açtı. Yüzündeki ifadeden bir şey anlaşılmıyordu.

- Anahtarın yok mu ? Neden birinin senin için kapıyı açmasım bekliyorsun ?

- Hâlâ bu evde yaşıyormuşum gibi elimi kolumu sallayarak içeri girmek istemedim.

- Sana burada oturamazsın diyen mi oldu?

- Biliyorum, Baba. İkisi antrede karşılıklı duruyorlardı. Rahatsızlık veren bir sessizliğin ortasmdaydılar. Herkes nerede ? Evdeler mi ?

- Bilmem, dedi babası.

- Haydi, Baba, nasıl bilmezsin ?

- Bilmiyorum. Annen belki de mutfakta kitap okuyordun Brigid de belki yukarıdadır. Ben odamdaydım.

- Odan nasıl ilerliyor? diye sordu, yalnızlığını saklamak için.

Bu ev o kadar büyük değildi ki... Evin erkeğinin karısı ile kızının evde olup olmadıklarını bilemeyeceği kadar... veya aldırmayacağı kadar...

- Fena değil, dedi.

- Görebilir miyim?" Grania, "Hep böyle mi olacak" diye düşünüyordu, "babamla konuşmak hep diş çektirmeye mi benzeyecek ?"

- Tabiî.

Kızını odasına götürdü. İçeri giren Grania şaşkınlıktan bağır-mamak için kendini zor tuttu. Akşam güneşi odaya girmiş, pencerenin içindeki sarı ve altın rengi sediri aydınlatıyordu. Morlu altın renkli perdeler ise sanki bir tiyatro sahnesinin perdeleriydi. Rafları kitap ve biblo doluydu, ufak yazı masası ise akşam ışığında ışıl ışıl parlıyordu.

- Baba burası harika bir yer! Hiç böyle bir eser meydana getireceğini düşünmemiştim.

- Birbirimiz hakkında o kadar bilmediğimiz şey vardı ki...

- Ne olur, Baba bu harika odayı seyretmeme izin ver. Şu fresklere bir bakayım. Ne kadar mükemmel!..

- Evet.

- Ya bu renkler, Baba. Sanki bir rüya!..

Sergilediği coşku babasının hissiz ve soğuk kalmasına izin vermeyecek kadar içtendi. "Haklısın, bir rüyanın parçalan... Ama ben hep rüya peşinde koşan bir aptal oldum, Grania."

- Öyleyse ben deliliğimi senden aldım...

- Hayır, sanmıyorum.

- Hayır, belki senin gibi sanatçı değilim. Bir milyon yıl çalışsam böyle bir oda yapamam, ama benim de rüyalarım var.

- Onlar doğru düzgün rüyalar değil, Grania. İnan bana.

- Sana bir şey söyleyeceğim, Baba. Ben annem ile senin dışında kimseyi sevmemiştim. Doğru söylemek gerekirse belki de seni annemden biraz daha çok sevdim. Belki daha fazla dinlemezsin, ama şunu söylememe izin ver lütfen. Âşık olmanın anlamını şimdi anladım. Âşık olmak demek bir başkası için her şeyin en iyisini dilemek onun kendinden bile daha mutlu olmasını istemek demek değil mi ?

- Evet. Sesi ölü gibi çıkmıştı.

- Bir zamanlar sen de annem için böyle hissettin değil mi? Yani, belki hâlâ da böyle düşünüyorsundur.

- Yaşlandıkça hisler değişiyor.

- Benim o kadar zamanım olmayacak. Sizin yirmi beş yıllık bir beraberliğiniz oldu, ama yirmi beş yıl sonra Tony çoktan ölüp gitmiş olacak. Öyle çok sigara ve içki içiyor ki... Biliyorsun. Yani on sene birlikte olursak ne mutlu bana...

- Grania, daha fazlasını hak ediyorsun...

- İnsanın sevdiği kişi tarafından sevilmesinden daha fazla ne olabilir ki. Bunu benim kadar sen de biliyorsun.

- O adama güvenilmez.

- Oysa ben sonuna kadar güveniyorum. Hayatımı ona teslim edecek kadar...

- Babasız bir bebekle seni bırakınca görürsün. Bu söylediklerimi o zaman hatırlayacaksın...

- Dünyada onun çocuğunu doğurmaktan daha çok istediğim bir şey yok.

- Yap öyleyse!.. Ne duruyorsun?

Grania ufak masanın üstündeki çiçeklere baktı. "Bu çiçekleri sen mi alıyorsun, Baba?

- Kimin almasını bekliyorsun ?

Grania'nın gözleri yaşlıydı. "İzin verseydin ben alırdım. Buraya gelir seninle oturur, konuşurdum. Sana bir torun doğurunca onu da seve seve sana getirirdim."

- Bana hamile olduğunu mu söylemek istiyorsun? Bunu söylemeye mi geldin?

- Hayır. Ne zaman hamile kalacağım benim elimde. Herkes tarafından sevgiyle kabul göreceğine emin olmadan doğurmamaya kararlıyım.

- Bu çok uzun sürebilir, dedi babası. Ama bu kez onun da gözleri yaşlıydı.

- Baba, dedi, sonra hangisinin daha önce davrandığını anlamadan, gözyaşları karışacak biçimde birbirlerinin kollarında buldular kendilerini.

Brigid ile Fiona sinemaya gittiler.

- Onunla hâlâ yatmadın mı ?"

- Hayır, ama acelesi yok. Her şey planladığım gibi ilerliyor, dedi Fiona.

- İlk çağlardan bu yana duyduğum en uzun plan, dedi Brigid homurdanarak.

- Hayır, emin ol ne yaptığımı çok iyi biliyorum.

- İçimizden birinin ne yaptığını bildiğini duymak hoşuma gidiyor, dedi Brigid. Babam ile Grania birdenbire çok duygusallaştılar. Grania, aralarında hiçbir şey olmamış gibi babamın yanma gidip onunla oturuyor.

- Fena mı ?

- Tabiî ki fena değil, iyi bir şey. Ama bir muamma.

- Ya annen, o ne diyor?

- Hiçbir şey. O da başka bir muamma. Oysa ben Batı dünyasının en renksiz, en sıkıcı ailesi olduğumuzu sanıyordum. Şimdi ise tımarhanede yaşadığımı düşünüyorum. Eskiden senin acayip olduğunu düşünürdüm, Fiona. Ama şimdi sana bak! Annesinden iyi bir aşçı olmayı öğrenen, yakında oğlunu yatağa atmaya hazırlanan ev kuzusu olup çıktın. Bütün bunlar nasıl oldu ?

Brigid muammalardan, açık seçik olmayan akıl karıştırıcı şeylerden nefret ederdi. Çok mutsuz olduğu belliydi.

Yemek dersleri çok başarılıydı. Bazen Barry'nin babası da evde oluyordu. Uzun boylu, esmer, dikkatli biriydi. Karısından çok daha genç duruyordu, ama onun aklı karışık olmadığına göre bundan daha tabiî ne olabilirdi ? Büyük bir fidanlık ve sebze bahçesinde çalışıyordu. Şehirdeki otellere ve lokantalara ürünlerim ve çiçekleri götürüyordu. Fiona'ya hiç heyecansız, son derece yakın ve sıcak davranıyordu. Onunla ilgili hiçbir şeyi merak etmiyordu. Sanki bu evde oturmayan, kapıdan uğramış biri gibiydi.

Zaman zaman Barry italyanca kursundan eve geliyor, onlarla birlikte hazırladıkları yiyecekleri yiyordu. Fiona ise dönmek için acele etmemesini söylerdi. Zaten yemek yemek için çok geç oluyordu hem dersten sonra sınıfta kalıp diğerleriyle konuşmaktan hoşlandığını söylememiş miydi ? Fiona tek başına otobüse biner, eve dönerdi. Buluşacak başka akşamlar da vardı nasıl olsa...

Yavaş yavaş "Büyük Ihanef'in ayrıntılarını öğrenmişti, ilk başta dinlemek istememişti. "Ne olur bütün bunları bana anlatmayın, Bayan Healy. Sonra, Bay Healy'yle aranız düzeldiğinde pişman olacaksınız."

- Hayır, hiç pişman olmam. Biz seninle arkadaşız. Bunları çok daha ince doğra, Fiona, içinde kalın parçalar olmasını istemezsin. Anlattıklarımı dinlemelisin. Barry'nin babasının nasıl biri olduğunu bilmelisin.

iki yıl öncesine kadar her şey yolunda gidiyordu, iyi derken ne demek istediğini anlardı ya... Çalışma saatleri baştan beri zordu, ama çoktan alışmıştı kadın. Bazen sabaha karşı dörtte işbaşı yapar bazen de gece çok geç saatlere kadar çalışırdı. Ama arada boş zamanlan vardı. Örneğin öğle saatlerinde, iki seansma sinemaya gittikleri günleri unutmuyordu. Arkasından bir yerde çay içer pasta yerlerdi. Bütün komşuları ona gıpta ediyorlardı. Hiçbiri gündüz vakti kocalarıyla sinemaya gitmezdi... Eskiden karısının çalışmasını da istemezdi, ikisine ve çocuklarına yetecek kadar para kazandığını söylerdi. Karısının sadece eve bakmasım, güzel yemekler pişirmesini ve işten döndüğünde onu beklemesini isterdi, o kadar. Böylece hayatlarının mutlu ve huzurlu olacağını söylerdi.

iki yıl önce birden her şey değişmişti. Bir kadın tanımış ve onunla ilişkiye girmişti.

- Nasıl emin olabilirsiniz, Bayan Healy? diye soruyordu Fiona yaptığı keke koyacağı kuru üzümleri tartarken. Sorun başka yerde de olabilir. Örneğin işinde, veya trafiğin gittikçe zorlaşmasında. .. işten çıkışta trafiğin nasıl olduğunu biliyor musunuz ?

- Onun eve geldiği saatte, sabahın dördünde trafik filan yok! Yüzü taş gibiydi.

- Belki de o korkunç iş saatleridir.

- Işyeriyle konuştum. Haftada yirmi sekiz saat çalışıyor. Oysa evde onun en az iki katı yok.

- Ya yolda geçen zaman ?

- işe gitmesi en fazla on dakikasını alır, dedi Barry'nin annesi.

- Belki de yalnız kalmaya ihtiyacı vardır.

- Yalnız kalacak çok vakti var. Nasıl olsa misafir odasında yatıyor.

- Belki sizi uyandırmamak içindir.

- Belki de yanımda olmamak için...

- Böyle biri varsa kim olduğunu düşünüyorsunuz ?

- Bilmiyorum. Ama bulacağım.

- işten biri olabilir mi sizce?

- Hayır. Hepsini tanıyorum. Öyle biri yok orada. Ama işi dolayısıyla tanıdığı biri olabilir... Bu da Dublin'in yansı demektir...

Kadının anlattıklannı dinlemek çok üzücüydü. Bu kadar mutsuzluğa şahit olmak. Barry'ye kalırsa hepsi hayal ürünüydü.

- Sana kafasındakilerden hiç söz ediyor mu? Merak ediyordu Barry.

Fiona ise unlu hamur tahtalan, fokurdayan tencereler arasında anlatılanlann adeta dinsel bir gizlilik içerdiklerini düşünüyordu. Çoğunlukla her iş bitince kucağında mırıldayan yan kör Cascari-no'yla kanepede otururlar, birlikte birer fincan kahve içerlerdi.

- Arada sırada, bölük pörçük, diye yanıtladı yan yalan söyleyerek. Nessa Healy Fiona'yı arkadaşı gibi gördüğüne göre anlatılanları tekrarlamak arkadaşlığa sığmazdı.

Barry ile Fiona çok sık birlikte oluyorlardı. Birlikte futbol maçlarına, sinemaya gidiyorlar, hava düzeldikçe de motorla Fiona'nın hiç bilmediği Wicklow veya Kildare gibi yerlere gidiyorlardı.

Barry, viaggio diye adlandırdıkları İtalya seyahatine katılmasını teklif etmemişti. Fiona yakın zamanda bunu önereceğini umarak pasaport almak için başvuruda bulunmuştu.

Zaman zaman haziran ortalarında Dublin'de yapacakları düğünlerine davet eden Luigi ve Suzi'yle dörtlü olarak çıkıyorlardı. Suzi sevinçle Luigi'nin Roma'da evlenmekten vazgeçtiğini söylüyordu. Hem kendi ailesi hem de Luigi'nin ailesi "Hayır" demişti, İtalyanca kursuna katılmayan bütün arkadaşları ise deli olduklarını söylemişlerdi. Bunun yerine balayım Roma'da geçireceklerdi.

- Sen de İtalyanca öğreniyor musun ? diye sormuştu Fiona.

- Hayır. Benimle konuşmak isteyen dilimi konuşur, dedi Kuzey Kutbu'na gitse de oradaki Eskimoların dilini konuşmasını bekleyen o hoş ve özgüvenli Suzi...

Sonra para toplamak için düzenlenen o büyük yemek yapıldı. Yemeklerden, İtalyanca kurşundaki otuz kişi sorumluydu. İçkileri bazı içki dükkânları ve süpermarketler veriyordu. Birisi, gazetede resimleri çıkarsa para almadan çalacak müzisyenler bulmuştu. Her öğrenci adam başı beş pound verecek en az beş kişi bulmak zorundaydı. Böylece viaggio için 750 pound toplanacaktı. Sonra büyük bir eşya piyangosu yapılacaktı. Ödüller çok fazla olduğu için en az 150 pound da buradan gelecekti. Seyahat acentesi fiyatı durmadan indiriyordu. Roma'da bir pensione'de yer ayır-tılmıştı. Floransa'ya bir geceliğine gidildiğinde bir misafirhanede konaklayacaklardı, oradan Siena'ya ve Roma'ya döneceklerdi.

Barry, davete gelecek beş kişiyi toparlamaya çalışıyordu. "Gelmeni istiyorum, Baba. Benim için çok önemli. Annem ile ben nasıl iş toplantılarına gelirdik, unuttun mu?" diyordu.

- Boş olup olamayacağımı bilmiyorum, oğlum. Boşsam, gelirim. Bundan fazlasına söz veremem.

Barry Fiona'yı, annesini, işten bir arkadaşını ve bir komşusunu götürecekti. Fiona, Brigid ile Grania'ya söylemek istedi, ama onlar babalarından dolayı zaten gidiyorlardı. Suzi de Luigi'yle gidiyordu. Müthiş bir gece olacaktı.

Yemek dersleri devam ediyordu. Fiona ile Barry'nin annesi parti için çok egzotik bir tatlı yapacaklardı. Tatlının adı cannoli'ydi, ve kuru meyveler, fındık, ricotta peyniri ve hamurla hazırlanıp kızartılacaktı.

- Bunun bir makarna çeşidi olmadığından emin misiniz ? diye merakla sordu Barry.

- Hayır, dedi kadınlar. Ona cannelloni derlerdi. Hiçbir şey bilmiyordu. Signora'ya sormalıydı. Signora cannoli alla siciliana için "Dünyanın en ağız sulandırıcı yemeğidir" dedi.

Fiona ile Nessa Healy arasındaki samimiyet gittikçe ilerliyordu. Fiona, Barry'den gerçekten hoşlandığını söylüyordu, onun ne kadar verici ve iyi biri olduğunu bildiğini, ama ev kurmaya hazır olmadığım düşündüğü için aceleye getirmekten kaçındığım söylüyordu.

Barry'nin annesi de kocasından vazgeçemediğini itiraf ediyordu. Bir zamanlar "Mademki beni sevmiyor kimi seviyorsa ona gitsin" diye düşündüğünü, şimdi ise onu bırakamayacağını söylüyordu.

- Neden acaba? diye sormuştu Fiona, merakla.

- Hastaneye yattığımda, hani o deliliği yaptıktan sonra hastanede kalırken bana çiçek getirdi de ondan... Sevmeyen bir erkek bunu yapmazdı. Ne derse desin, ne kadar kalmaya mecbur edildiğini söylerse söylesin, bu hareketi bana bağlı olduğunu gösteriyor. Benim dayanağım da bu işte...

Fiona, gözlüklerinin arkasında kocaman gözleri ve unlu elleriyle donup kalmıştı. Ve kendine "Cehenneme kadar yolun var" diyordu. Eğer bir açıklama yapacaksa şimdi yapması gerektiğini bilerek karar veremeden düşünüyordu.

Sonra Nessa Healy'nin yüzüne, umutlu gözlerine bakınca sorunun gerçek boyutunu fark etti. Kadına, o belalı frezyaları getirenin kendisi olduğunu, kafeteryada çalışan gözlüklü kız olduğunu nasıl söyleyebilirdi ? Sözde intihar etmek istediğini bilmeyen Fiona? Bu konuyu hiç tartışmamışlardı. Fiona nedensiz yere kadını umutlandırmıştı, şimdi ne yaparsa yapsın o umudu ve yaşam sevgisini yok etmemeliydi. Öyleyse başka bir yol bulmalıydı.

İlerde kayınvalidesi olacak kadm, "Sevmeyen insan çiçek göndermez" diye tekrarladıkça Fiona da "Tanrım, bana bir yol göster" diye çaresizce yalvanyordu.

"Suzi olsa ne yapması gerektiğini bilirdi" diye düşünüyordu. Ona soramazdı. Suzi Luigi'ye söyler, Luigi de Bartolomeo diye hitap etmekte ısrar ettiği eski arkadaşı Barry'ye yetiştirirdi. Hem Suzi'nin olanları öğrendiğinde Fiona'dan nefret edeceği kesindi.

Brigid ve Grania Dunne'dan da medet umulmazdı. Onlar sadece Fiona'nın eski haline döndüğünü, incir çekirdeğini doldurmayan konulan büyüttüğünü söylerlerdi. Okulda bu deyimi kullanan bir öğretmenleri vardı. "İncir çekirdeğini doldurmayan konulan büyütmeyin, kızlar" derdi. Kızlar da gülmemek için yumruklarını boğazlarına sokarlardı. Daha sonra Brigid ile Grania bu deyimin Fiona'ya çok uyduğunu söylemişlerdi. Oysa bunun, kızm ne kadar önemsediği bir incir çekirdeği olduğunu bir bilseler. Nasıl olsa bütün kabahat sende diyeceklerdi...

Limonlu pay yapıyorlardı. Bayan Healy, "Beni seviyorsun, değil mi?" diye sordu.

- Çok, dedi Fiona.

- Bana gerçeği söylersin, değil mi ?

- Tabiî. Fiona'nın sesi birden zayıflamış gibiydi. Korkunç haberi bekliyordu. Birileri o çiçekleri getirenin kendisi olduğunu söylemişti. Belki böylesi daha hayırlıydı.

- Sence renklerimi öğrenmeli miyim?

- Renklerinizi mi?

- Evet. Bana yakışan renkleri, hangi renklerin yüzümü yorgun gösterdiğini belirleyen bir danışmana gitmek... Anlaşılan çok bilimsel bir şey...

Fiona ne diyeceğini bilemiyordu. "Kaç para alıyorlarmış ?" diye sordu sonunda.

- O sorun değil. Param var.

- Bu konuları iyi bilmem, ama arkadaşıma sorarım. O, iyi fikir olup olmadığım bilir.

- Teşekkürler, Fiona, dedi kırk beş yaşında olmasına karşın yetmiş beş yaşındaymış gibi görünen ve Fiona sayesinde kocasının hâlâ kendisine âşık olduğuna inanan Bayan Healy.

Suzi "Harika bir fikir" dedi. "Ne zaman gideceksin?" diye sordu.

Fiona kendisi için sormadığım itiraf edecek cesareti bulamadı. Suzi'nin bir danışmana gitmesini olağan karşılamasına biraz da üzülmüştü. Son zamanlarda olgun görünüp ufak sorunları büyütmemeye öyle büyük çaba sarf ediyordu ki, kendinden emin bir şekilde "Evet" dedi "çoktandır bunu düşünüyordum."

Olumlu haber, Nessa Healy'yi sevindirmişti. "Yapmamız gereken bir şey daha var" demişti içtenlikle. "Bence pahalı bir berbere gidip yepyeni, modern saçlar kestirmeliyiz."

Fiona bayılacak gibiydi. Viaggio için biriktirdiği tüm paralar... Hepsi son kuruşuna kadar Barry'nin annesiyle yapmak zorunda kaldığı bu değişiklik uğruna yok olacaktı...

Suzi, bildiği bir kadın berberi okulundan söz ederek imdada yetişti, paranın bir kısmını kurtardı.

Haftalar geçiyor, Bayan Healy kahverengi yerine pastel, açık renkli giysiler giyiyor, güzel, koyu renkli şallar takıyordu. Saçlarını boyatmış ve kısacık kestirmişti. Artık yetmiş beş yaşında değil elli yaşında duruyordu.

Fiona'nın koyu renkli parlak saçları da kısacık kesilmişti. Dümdüz bir perçemi vardı. Herkes harika göründüğünü söylüyordu. Parlak kırmızı veya sarı renkte giysiler giyiyordu artık. Hastanede bir iki doktor ondan hoşlandıklarım belli edecek şekilde laf atmışlardı. Fiona da eskisi gibi evlenme teklif ettiklerini sanacağına yan alaylı gülerek cevap vermişti.

Barry'nin babası evde çok fazla bulunmasa da eskisinden daha çok vakit geçirmeye başlamıştı. Fiona evdeyken ona olabildiğince iyi davranmaya özen gösterdiği belli oluyordu.

Yine de ne yeni saç biçimi ne de yeni renkli giysiler ilişkilerini olaydan önceki duruma getireceğe benzemiyordu.

- Anneme ne kadar iyi davranıyorsun. Harika görünmeye başladı, diyordu Barry.

- Ya ben? Ben de harika görünmüyor muyum?

- Sen hep harikaydın. Ama beni dinle, sakm annemin intihar ettiğini biliyor olma. Sık sık sana söylemediğime dair yemin ettiriyor bana. Senin saygını yitirmek onu çok üzer...

Fiona bu sözleri duyunca yutkunuyordu. Gerçeği Barry'ye de anlatamazdı. Hayattan boyunca bir yalanla yaşayan başkaları da vardı herhalde. Bu o kadar önemli bir yalan değildi, ama çok yanlış ümitlere yol açmıştı...

Yumurta sarılarını beyazlardan ayırıp beze yapmak için kar gibi çırptıkları sırada duyacaklarına hiç hazır değildi Fiona.

- Nerede çalıştığını keşfettim. -Kimin?

- Kadının. Dan'mkinin. Metresinin. Bayan Healy memnundu. Başarılı bir takip işini bitirmiş biri gibiydi...

- Nerede çalışıyor ? Bu sözler Barry'nin annesinin yeniden sinir krizleri geçirip intihar etmeye kalkışması mı demek olacaktı acaba? Fiona kuşku içindeydi.

- Dublin'in en şık lokantalarından birinde. Quentin's'te. Adını duymuş muydun?

- Evet. Sık sık gazetede rastlarım, dedi zavallı Fiona.

- Yakında yine gazetelerde görürsen hiç şaşmam, dedi Barry'nin annesi. Yüzünde karanlık bir ifade vardı.

Quentin's'e gidip hadise çıkartacağını mı ima ediyordu acaba? Böyle bir şey yapabilir miydi ?

- Orada çalıştığından emin misiniz ? Yani, nasıl bu kadar kesin bilebiliyorsunuz, Bayan Healy?

- Onu takip ettim, dedi büyük bir gururla. Dün akşam kamyonetine bindi, gitti. Çarşambaları genellikle böyle yapar. Evde kalır, televizyon seyreder sonra geceyansı işe gidiyorum diye çıkar. Yalan olduğunu biliyorum. Çarşambaları başından beri biliyorum. O gece aslında işi yoktur. Sonra dişlerini fırçalar, temiz gömlekler giyer, süslenir, püslenir. Tepeden tırnağa temiz giysiler giyer.

- Nasıl peşinden gittiniz, Bayan Healy? Kamyonetiyle gitti demediniz mi ?

- Öyle yaptı. Ama ben de bir taksi tutmuştum. Işıklarını söndürmüştü. Böylece biz de peşinden gittik.

- O kadar zaman kapıda bekleyen bir taksi mi ? Dışarı çıkmaya hazır oluncaya kadar mı? Bu deliliğin boyuttan Fiona'yı şaşırtmıştı.

- Hayır, geceyarısından sonra çıkacağını biliyordum. Ben de on ikiye çeyrek kala gelmesini söyledim taksiye. Sonra taksiye bindim ve kamyoneti takip ettik.

- Aman yarabbi! Peki taksinin şoförü ne düşünüyordu sizce ?

- Ne düşünecek ? Taksimetresinde gittikçe yükselen paraları düşünüyordu elbet!

- Sonra ne oldu ?

- Kamyonet Quentin's'in arkasına saptı. Kadın sustu. Çok üzülmüş gibi değildi. Fiona, Bayan Healy'nin bundan daha üzgün ve sıkıntılı olduğu günleri hatırlıyordu. Bu akıl almaz misyonu sırasında neyle karşılaşmış olabilirdi?

-Sonra?

- Sonra beklemeye başladık. Yani o bekledi. Şoförle ben de bekliyorduk. Bir kadın çıktı. O kadar karanlıktı ki yüzünü göremedim. Sonra emin bir edayla kamyonete bindi, hızla uzaklaştılar. Biz de izlerini kaybettik.

Fiona'nm içi rahatladı. Bayan Healy çok gerçekçiydi. "Gelecek çarşamba onu kaybetmeyeceğiz" dedi.
Kullanıcı avatarı
derfinia
Leydi
 
Mesajlar: 291
Kayıt: Çrş Ara 01, 2010 9:34 am
Has thanked: 0 time
Have thanks: 0 time
National Flag:
Turkey

Re: İTALYANCA AŞK BAŞKADIR

Mesajgönderen derfinia » Prş Kas 03, 2011 1:11 am

Fiona ikinci gezintiye engel olacaktı. "Ne kadar pahalıya mal olduğunu görmüyor musunuz ? Taksiye vereceğiniz parayla kendinize enfes bir gömlek alırsınız."

- O para benim ev param. Oradan artırdığımla canım ne isterse yaparım.

- Ya sizi görürse. Ya peşinde olduğunuzu anlarsa?

- Kötü bir şey yapan ben değilim ki... Sadece taksiyle geziyorum, o kadar...

- Peki kadım gerçekten gördüğünüzü düşünelim. Ne fark edecek, ne değişecek ?

- Nasıl bir kadın olduğunu anlayacağım. Seviyorum sandığı kadını görmüş olacağım. Dan Healy'nin başka bir kadını sevdiğini sandığını söylerken öylesine kendinden emindi ki Fiona, kanının donduğunu hissetti.

- Annen Quentin's'te çalışmıyor mu? diye sordu Fiona Brigid'e.

- Evet. Orada çalışıyor. Neden sordun?

- Gece çalışanları tanır mı? Garson kızları, genç garson kızları?

- Herhalde tanır. O kadar uzun zamandır orada ki tanımaması imkânsız. Neden sordun ?

- Sana birisinin adını versem, onun hakkında bilgi alır mısın ? Neden sorduğunu açıklamadan, demek istiyorum?..

- Belki yapabilirim. Neden ?

- Hep neden diye soruyorsun.

- Nedenini sormadan hiçbir şey yapmam, dedi Brigid.

- Öyleyse unut gitsin, dedi Fiona hafif kızgınlıkla

- Hayır. Yapmam demedim ki...

- Unut gitsin. Unut...

- Peki peki, tamam. Annemden öğrenmeye çalışırım. Senin Barry'nle mi ilgili ? O mu ? Quentin's'te çalışan biriyle ilişkisi olduğunu mu sanıyorsun ? Brigid merak içindeydi.

- Tam değil.

- İstersen anneme sorarım.

- Hayır, fazla soru soruyorsun. Bırakalım daha iyi. Yoksa bizi ele verirsin.

- Haydi, Fiona. Kendimizi bildik bileli arkadaşız. Sen bizi korudun biz de seni... Öğrenirim. Bana adını ver, ben de çaktırmadan anneme sorarım.

- Bakalım, belki.

- Kızın adı ne ?

- Daha bilmiyorum. Ama yakında öğrenirim, dedi Fiona. Duyanlar Fiona'nın gerçekten bilmediğini anlardı.

- Adını nasıl öğrensek, dedi Fiona, Bayan Healy'ye.

- Bilmem ki... Onlarla yüzleşmekten başka çare göremiyorum.

- Hayır, adım öğrenirsek avantajlı duruma geçeriz. Yüzleşmeye gerek kalmaz.

- Bunu nasıl başarırız bilmiyorum. Nessa Healy'nin kafası karışmıştı. Sessizce düşünüyorlardı.

- Mesela, dedi Fiona, mesela Dan'e Quentin's'ten birinin telefon ettiğini ve aramasını istediğini söylesek. Arayanın kadm olduğunu, adını vermediğini... Sonra telefon ettiğinde kimi istediğini duyarız.

- Fiona, sen o hastanede ziyan oluyorsun, dedi Barry'nin annesi. Sen dedektif olmalıydın.

Aynı akşam bu planı uyguladılar. Dan eve gelince onu güler yüzle karşıladılar, yemek ikram ettiler. Sonra, sanki birden anımsamış gibi karısı Quentin's'ten gelen haberi verdi.

Dan telefon etmek için antreye çıktı, Fiona elektrikli mikserin sesini yükseltirken Barry'nin annesi ayaklarının ucuna basa basa kapıdan dinlemeye koştu.

Dan Healy mutfağa döndüğünde iki kadını da yemeklerin başında buldu. "Quentin's dediğine emin misin?"

- Öyle dedi.

- Şimdi aradım. Beni arayan olmadığını söylediler de... Karısı omzunu silkti. İş hayatı böyledir işte, diyordu sanki. Adam huzursuz görünüyordu. Kısa bir süre sonra yukarı kata çıktı.

- Kimi istediğini duydunuz mu? diye sordu Fiona.

Bayan Healy başını salladı. "Evet. Şimdi adını biliyoruz. Onunla konuştu."

- Kimdi peki? Adı neydi? Fiona heyecandan ve gerilimden nefes alamıyor gibiydi.

- Kadm kimse telefonu o açtı. Bizimki ise, "Tanrı aşkına, Nell, neden evi aradın?" diye sordu. Öyle dedi. Adı Nell.

-NE?

- Nell. O küçük, bencil, orospunun adı Nell. Kadın boşuna onu sevdiğini sanıyor. Öyle kızgın konuştu ki...

- Evet, dedi Fiona.

- Şimdi adını biliyoruz ya, güç bizde, dedi Nessa Healy. Fiona cevap vermedi.

Nell, Brigid ile Grania'nm annelerinin adıydı. Quentin's'te telefon çalınca açan, kasada oturan Nell Dunne'dan başkası değildi.

Barry'nin babası, arkadaşının annesiyle aşk yaşıyordu. İyi vakit geçirmek için birlikte olunan saçma sapan bir genç kızla değil Nessa Healy'yle aynı yaşta bir kadınla ilişkisi vardı. Kocası ve iki büyük kızı olan bir kadınla. Fiona bu karmaşık iş, bakalım ne gibi sonuçlar doğuracak diye merak ediyordu.

- Fiona? Ben Brigid.

- İşte telefonla konuşmam yasak, Brigid. Lütfen beni buradan arama...

- Gördün mü ? Mezuniyet diplomanı alsaydın insanların seni arayabileceği bir işte çalışırdın, dedi Brigid.

- Anladık, ama yapamadık işte... Ne var Brigid? Burada sıra bekleyen bir sürü insan var da... Aslında kimse yoktu, ama aile hayatının içyüzünü öğrendikten sonra arkadaşıyla konuşmaktan rahatsız oluyordu.

- Hani Barry'nin hoşlandığını sandığın o piliç vardı ya. Quentin's'te çalışan... adını söyleyecektin ben de annemden bilgi alacaktım.

- Hayır! Fiona adeta çığlık atmıştı.

- Ne oluyorsun? Bunu isteyen ben değildim ki...

- Fikir değiştirdim.

- Neden öyle söylüyorsun. Bir kenarda çimleniyorsa bilmek hakkın.. .İnsanların bilmek hakkı...

- Öyle mi Brigid? Gerçekten insanların hakkı mı bilmek? Fiona gereğinden fazla duyarlı olduğunun farkındaydı.

- Tabiî ki... Hem sana, hem o kıza "Seni seviyorum" diyorsa, tabiî ki bunu bilmek senin hakkın.

- Ama gerçek tam senin anlattığın gibi değil.

- Neden? Sana seni sevdiğini söylemiyor mu yoksa?

- Söylüyor... Aman Brigid, ne olur bu konuyu bırak...

-Fiona?

-Efendim?

- Bence ciddi olarak deliriyorsun. Bunu bilmen gerek sanırım.

- Peki, Brigid. Tamam. Fiona, bu seferlik yan deli biri olmakla suçlandığına pişman değildi.

Fiona, Barry'nin annesine, "Kadının genç olması mı yoksa yaşlı olması mı sizi daha çok üzer?" diye sordu.

- Nell'in mi? Genç olduğu kesin. Öyle olmasaydı beni aldatmasına hiçbir neden olmazdı, değil mi?

- Herkes, "Erkekleri anlamak imkânsız" diyor. Bakarsınız yaşlı biridir.

Nessa Healy son derece sakindi. "Eğer beni aldatıyorsa bunu ancak çok genç biriyle yapacağından eminim. Erkekler pohpohlanmaya bayılırlar. Ama o beni seviyor. Bunu biliyorum. Sana anlattığım gibi elimde olmayan nedenlerle hastaneye yattım. Bir gün, ben uyurken gelip çiçek bıraktı. Elle tutulur başka şeyler olsa bile bunu unutmam mümkün değil."

Barry heyecanla eve dönmüştü. Perşembe günü düzenledikleri partiye rağbet çoktu... Muhteşem bir gece olacaktı. Magnifico. Bay Dunne, böyle bir basandan sonra gelecek yıl daha kapsamlı bir yetişkinler okulu programı hazırlayacaklarını açıklamıştı.

- Bay Dunne mı dedin? diye sordu Fiona boş bir sesle.

- Bu kursları tasarlayan ve başlatan o... Signora'nın yakın arkadaşı. Kızlarını tanıdığını söylememiş miydin?

- Evet. Tanıyorum.

- O kadar mutlu ki anlatamam. Bu başarının en büyük payı onun...

-O da gelecek mi?

- Hey, Fiona, uykuda mı geziyorsun? Babalarıyla partiye gelecekleri için kızlarına bilet satamayacağımızı söyleyen sen değil miydin?

- Ben mi söyledim? Belki de söylemişti, ama o çok eskidendi. Şimdi bildiklerini öğrenmeden önce...

- Karısı da gelir mi sence ? diye sordu.

- Bilmem... Herhalde. Karısı veya kocası olan herkes, annesi, babası veya seven bir kız arkadaşı olan herkes... hepsinin gelmesi için elimizden geleni yapıyoruz.

- Ya baban? O da geliyor mu?

- Bugün geleceğini söyledi, dedi İtalyanca konuşan Bartolomeo. Böyle bir ekibin içinde olmaktan mutluydu.

Mountainview Okulu'nda herkes festa gecesini büyük bir hevesle bekliyordu.

Signora kendisine yeni bir elbise alacaktı, ama son anda o parayı okulun salonuna renkli ampuller almak için harcamaya karar verdi.

- Aman, Signora, dedi Suzi Sullivan. Good as New'da tam size göre bir elbise gördüm. Bırakın, okul eski lambalarla idare etsin...

- O akşamı hayatlan boyunca unutmamalarını istiyorum. Güzel, renkli ışıklar geceye çok daha romantik bir hava verir... Kırk pounda yeni bir elbise alsam kimin umurunda? Fark edecek kimse yok ki...

- Işıklan ben halledersem o elbiseyi alır mısınız ? diye sordu Suzi.

- Sakın Luigi'den böyle bir şey isteme... Signora kuşku içindeydi.

- Hayır. Onun yeraltı dünyasıyla ilişkisine son verdiğine yemin ederim. Hayır. Elektrikçide çalışan birini tanıyorum. Jacko diye biri. Evimin elektrik işlerini yenilemek istediğimde Lou İtalyanca dersinde soruşturdu. Laddy de çalıştığı otelin elektrikçisinin adını vermiş. Onu göndereyim, istediğinizi ona anlatın.

- Bilmem ki, Suzi...

- Ucuza yaparsa, ki bundan eminim, o elbiseyi alacağınıza söz veriyor musunuz?

- Tabiî, Suzi, diye yanıtladı Signora, bir taraftan da insanların neden her şeyi giyimle ölçtüklerini sorguluyordu.

Jacko okulun salonuna göz atmaya geldi. "Ahır gibi bir yer olacağını tahmin etmeliydim" dedi.

- Biliyorum, ama iki veya üç sıra renkli ampul koyarak... Noel ışıkları gibi...

- Acıklı olur, dedi Jacko.

- Başka bir şey alamayız. Paramız yok. Bu kez acıklı olan Signora'nın yüz ifadesiydi.

- Almaktan söz eden kim? Bu işi bana bırakın, ben gerektiği gibi aydınlatırım. Spotlar filan getirir diskoya çeviririm. Her şeyi bir gecelik hazırlar, ertesi gün de toplarım.

- Olmaz. Bunu yapamazsınız. Bir servet harcamanız gerekir. Sonra o ışıklan idare edecek kimsemiz de yok.

- Ben gelirim, patlayan bir şeyler olmaması için başında dururum. Bir gece olduğuna göre sizden para da almam.

- Bütün bunları neden yapıyorsunuz?

- Sadece elektrik şirketimi tanıtan büyük bir afiş asın, yeter. Jacko'nun gülümsemesi tüm yüzünü kaplıyordu.

- Yanınızda birini getirmek istersiniz belki. Size birkaç bilet verebilir miyim ? Signora bu kadar iyiliğin altonda kalmak istemiyordu.

- Hayır. Son günlerde yalnızım, Signora, dedi çarpık bir gülümsemeyle. Ama partide birisiyle tanışırsam kanşmam. Ne de olsa tüm vaktimi ışıklara bakarak geçirecek değilim.

Bill Burke ile Lizzie Duffy'nin toplam on kişi bulmalan gerekiyordu. Grania Dunne daha önce davrandığı için Bill'in bankada satacak adam bulması imkânsızdı. Lizzie'nin annesinin o akşam Dublin'de olacağını öğrenmişlerdi.

- Çağırma cesaretini gösterelim mi? Ne dersin? diye sordu Bili. Bayan Duffy acayip biriydi, onu böyle bir yere götürmenin tehlikesi büyük olabilirdi.

Lizzie soruyu ciddi olarak düşündü. "Başımıza gelebilecek en kötü şey ne olabilir?" diye sordu.

Bili bir süre düşündükten sonra, "Sarhoş olup orkestra eşliğinde şarkı söyler...."

- Hayır sarhoş olduğunda herkese babamın ne hergele olduğunu anlatır...

- Nasıl olsa müziğin sesi yüksek olacağına göre... Kimse duymaz. Anneni çağıralım, dedi Bili.

Constanza istese bütün biletleri alırdı, ama amaç bu değildi. Amaç birilerini davet etmekti.

Veronica geliyordu, işten de bir arkadaşım getiriyordu. Kız evlatlar harikaydı. Biraz çekinerek oğlu Richard'ı da kız arkadaşıyla davet etmişti. Richard'ın memnuniyetle geleceğini görünce çok sevindi. Mahkeme boyunca ve karar açıklandığında çocukları ona o kadar destek olmuşlardı ki... Harry, önceden tahmin ettiği gibi kısa bir süre tutuklu kalacaktı. Her hafta dört çocuğu sahildeki ufak apartmanına onu ziyarete geliyorlardı. Demek hayatta doğru yaptığı bazı şeyler olmuştu...

Birkaç gün sonra, Richard, "Buna inanmayacaksın" diye telefon etmişti. "Mountainview Okulu'ndaki şu fes ta 'n var ya... Patronum, Bay Malone de gidiyor. Bugün o partiden söz etti."

- Dünya ne kadar küçük, dedi Connie. Belki kayınpederini çağırırım. Paul'ün karısı da geliyor mu ?

- Sanırım, dedi Richard. Yaşlılar genelde kanlarım da getirirler. Connie, İtalyanca dersine katılanlardan hangisinin Paul Malöne'yi davet ettiğini merak ediyordu.

Gus ile Maggie, Laddy'ye tabiî ki/esta'ya geleceklerini söylediler. Hiçbir şey gelmelerini engelleyemezdi. Patates kızartması satan arkadaşlarını da davet edeceklerdi, böylelikle bunca yıl yaptığı çevirmenlik için teşekkür etmiş olurlardı... Otelde birkaç kişilik şaraplı akşam yemeğini piyangoya koyuyorlardı.

Signora'nm kiracı olduğu evde Jerry Sullivan partiye gelmek için yaş sınırı olup olmadığım soruyordu.

- On altı, Jerry. Sana kaç kere söyledim. Okulda disko gibi aydınlatılmış içkili bir partiye büyük ilgi olduğunu biliyordu Signora.

Müdür, Bay O'Brien daha büyük öğrencilerin bile katılmasını engellemeye çalışıyordu. "Hepiniz okulda yeterince vakit geçiriyorsunuz. Neden her zamanki gibi kulakları sağır eden müziğinizi dinlemek için yer altındaki o korkunç, duman dolu yerlerden birine gitmiyorsunuz ?"

Son günlerde Tony O'Brien şeytana benziyordu. Hayatınm aşkı Grania Dunne'm hatırı için sigarayı bıraktıktan sonra çok değişmişti. Ancak Grania öylesine mucizeler yaratmıştı ki karşılığında sigarayı bırakması hafif kalıyordu. Grania babasını ziyaret ederek gönlünü almıştı.

Genç kadımn bunu nasıl başardığını bilmiyordu. Tek bildiği Ai-dan Dunne'ın el sıkışmak için ertesi gün ofisine geldiğiydi.

- Kraliçe Victoria zamanındaki babalar gibi davrandım, demişti. Oysa kızım ne istediğini bilecek yaşta, onu mesut edebiliyorsan bu yeterli.

Tony şaşkınlıktan sandalyeden düşecek gibi olmuştu. "Aidan, bugüne kadar saçma sapan bir yaşantım oldu. Ama Grania benim için bir dönüm noktası. Kızın beni gençleştiriyor, kendimi iyi hissetmemi, mutlu ve umut dolu olmamı sağlıyor. Onu hiçbir zaman hayal kırıklığına uğratmayacağım. Senden tek istediğim söylediklerime inanman..."

Sonra, öylesine ek sıkışmışlardı ki ikisinin de kollan günlerce ağnmıştı.

Bu durum hem evde hem de okulda, işleri kolaylaştırmıştı. Grania doğum kontrol hapı almaktan vazgeçmişti. Tony de Ai-dan'ın bu jesti kolay yapmadığını biliyordu. Ne tuhaf adamdı Aidan... Onu daha iyi tanımasa, Signora'yla bir ilişkisi olduğuna inanacaktı.

Ama Aidan gibi biri evlilik dışı ilişkiye girmezdi.

Signora'nm arkadaşları Brenda ile Patrick Brennan da partiye geliyorlardı. "Arada sırada başkasına bırakamazsan başanlı bir işin sahibi olmanın ne yaran var" diyorlardı. Yardımcı bir aşçıla-n ve müşterileri karşılamaya yardım eden birileri vardı. Lokanta onlar olmadan bir gece olsun idare edilemeyecekse yanlış yönetiliyor demekti. Kasada oturan Nell Dunne da orada olacaktı. "Demek ki Quentin's bir geceliğine B takımının eline kalacak" diyorlardı gülerek.

- Hepimiz neden gidiyoruz, anlamıyorum. Delirdik herhalde... diyordu Nell Dunne.

- Belki de dayanışma içinde olduğumuzu belirtmek içindir, diye yanıtlıyordu Bayan Brennan, Nell'e tuhaf tuhaf bakarak.

Nell her zamanki gibi Bayan Brennan'm kendisinden hoşlanmadığını düşündü. Söylediği o kadar aptalca mıydı da öyle tuhaf tuhaf yüzüne bakmıştı? Brennan'lar gibi önemli insanların ve Nell Dunne gibi Dublin'de tanınmış birinin, toplu halde Mountainview'a; Aidan'm yıllarca hiç karşıhk görmeden kendini adadığı o harap okulun bahçesindeki barakaya gitmeleri akıl alacak gibi değildi.

"Yine de ağzımı açmasaydım daha iyi olurdu" diye düşündü. Bu sözlerle Brennan'lann gözünden düşmüştü.

Partiye gitmesi daha doğru olurdu. Nasıl olsa Dan o akşam boş olmadığını, oğluyla bir yere gitmek zorunda olduğunu söylemişti. Nell, gitmezse kızlarını da gücendirmekten korkuyordu.

O okulda yapılan her şey gibi can sıkıcı olacağı kesindi. En azından şık giyinmesi gerekmiyordu. Bir dilim pizza yiyerek kulakları sağır eden İtalyanca şarkılar dinlemek için beş pound vermek ! Aman Tanrım, ailesi için yaptığı fedakârlıkların sonu yoktu.

Grania ile Brigid defesta'ya hazırlanıyorlardı.

- Babamın hatırı için gecenin çok iyi geçmesini istiyorum, dedi Grania.

- Babam patronuyla yatmana izin verdiğine göre başa çıkamayacağı hiçbir şey yok, diye düşünüyorum. Onu yıkabilecek hiçbir şey kalmadı. Brigid, salondaki aynanın önünde saçlarım tarıyordu.

Grania sinirlenmişti. "Durmadan yatmaktan söz etmesen memnun olurum. Aramızdaki bağ onun çok ötesinde..."

- Tony yaşında biri zaten fazla yatamaz, yorgun düşer, dedi Brigid alaylı bir ifadeyle.

- Ayrıntılarını anlatsam kıskançlıktan ölürdün! dedi Grania kaşlarını boyarken. Odaya anneleri girdi. Hadi, Anne. Hazırlan! Birkaç dakikaya kadar çıkıyoruz, dedi Grania.

- Ben hazırım.

Annelerine baktılar. Saçları taranmamıştı, yüzü boyasızdı, üstünde günlük bir elbise, omuzlannda yün hırka vardı. İki kardeş bir şey söylemeden birbirlerine baktılar.

- Peki, dedi Grania. Yola çıkalım.

Nessa Healy hastaneye yattığından beri ilk kez bir yere gidiyordu. Renkler konusunda danıştığı kadm çok doğru önerilerde bulunmuştu.

Barry yıllardır annesinin bu kadar güzel ve bakımlı olduğunu görmemişti. Fiona'ya viaggio'ya gelmesini teklif etmek istiyor ancak aynı odada kalmaları gerekeceğinden korkuyordu. Tanışalı haftalar geçmişti, uzun bir süredir çıkıyorlardı, ama işin o yanında fazla ilerleme yoktu. Barry aslında bunu istiyordu, ama hiçbir zaman doğru yeri, doğru zamanı bulamamıştı.

Babası rahatsızdı. "Orada ne tür insanlar olacak, oğlum?" diye merak ediyordu.

- Derse katılan herkes, Baba. Bir de benim sizleri sürüklediğim gibi sürükleyecekleri insanlar... Göreceksin, harika bir gece olacak...

- Eminim.

- Baba, Bayan Clarke bu sosyal bir gece olsa da süpermarketin kamyonetini alabileceğimi söyledi. Sen veya annem sıkılırsanız sizi eve getiririm. Geldikleri için öyle mutlu ve hevesli görünüyordu ki babası bir an için kendini suçlu hissetti. "Dan Healy'nin masada hâlâ içki bulunan bir daveti terk ettiği duyulmuş mudur ?" dedi.

- Fiona'yla orada mı buluşuyorsunuz ? diye sordu annesi. Son zamanlarda içtenlikle bağlandığı bu genç kızdan destek almak istediği belliydi. Fiona, Nell'le yüzleşmeyi biraz erteleyeceğine dair söz almıştı. En azından bir hafta için. Tek bir hafta için... Nessa Healy istemeye istemeye razı olmuştu.

- Evet, dedi Barry. Israrla yalnız gitmek istedi. Yola çıkalım mı? Ve üçü yola çıktılar.

Signora, okulun salonunda ayakta duruyordu.

Sullivan'lardan çıkmadan büyük aynada kendine bakmıştı. Bir yıl önce İrlanda'ya dönen kadına hiç benzemediği kesindi. Sevgili Mariosunun arkasından gözyaşları döken, düzensiz, uzun eteği ve yele gibi kırmızı saçlarıyla o günlerde kendini bir dul gibi görüyordu. Utanıyor, insanlardan ne iş ne de kalacak bir yer isteyebiliyordu. Kendi ailesinden de korkuyordu.

Bugün ise dimdik, şık bir kadındı. Kahverengi ile lila kanşımı elbisesi o tuhaf saç rengine çok yakışıyordu. Suzi bu elbisenin aslında en az 300 pound ettiğini söylemişti. Aman yarabbi! Yüzünü de Suzi boyamıştı.

- Beni kim görecek ? demişti karşı çıkarak.

- Bu akşam sizin akşamınız, Signora, demişti araya giren Peggy Sullivan.

Gerçekten de öyleydi. Yanıp sönen renkli ışıkların altında, duvarları posterler ve resimlerle süslü odanın ortasında, hoparlörlerden arka arkaya İtalyanca şarkılar duyulan salonda dimdik duruyordu. Birazdan, daha büyük canlılık katacak orkestra da gelecekti. Nessun Dorma, Volare ve Amrivederci Roma adlı şarkıların sık çalınmasına karar vermişlerdi. "Tanınmış şarkılar olsun" demişlerdi.

Kapıda Aidan Dunne belirdi. "Size nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum" dedi.

- Teşekkür etmesi gereken biri varsa o da benim, Aidan. Adı İtalyanca'ya dönüşmeyen bir tek o vardı. Bu da Aidan'a bir ayrıcalık veriyordu.

- Heyecanlı mısınız ? diye sordu Aidan.

- Biraz. Ama etrafımız arkadaşlarımızla dolu. Neden heyecan-lanayım? Herkes bizden yana, bize karşı olan kimse yok ki...

Sonra gülümsedi. Aslında ailesinden kimsenin, tek bir kişinin bile onu desteklemeye gelmeyeceğini düşünmek istemiyordu. Onlardan gelmelerini istemişti. Israr etmeden söylemişti. Bir kere-cik olsun dönüp "Size kardeşimi tanıtayım" veya "Annemle tanışıyor musunuz" demeyi ne kadar isterdi... Ama hayır.

- Gerçekten harika bir görüntü, Nora. Yani buraya değil, size harikasınız demek istiyorum.

İlk kez ona "Nora" diyordu. Bunun anlamım düşünmesine fırsat kalmadan ilk davetliler gelmeye başladılar. Kapıda, Constanza'nın son derece işbilir arkadaşı Vera, biletleri topluyordu.

Vestiyerde ise italyanca kursundan Caterina ve Harriet adındaki cin gibi arkadaşı paltoları alıp kaybetmemelerini tembih ederek numaralar veriyorlardı. Yabancılar okula girdiklerinde karşılaştıkları manzaraya ve düzene hayran kalıyorlardı.

Müdür Tony O'Brien ise tebrikleri ve takdirleri Signora'ya yönlendiriyordu. "Ne yazık ki benim hiçbir katkım olmadı. Her şey bu projenin yaratıcısı Bay Dunne ile Signora'nın emeğiyle gerçekleşti."

Onlar da gelin ile damat gibi kapıda tebrik kabul ediyorlardı.

Fiona, Grania ile Brigid'in anneleriyle kapıdan girdiklerini görünce şaşkınlık içinde nefesini tuttu. Bayan Dunne'ı bugüne kadar çok görmüştü, ama bu akşam tanınmayacak haldeydi. Tam bir yıkıntı gibiydi. Sanki yüzünü bile yıkamamıştı.

"Ne iyi" diye düşündü Fiona acımasızca. Boğazmda yutmakta zorluk çektiği büyük bir lokma vardı sanki. Az pişmiş büyük bir patates parçasını veya kocaman çiğ bir kerevizi yutmak ister gibiydi. Bunun korku olduğunu biliyordu. Gözlüklü fare Fiona başka bir hayatla oynamaya niyetleniyordu. Bir sürü insana bir dolu yalan söyleyecek, hepsini öldüresiye korkutacaktı. Acaba düşündüklerini başaracak mıydı yoksa yarı yolda başı dönerek kendini kaybedecek miydi?

Tabiî ki başaracaktı. Başarmalıydı. Yaşlı adamın evi terk ettiği, "Grania'nın Çin yemeği getirttiği o geceyi hatırla" diyordu. Fiona o gece tüm yaklaşımlarını ve stilini değiştirmişti, sonuç ne harika olmuştu... Nessa Healy'deki değişiklikleri ve bu partiye gelmesini tek başına o sağlamamış mıydı ? Bütün bunlar gözlüklü bir farenin yapacağı işler değildi. Buraya kadar gelmişken pes edemezdi. Sonuna kadar gitmeliydi. Herkesi üzen bu ilişkiyi sona erdirmeliydi. Ancak bunu başardıktan sonra hayatına dönecek ve ilişkisini yoluna koymaya başlayacaktı.

Fiona yüzüne özgüvenli bir gülümseme yerleştirerek etrafım incelemeye koyuldu. Partinin biraz hız almasını beklemek zorundaydı.

Parti çok çabuk hız aldı. Hararetli konuşmalar, ve bardak şıkırtıları arasında orkestra yerini almıştı. Her yaşa uygun altmışlı yılların ağır başlı müziğiyle dans başladı.

Fiona, aşağılayıcı bakışlarla etrafı süzerek tek basma duran Nell Dunne'a yaklaştı. "Beni hatırlıyor musunuz, Bayan Dunne ?"

- Ah, Fiona? Adım ilgisizce ve zorla bulmuş gibiydi.

- Evet, gençken bana çok iyi davranırdınız, Bayan Dunne. Bunu hiç unutmuyorum.

- Gerçekten mi ?

- Evet. Size çaya geldiğimde. Bu nedenle alay konusu olmanızı, rezil olmanızı hiç istemem.

- Neden rezil olacak mışım ki?

- Dan, orada duran adam...

- NE ? Nell, Fiona'mn parmağıyla gösterdiği yöne baktı.

- Her tarafta gezer, karısının ne kadar rüküş ve değersiz olduğunu, durmadan intihar etmeye kalkıştığmı, onu bırakıp gitmeye nasıl can attığım anlatır. Adamın bu sözleri söylediği bir dizi kadınla ilişkisi var... Hepsine aynı yalanları anlatır...

- Neden söz ettiğini bilmiyorum.

- Durun bakayım... hımm... Çarşamba geceleri ile başka bir gecesinin kadını da sizsiniz sanırım... Onun yöntemi bu...

Nell Dunne, Dan Healy'nin yanında duran ve birlikte güldüğü şık kadına baktı. Sözünü ettiği karısı bu olamazdı... "Onun hakkında bu kadar çok şeyi sen nereden biliyorsun bakalım ?" diye sordu Fiona'ya.

- Kolay, dedi Fiona. Annemi de böyle elde etti. Kamyonetiyle gelip işten alırdı. Annem ona tutkundu. Korkunç bir şeydi.

- Bunları neden bana söylüyorsun? Bakışları deli gibiydi, sesi ise kısılmıştı. Durmadan sağa sola bakıyordu.

Fiona, Bayan Dunne'ı iyice sarstığını anladı. "Çalıştığım yere sebze ve meyve getirir, geldiğinde hep kadınlardan söz eder, sizden de bahseder, ona deli olduğunuzu, onsuz yapamadığınızı anlatır. .. 'Quentin's'teki lüks hatun' der sizin için. Birden sözünü ettiği kişinin Brigid ile Grania'nın annesi olduğunu anladım. Sanki benim annemden söz ediyor gibiydi... Midem bulandı, hasta oldum..."

- Anlattıklarının tek kelimesine bile inanmıyorum. Sen son derece tehlikeli zır deli bir kızsın, dedi Bayan Dunne. Gözleri ince iki çizgi gibiydi.

Luigi kurstaki Caterina'yla ateşli bir şekilde dans ediyordu. Ca-terina ile arkadaşı Harriet vestiyer sorumluluğundan kurtulmuşlar, kaybettikleri zamanı kazanmaya çalışıyorlardı.

- Özür dilerim, dedi Fiona Luigi'yi pistten sürükleyerek.

- Ne var? Suzi kızmaz ki... Dans etmemden hoşlanıyor. Çok öfkeli görünüyordu.

- Bana bir iyilik yap lütfen, dedi Fiona yalvarırcasına. Hiç soru sormadan istediğimi yap...

- Peki.

- Kapının yanında duran o esmer adama gidip çarşamba geceleri birlikte olduğu kadını yalnız bırakmamasını söyler misin?

-Ama?..

- Nedenini sormayacağına söz verdin ama!

- Nedenini sormuyorum, sadece suratıma bir yumruk yer miyim acaba diye merak ediyorum, o kadar?

- Hayır yemezsin. Hem Luigi ?

-Evet?

- İki şey. Bundan ne Suzi'ye ne de Bartolomeo'ya söz etmeyeceğine söz ver.

- Verdim gitti.

- Bir de adamla konuşurken insafsız biri gibi görünmeye çalış lütfen.

- Çalışırım, dedi Luigi, içinden bunun kolay olmayacağını düşünüyordu.

Nell Dunne, Dan'ın yanma gitmeye karar verdi. Dan çok öfkeli, iri, kalın enseli biriyle tartışıyordu. Yanından geçerken ağzının kenarından bir şeyler fısıldamayı düşünüyordu. "Biraz konuşalım" diyecekti. Başıyla yan taraftaki koridoru gösterecekti.

Buraya geleceğinden neden söz etmemişti ki ? Neden bu kadar gizliliğe gerek duymuştu? Bu kadar büyük bir sır perdesine? Kim bilir bilmediği daha neler vardı...Tam yanına yaklaşırken Dan onu gördü. Yüzünde büyük bir korku vardı. Uzaklaşmaya çalıştı. Karısının kolundan tuttu ve dansa kaldırdı.

Orkestra, Ciao Ciao Bambino adlı parçayı çalıyordu. Aslında müzisyenler bu tür parçalardan nefret ediyorlardı, ama iş işti. Yarınki akşam gazetesinde onlara ait bir yazı çıkacaktı.

Fiona, her şeyi daha iyi görebilmek için bir sandalyenin üstüne çıktı. Hem görmek hem de hiç unutmamak için. Barry, biraz önce viaggio'ya. gelmesini istemiş o da "Peki" demişti. Gelecekteki kayınvalidesi kayınpederiyle dans ediyordu.

Grania ile Brigid'in anneleri ise salondan çıkıp gitmeye çabalıyordu. Paltosunu almak için Caterina ve Harriet'in vestiyeri açmalarını istiyordu. Kadımn gittiğini sadece Fiona görmüştü. Barry varlığından bile haberdar olmamıştı. Frezyaların nereden geldiğini kimsenin öğrenememesi gibi Barry'nin bu kadının varlığından haberdar olmasına da hiç gerek kalmayacaktı.

- Benimle dans eder misin? diye sordu Fiona'ya. Three Coins in the Fountain çalıyordu. Dokunaklı ve duygusal bir şarkıydı...

Barry ona sımsıkı sarıldı. "Ti anıo, Fiona, carissima Fiona." -Anch'io. "Ben de" demek. Ben de seni seviyorum. Ti amo da morire.

- Aman Tanrım, bunları nereden öğrendin ? Hayatında hiçbir şeyden bu kadar etkilenmemişti.

- Signora'ya sordum. Sonra tekrarladım. Her ihtimale karşı...

-Her ihtimale mi?

- Sen söylersin diye... Ne cevap vereceğimi bilmek için...

Etrafları şarkının saçma sözlerini bir ağızdan söyleyen insanlarla doluydu. Grania ile Brigid'in babalan karısının nerede olduğunu merak edip aramaya koyulacağına Signora'yla konuşuyordu. Birinin aklına gelse dansa başlayacak bir çifti andırıyorlardı. Barry'nin babası, huzursuz bir tavırla etrafa bakmaktansa yeniden bir kadına benzemeye başlayan karısıyla konuşuyordu. Bri-gid ise eskisi gibi üstündeki dar etekliği çekiştireceğine bol kırmızı elbisesi içinde hiç kaçmaya niyetli görünmeyen bir adamla dans ediyordu. Grania da o yaşlı adamın, Tony'nin koluna girmişti. Onlar dans etmiyorlardı, ama evleneceklerdi. Fiona'yı düğünlerine davet etmişlerdi.

Fiona, büyümenin ne harika bir şey olduğunu düşündü. Bütün olanlann değilse bile olaylann büyük çoğunluğunun sorumlusu oydu.

- Bay Dunne'ı neden düğünümüze çağırmak zorunda olduğumuzu anlamıyorum ? dedi Lou.

- Signora'nın hatın için. Yoksa kendini yalnız hisseder.

- Niye ? Sanki başka kimsesi yok mu ? Tanrı aşkına seninkiler-le aynı evde oturmuyor mu ?"

- Ne demek istediğimi anlıyorsun. Suzi kararlıydı.

- Karısını da mı çağıracağız ? Liste gittikçe uzuyor... Adam başına on yedi pound alacaklarını unutma, hem de ağızlarına bir damla içki girmeden önceki fiyat bu...

- Tabiî karısını çağırmayacağız. Senin aklın nerede ? dedi Suzi, yüzünde sanki anlayışı kıt biriyle evleniyormuş gibi kuşkulu bir ifade belirmişti. Lou'yu en çok korkutan ifadeydi bu.

- Tabiî çağırmayacağız, canım, dedi Lou çabucak. Bir an için daldım da...

- Sizin taraftan çağırmak istediğin başka birileri var mı ?

- Yok, hiç yok. Zaten gelenlerin tümü bizim taraftan sayılır. Nasıl olsa hep birden balayına çıkmıyor muyuz ? derken Lou'nun sanki neşesi yerine gelmiş gibiydi.

- Evet. Dublin'in yansıyla birlikte balayına çıkıyoruz... dedi Suzi sıkıldığım belli ederek.

Nell Dunne kızından evlilik tarihini duyduğunda, "Demek Evlendirme Memurluğu'nda, öyle mi ?" diye sordu.

- Evet. Hiç birimiz kiliseye adım atmadığımıza göre kilisede evlenmek ikiyüzlülükmüş gibi geliyor, dedi Grania. Nell omuz silkti. Geleceksin değil mi, anne ? Grania'nın sesi kaygılıydı.

- Tabiî geleceğim. Neden sordun?

- Hiç... hiç... sadece...

- Bartolomeo, Fiona'yla aynı odayı mı paylaşacaksınız ?" diye sordu Signora.

- Si, Signora, grazie, o işi hallettik. Barry işin ne kadar zevkle halledildiğini hatırlayarak kızardı.

- İyi. Böylelikle bizim işimizi de kolaylaştırmış oldunuz. Tek kişilik odalar büyük sorun yaratıyor.

Signora, Constanza'yla, Aidan Dunne da Lorenzo'yla aynı odada kalmaya karar vermişlerdi. Diğerlerinin zaten eşleri hazırdı.

Brigid Dunne'ın çalıştığı seyahat acentası çok yardımcı olmuş, tüm olasüıklan inceleyerek en düşük fiyatı vermişti. Brigid Dunne'ın da aslında onlara katılmaya can attığı belliydi.

- Neden Denizden Gelen Yaşlı Adam'la birlikte onlara katılmıyorsun ? diye sordu Grania'ya.

Brigid böyle alaylı konuştuğunda Grania gülmekle yetiniyordu. "Babama sorun yaratmamak için... Bir de bu asnn en güzel yaşlılar düğününü hazırlıyoruz."

Brigid kıkır kıkır güldü. Grania söylenenlere aldırmayacak kadar mutluydu.

Meşhur viaggio'nun hazırlıklan yapılırken annelerinin adının geçmemesi ikisini de şaşırtmıştı. Nedenini bilmeden ikisi de bu konuyu açmaktan kaçınıyorlardı. Bu hem çok ufak hem de çok önemli bir konu gibi görünüyordu. Yoksa anneleri ile babalan ay-nlmayı mı düşünüyorlardı ? Ama imkânsızdı, onlar gibi ailelerde ayrılmak diye bir şey düşünülemezdi...

Fiona, viaggio'dan birkaç gün önce Barry'yi eve yemeğe getirdi.

- Sen neredeyse bizim evde yaşıyorsun. Benim ise sizin eve girmem sanki yasak... demişti Barry.

- Bizimkileri çok geç oluncaya kadar tanımanı istemedim.

- Ne yapmak için çok geç ?

- Beni bırakman için. Yani bana karşı içinde dayanılmaz bir arzu duymanı ve beni insan olarak çok fazla beğenmeni bekledim.

Öylesine içtenlikle konuşuyordu ki Barry gülmemek için kendini zor tuttu. "Öyleyse ben de dayamlmaz arzu bölümünün böylesine öncelik kazanmasına ne kadar memnun olduğumu söylemeliyim" dedi. "Ailen korkunç olsa bile bu şartlarda onlara katlanmak zorunda olacağım."

Gerçekten korkunçtular. Fiona'nm annesi "Çantalann çalınma ve güneş yanığına uğrama olasılığı olmadığından tatil için irlanda'dan daha güzel yer yoktur" diyordu.

- Kapkaççılar bizde de yok mu sanki ?

- Hiç olmazsa burada İngilizce konuşuluyor, diye araya girdi babası.

Barry, İtalyanca'yı hazırlıklı olmak için öğrendiğini, böylece lokantada rahatlıkla yemek ısmarlayabileceğim, polisle konuşabileceğini, hastaneye gitmek zorunda kalırsa veya otobüste bir sorun çıkarsa derdini anlatabileceğim söyledi.

- Benim de söylemek istediğim bu işte, diye haykırdı Fiona'nm babası zafer kazanmış biri edasıyla.

- Tek kişilik oda için ne kadar fark alıyorlar? diye sordu annesi.

- Gecede beş pound, diye yanıtladı Fiona.

Barry aynı anda, "Gecede dokuz pound" demişti. Göz göze geldiler. "Şey.... yani, erkekler için daha fazla para alıyorlar" dedi Barry çaresizlikle.

- Neden? diye sordu Fiona'nm babası. Kuşkulandığı belliydi.

- İtalyanların karakteriyle ilgili bir şey... Erkeklerin eşyalannı filan koymak için daha büyük odalara gereksinimleri olduğunu düşünüyorlar saiunm.

- Kadmların giysileri daha fazla değil midir? Bu kez kuşkulanan Fiona'nm annesiydi. Kızı, kendi giysileri için büyük bir oda tutan bir adamla nasıl arkadaşlık edebilirdi ?

- Annem de aynı şeyi söylüyor... Unutmadan söyleyeyim. O da sizinle tamşmak için sabırsızlanıyor.

- Neden ? diye sordu Fiona'nın annesi.

Barry bu sorunun cevabmı bulmakta zorlandı: "Annem böyledir. İnsanlan çok sever" demekle yetindi.

- Şanslı kadın! dedi Fiona'nın babası.

Viaggio'dan bir akşam önce Grania, "İtalyanca'da bol şanslar nasıl denir, Baba?" diye sordu.

- in bocca al lupo, Papa. Grania tekrarladı. Babasının çalışma odasındaydılar. Babası, haritalannı ve kitaplannı hazırlamaktaydı, hepsini yanında taşıyacağı ufak bir bavula yerleştirmeye kararlıydı. Giysilerim kaybolsa da gam yemem, benim için asıl önemli olan bunlar, diyordu.

-Annem bu akşam çalışıyor mu?

- Öyle sanıyorum, canım.

- Düğüne geldiğinde güneşte yanmış olacaksın, değil mi? Havanın neşeli olmasında kararlıydı Grania.

- Evet. Düğününü bizim evde yapmayı çok istediğimizi biliyorsun, değil mi ?

- Evet, ama biz gerçekten bir pub'da olmasını istiyoruz.

- Oysa hep bu evde evleneceğini, tüm masrafları benim karşılayacağımı düşünürdüm.

- Kocaman bir pastanın ve şampanyanın parasını veriyorsun ya. Yetmez mi ?

- Bilmem ?... Umarım yeter.

- Fazla bile. Dinle beni, bu yolculuk seni heyecanlandırıyor mu?

- Biraz. Umduğumuz kadar, diğerlerine umut verdiğimiz kadar veya eski yolculuklarımızın anısı kadar başarılı olmazsa... Kurs o kadar iyi gitti ki bu seyahat havayı bozarsa çok üzülürüm.

- Olmaz, Baba. Görürsün, harika geçecek... Birçok bakımdan keşke ben de gelseydim, diyorum.

- Birçok bakımdan keşke gelseydin. İkisi de Aidan'ın yirmi beş yıllık eşinin İrlanda'da kalacağını, onlarla gelmeyeceğini ve dediğine göre kimsenin ona "Gel" demediğini ağızlarına almadı.

Jimmy Sullivan'm Northside'da işi çıkmıştı. Signora'yı havaalanına o götürüyordu.

- Daha çok zamanınız var, dedi Signora'ya.

- O kadar heyecanlıyım ki... Bir an önce yola çıkmak istiyorum.

- Kocanızın ailesini görmeye eskiden yaşadığınız köye gidecek misiniz?

- Yok, hayır Jimmy. Zamanım olmayacak.

- İtalya'ya kadar gidip onları görmemek yazık değil mi? Öğrencilerinizden birkaç günlüğüne ayrılabilirdiniz...

- Yok, orası çok uzak. İtalya'nın öbür ucunda, Sicilya Adası'nda.

- Peki İtalya'ya kadar geldiğinizi duyup üzülmezler mi?

- Hayır, İtalya'da olduğumu bilmeyecekler.

- Böylesi daha iyi. Hiç olmazsa alınacak bir şey olmaz.

- Hayır, alınmalarına fırsat çıkmaz. Dönünce Suzi'yle bütün seyahati anlatırız.

- Aman yarabbi, düğün ne kadar müthiş oldu, değil mi, Signora?

- Çok hoş vakit geçirdim. Herkes çok iyi vakit geçirdi.

- Bense hayatımın sonuna kadar borç ödeyeceğim.

- Saçmalama, Jimmy. Sen de bayıldın aslında. Tek kızım evlendirdin. Hem de gerçekten güzel bir davetti. Herkesin yıllarca unutamayacağı bir davet...

- İçkinin etkisinin geçmesi günlerce sürüyor... Konukseverliğinin herkes tarafından onaylanması Jimmy Sullivan'ı keyiflendirmişti. Suzi ile Lou yataktan çıkabilir ve havaalanına zamanında yetişebilirler inşallah.

- Yeni evlilerin nasıl olduğunu bilirsin, dedi Signora.

- Yeni evli olmadan çok önce o yatakta yattılar ama, dedi Jimmy Sullivan, onaylamayan bir edayla. Suzi'nin böylesine ahlak dışı davranmakta sakınca görmemesine üzülüyordu.

Havaalanında yalnız kalan Signora bir koltuğa oturarak hazırladığı yaka kartlarını çıkarttı. Her kartta -Mountatinview'un İtalyanca adı olan- Vista del Monte ile yolcuların adlan yazılıydı. Böylelikle kimse kaybolmayacaktı. Eğer bir Tanrı varsa bu kadar insanın Kutsal Kent'e gelmesinden mutlu olması ve onları kazadan, kavgadan ve kaybolmaktan koruması gerekiyordu. Aidan Dunne ve Signora'yla birlikte kırk iki kişiydiler. Havaalanında bekleyen otobüsü dolduracak kadar insan... Alana ilk kimin geleceğini merak ediyordu. Lorenzo mu? Belki de Aidan olurdu. Erken gelerek, yaka kartlarım dağıtmasına yardım edeceğini söylemişti.

Oysa ilk gelen Constanza'ydı. "Oda arkadaşım" dedi Constan-za hevesli bir sesle ve kartı yakasına iliştirdi.

- İsteseydin kolaylıkla tek kişilik bir oda tutardın, dedi Signora.

- Evet, ama, konuşacak kimsem olmazdı?.. Oysa tatile çıkmanın en büyük zevklerinden biri konuşarak paylaşmak değil midir?

Signora yanıt veremeden diğerleri gelmeye başladılar. Birçoğu otobüsle gelmişti. Teker teker yaka kartlarını alırken okullarının böyle zarif bir adı olmasından kıvanç duyduklarını söylüyorlardı.

- İtalya'da kimse Mountainview'un nasıl bir çöplük olduğunu hayal edemez, dedi Lou.

- Hey, Lou. Biraz daha tarafsız ol. Bu sene büyük aşamalar kaydedildi. Aidan binaların onarılarak boyanmalarım, yeni bisiklet barınağını ima ediyordu. Tony O'Brien verdiği sözleri tutmuştu.

- Özür dilerim, Aidan. Kulak misafiri olduğunu fark etmemiştim, dedi Lou gülümseyerek. O düğüne olumlu katkılarda bulunan bir konuk olmuştu. La donna e mobile şarkısını tümüyle seslendirmişti.

Brenda Brennan herkesi yolcu etmek için havaalanına kadar gelmişti. Onu görünce Signora çok duygulandı. "Ne kadar iyisin. Diğerlerinin ailesi çok daha olağan davranıyor."

- Hayır, değil. Brenda başıyla Luigi'yle konuşmakta olan Ai-dan'ı işaret etti. Örneğin onun olağan bir ailesi yok. O soğuk karısına neden sizlerle Roma'ya gitmediğini sordum, kadın omuz silkti, kimsenin davet etmediğini, istenmediği yere zorla gidecek biri olmadığını gitse de hiç hoşlanmayacağından emin olduğunu söyledi. Buna mı olağan diyorsun ?

- Zavallı Aidan. Signora gerçekten üzgündü.

O da Mallorca'daydı. O kadar gürültülüydü ki hiç birimiz uyuyamamıştık. Biz de kalkıp plaja gitmiştik.

- Ucuz diye böyle bir otel seçtiler herhalde. Barry birileri bu ülkeyi kınayacak diye ödü kopuyordu.

- Bedavaya yakın olduğunu biliyorum. Delinin biri acentaya giderek hangi otelde kaldığımızı sormuş. Demek ki ucuz olduğu duyulmuş.

- O deli de bizimle gelmek mi istemiş?

- Brigid gelemeyeceğini söylemiş. Bu fiyatı aylar önceden aldıklarım anlatmış, ama kadın otelin adını öğrenmek için ısrar etmiş.

- Bak şu işe... Barry, güneşin ısıttığı kaldırıma çıkmaktan mutlu olmuştu. Kafa sayımı başlamıştı. Uno, due, tre... Ekip başkanları Signora'yı memnun etmek için işlerini çok ciddiye alıyorlardı.

Otobüs trafiğin arasında ilerlemeye çalışırken, "Sen daha önce hiç otelde kaldın mı, Fran?" diye sordu Kathy. Sokak sabırsız şoförlerle doluydu sanki.

- Yıllar önce iki kez, dedi Fran daha fazla açıklamaya gerek duymadan.

Kathy ısrar etti. "Hiç anlatmamıştın."

- Cork'a gitmiştik. Ken'le...

- Haa! Okul arkadışımın evinde kalıyorum dediğinde mi ?

- Evet. Bizimkiler bakmak zorunda kalacakları ikinci bir çocuk doğuracağımı sanmasınlar diye... dedi Fran Kathy'yi şakadan dürterek.

- Zaten böyle bir şey için yaşlı sayılmaz mısın ?

- Beni Amerika'ya götürmek için kazandığın o biletlerle gittiğimizde Ken'le aramızda bir şeyler olursa bakarsın yanımızda küçük bir kardeşle döneriz...

- Belki o kardeşle Amerika'da kalmak istersin?

- Biletimiz gidiş dönüş. Bunu unutma.

- Sen de çocukların bir gecede doğmadığım unutma... dedi Kathy.

İkisi gülerek etraftaki güzel binalara baktılar. Bir süre sonra otobüs Via Giolitti'de durdu.

Signora yerinden fırladı. Herkes bir ağızdan konuşuyordu. Suzi, "Terminalin önüne değil otele kadar götürülmemiz gerektiğini söylüyor" dedi.

- Sen nereden anladın? Bizim kursta bile değilsin... dedi Lou hırsla.

- Garsonluk yapan herkes er geç her şeyi anlar, dedi Suzi önemsemeyen bir tavırla. Sonra Lou'nun gözlerinin içine baktı. Sonra evde bölük pörçük İtalyanca konuşulduğunu unutma. Ben de birkaç kelime kapmışım demek. Bu çözüm Lou'yu rahatlatmıştı.

Suzi haklıydı. Otobüs birden fırlayarak onları Albergo Franco-bollo'nun önüne bırakmak üzere yola çıktı.

- Pul Oteli, diye çevirmenlik yaptı Bili. Hatırlamak kolay olacak. "Vorrei un francobollo per l'Irlanda" dediler hep bir ağızdan. Signora kıvançla gülümsedi.

Roma'ya sorunsuz varmışlardı. Otelde yerleri hazırdı, herkes neşe içindeydi. 0 kadar telaşa hiç gerek yoktu. Artık rahatlayarak İtalya'dan, İtalya'nın renklerinden ve seslerinden zevk almaya başlayabilirdi. Daha rahat nefes aldığını fark etti.

Belki Albergo Francobollo Roma'nın en lüks oteli değildi, ama karşılama muhteşemdi. Signor ve Signora Buona Sera herkesin bu kadar güzel İtalyanca konuşmasına hayran kalmışlardı.

"Bene, bene, benissimo" diyerek merdivenlerden koşarak inip çıkyorlar, herkese odalarını gösteriyorlardı.

Fiona, "Hepimiz gerçekten 'İyi akşamlar Bay İyi akşamlar' mı diyoruz?" diye sordu Barry'ye.

- Evet, ama bizde de ne acayip isimler olduğunu unutma. Bizde de adları Hödükoğlu veya Kalınense olanlar var.

- Belki vardır, ama Bayan İyiakşamlar veya Bayan Hayırlısa-bahlar diye birileri yoktur herhalde.

- İrlanda'da Effin diye bir yer var. Yabancılar buna ne diyor acaba?

- Seni seviyorum Barry, dedi aniden Fiona. Odalarına yeni girmişlerdi ve Bayan İyiakşamlar söylediğini duymuştu.

- Aşk... aşk!.. Çok, çok güzel, dedi gülerek, sonra başkalarım odalarına götürmek üzere koşarak aşağıya indi.

Connie giysilerini dolabın kendine ayrılan bölümüne asıyordu. Pencereden, Piazza Quintacenta'ya açılan daracık sokaklar ve yüksek binaların pencereleri ile damlan görünüyordu. Connie odadaki ufak lavaboda ellerini yıkadı. Banyosuz bir odada kalma-yalı yıllar geçmişti. Ama böylesine istekle yolculuğa çıkmayalı da yıllar olmuştu. Daha çok parası olduğu için kendini diğerlerinden hiç üstün görmüyordu. İstese kolaylıkla bir araba kiralayabilir veya hepsini beş yıldızlı bir lokantada yemeğe davet edebilirdi, ama bu düşünceler aklının ucundan bile geçmiyordu. Dört gözle Signora ile Aidan Dunne'm birlikte özenle hazırladıkları programın başlamasmı bekliyordu. Akşam kurşundaki herkes gibi Connie de ikisinin arasında arkadaşlıktan farklı bir şeyler olduğunu sezmişti. Aidan'ın karısının gruba katılmadığını görmek kimseyi şaşırtmamıştı aslında.

- Signor Dunne, telefono, diye seslendi Signora Buona Sera. Aidan, o sırada Laddy'ye pirinç kapı tokmaklarını parlatmaları gerektiğini hemen söylememesini rica ediyordu. Belki birkaç gün beklemek daha uygun olurdu...

- İtalyan arkadaşlarınız arıyorlardır belki, dedi Laddy heyecanla.

- Hayır, Lorenzo. Benim hiç İtalyan arkadaşım yok.

- Daha önce buraya gelmemiş miydiniz?

- Çeyrek asır önceydi. Onu da hatırlayacak kimse kalmadı.

- Benim burada arkadaşlarım var, dedi Laddy gururla. Bartolomeo'nun da Dünya Kupası'ndan tanıdıkları var.

- Ne güzel, dedi Aidan. Bakalım beni arayan kim ?

-Baba?

- Brigid? Her şey yolunda mı?

- Evet. Demek Roma'ya vardınız.

- Evet. Kazasız, belasız. Harika bir akşam, şimdi Piazza Navo-na'ya doğru yürüyüp orada birer içki içeceğiz.

- Harika. Çok güzel vakit geçireceğinize eminim.

- Evet. Brigid.. .herhangi bir sorun... yani bir şey mi var?

- Hayır Baba. Belki boşuna merak ediyorum, ama iki kez acentaya kafadan kontak bir kadın geldi... Hangi otelde kalacağınızı öğrenmek istedi. Belki de önemsizdir, ama ben biraz kuşkulandım. Bana kalırsa delinin biri.

- Nedenini söyledi mi ?

- "Basit bir soru soruyorum" dedi. Benden cevap vermemi istedi. "Vermezsen patronuna giderim" dedi.

-Ne yaptın?

- Tımarhaneden yeni çıkmış birine benziyordu, Baba. Onun için "Hayır" dedim. Babamın da grupla birlikte olduğunu, herhangi birine bir mesajı varsa yardımcı olacağımı söyledim.

- Doğru yapmışsın, kızım. İşi halletmişsin.

- Hayır halledemedim. Patrona gidip Mountainview grubundan Bay Dunne'a verilecek çok acil bir mesajı olduğunu söyledi, patron da hem otelin adını verdi hem de beni azarladı.

- Adımı bildiğine göre beni tanıyor demektir.

- Hayır, yakamdaki karttan Brigid Dunne diye benim adımı okudu. Babacığım, aslında şunu söylemek istiyorum...

- Ne söylemek istiyorsun, Brigid?

- Kadının deliye benzediğini, dikkatli olmanı.

- Çok teşekkür ederim sevgili, bir tane Brigid'im," dedi sonra da kızma çok uzun zamandır böyle seslenmediğini fark etti.

Çıktıklarında Roma sokaklarında hava ılıktı. Santa Maria Maggiore'nin civarından geçtiler, ama içine girecek kadar yakın değildiler.

- Bu akşam çok samimi dostane bir akşam... hep birlikte o güzel meydanda içki içeceğiz. Yarın ise isteyenler kültürel ve dinî yapıtları gezebilir, isteyenler bir kahvede oturup gelip geçenleri seyreder. Signora zorla bir şey yapılmayacağım açıkça belirtmek istiyordu, ama herkesin gözlerinden ilgi ve rehberlik beklentisi okunuyordu. "Piazza Navona'daki o muhteşem çeşmeleri ve heykelleri görünce ne demeliyiz ?" diye sordu.

Yolun kenarında birikmiş grup, bir ağızdan, "In questa piazza ci sono multi belli edifici!' diye bağırdılar.

- Benissimo, dedi Signora. "Avanti, gidip o eserleri bulmaya ne dersiniz ?"

Kırk iki kişi, hep birden ve huzur içinde gecenin Roma'yı sarmalamasını beklediler.

Signora Aidan'ın yanındaydı. "Telefonda kötü bir haber almadın, umarım" dedi.

- Hayır, hayır. Brigid oteli beğenip beğenmediğimizi sordu. Ben de "Harika" dedim.

- Bize o kadar yardım etti ki... Hem senin için hem herkes için bu yolculuğun başarılı geçmesini sağlamaya çalıştı.

- Öyle de olacak. Kahvelerini yudumladılar. Bazıları bira ısmarlamıştı, bazıları da grappa. Signora burada fıyatlann turistlere göre olduğunu, onun için birer içkiyle yetinmelerini önermişti. Fîrenze ve Sienna'ya gittiklerinde yanlarında biraz para kalmalıydı. O yerlerin adını duymak herkesi keyiflendirmişti. Artık viaggio'lan başlamıştı. Salı ve perşembe akşamları kursta kurdukları hayaller artık gerçekleşiyordu.

- Evet, Aidan gerçekten başanlı olacak, dedi Signora.

- Brigid bir şey daha söyledi. Aslında sana anlatıp canını sıkmak istemezdim, ama acentaya deli izlenimi veren bir kadın gelmiş ve ısrarla kaldığımız otelin adını sormuş. Brigid başımıza dert açacak birine benzediğini söylüyor.

Signora omuz silkti. "Şimdilik beraberimizdeki grubu düşünelim. Onu da o zaman düşünürüz, ne dersin ?"

Akşam kursu öğrencileri ufak gruplar halinde Dört Nehir Çeşmesi'nin önünde poz veriyorlardı.

Elini uzattı ve Signora'nın elini tuttu. "Biz, her şeyle başa çıkabiliriz" dedi.
Kullanıcı avatarı
derfinia
Leydi
 
Mesajlar: 291
Kayıt: Çrş Ara 01, 2010 9:34 am
Has thanked: 0 time
Have thanks: 0 time
National Flag:
Turkey

Re: İTALYANCA AŞK BAŞKADIR

Mesajgönderen derfinia » Cum Kas 04, 2011 5:43 pm

- Arkadaşınız geldi, Signor Dunne, dedi Signora Buona Sera.

- Arkadaşım mı?

- Evet. İrlandalı hanım. Sadece otele bakmak istedi, herkes geldi mi diye sordu.

- Adını söyledi mi?

- Hayır. İsim vermedi. "Herkes bu otelde mi kalıyor" diye sordu. Yarın otobüsle tura çıkacağınızı söyledim. Doğru söyledim değil mi?

- Evet, doğru, dedi Aidan.

- Deliye benziyor muydu? diye ekledi sonra olağan bir soruymuş gibi...

- Deli mi, Signor Dunne ?

- Pazza ? dedi Signora.

- Hayır, hayır hiç pazza değildi. Signora Buona Sera, Francobollo Oteli'ne bir delinin gelmeye cesaret edebileceğini düşündükleri için alınmıştı sanki.

- İyi öyleyse, dedi Aidan.

- Evet, iyi... dedi Signora gülümseyerek.

Gençler, Piazza Navona yıldızlarla kaplandığında el ele piaz-za'da. oturmanın anlamını bilseler, içtenlikle gülümserlerdi herhalde.

Signora, otobüs gezisiyle Roma hakkında genel bir fikir edineceklerini söylüyordu. Özellikle görülmesi gereken yerlere sonra vakit ayıracaklardı. Örneğin herkes Vatikan Müzesi'ne gelmek istemeyebilirdi.

Ayrıca, sabah kahvaltısında peynir verildiğine göre daha sonra yemek üzere ufak birer sandviç hazırlamalarını önerdi. Nasıl olsa akşam yemeği otele yakın büyük bir lokantada yenecekti. Yürüyerek gidebilecekleri bir yerde... "Yine, herkes gelmek zorunda değil" diye tekrarladı. Herkesin geleceğinden emindi aslında.

Otele gelen, onları soran kadından söz eden yoktu. Signora ile Aidan şoförle nerelerden geçmeleri gerektiğini tartışırken o kadını çoktan unutmuşlardı.

Ünlü Trevi Çeşmesi'ne para atacak zamanları olacak mıydı? Bocca della Verita'nın yakınlarında park edecek yer var mıydı ? Herkes yalan söyleyenlerin parmağım ısıran heykelin ağzına elini sokmak istiyordu. İspanyol Merdivenleri'ne geldiklerinde otobüs onları aşağıda mı bekleyecekti yoksa yukarda mı ? Peşlerine düşen kadını düşünecek zamanlan yoktu. Her kim ise...

Yorgun argın döndüklerinde iki saat dinlenip yemeğe gitmek üzere aşağıda toplandılar. Signora, Connie'yi odada bırakarak lokantayı görmek için yola çıktı. Tüm ayrıntıları denetlemek, mönüye bir kez daha bakmak istiyordu. Herkese aynı mönü verilecekti.

Kapıda siyah çerçeveli "CHIUSO: morte infamiglia"yazûı bir tabela vardı. Signora öfke duydu. Ailede ölen kim ise, neden ölmek için bugünü seçmişti? Her kimse neden tam kırk iki İrlandalının yemeğe geleceği günü seçmişti? Şimdi onlara yemek yedirecek bir yer bulmak için bir saatten az zamanı vardı. Signora, cenaze sahiplerine acıyacak halde değildi, içini kaplayan tek his büyük bir öfkeydi. Bir sorun çıkarsa otele haber vermelerini söylememiş miydi? Neden Signora'yı olanlardan haberdar etmemişlerdi?

Termini'nin civarındaki sokakları gezmeye başladı. Sokaklar kocaman istasyonda trenden inenlere uygun ucuz küçük otellerle doluydu. Aradığı gibi neşeli bir yer yoktu. Ağlamamak için dudaklarını ısırarak etrafına baktı, uzakta Catania adında bir lokanta gördü. Sicilyalı olmalıydılar. Bunu iyiye mi yormalıydı? Kırk iki İrlandalının bir buçuk saat sonra bol ve ucuz bir yemek beklediğini anlatarak kendini acmdırsa nasıl olurdu ? Denemekten başka çare yoktu.

- Buona sera, dedi.

Çenesi köşeli genç bir adam başını kaldırdı. "Signora?" dedi şaşkınlık dolu bir sesle. Sonra gözlerine inanamaz gibi tekrarladı. "Signora?" yüzü acayip şekiller alıyordu. "Non e possibile, Signora" dedi, bir taraftan da yerinden kalkmış, kollarını açarak ona doğru yürüyordu. Karşısında Mario ve Gabriella'nın büyük oğlu Alfredo vardı. Bilmeden onun lokantasına girmişti. Genç adam Signora'yı yanaklarından öptü. "E un miracolo," dedi bir sandalye çekerek.

Signora sandalyeye oturdu. Başı dönüyordu. Düşmemek için masaya tutundu.

Genç adam gururlu bir sesle, "Stock Ottanto Quattro," diyerek büyük bir bardağa sert ve tatlı italyan konyağı doldurmaya koyuldu.

- No grazie... Ağzına yaklaştırarak tadına baktı. "Burası senin mi, Alfredo ? diye sordu.

- Hayır, hayır, Signora. Sadece çalıştığım bir yer, o kadar. Para kazanmak için...

- Ya kendi oteliniz ? Annenizin oteli. Neden orada çalışmıyorsun ?

- Annem öldü, Signora. Altı ay önce öldü. Ağabeyleri, yani dayılarım her şeye burunlarını sokuyorlar, kararlan kendileri almak istiyorlar... hiçbir şey bilmeden. Bizim elimizden bir şey gelmiyor, yapacağımız bir şey yok. Enrico hâlâ orada, ama o çocuk. Amerika'daki ağabeyim geri gelmeyecek. Ben de Roma'ya işi öğrenmeye geldim.

- Annen öldü demek? Zavallı Gabriella. Nasıl öldü?

- Kanserden. Çok, çok çabuk oldu. Babamın öldürülmesinden bir ay sonra doktora gittiğinde öğrendi.

- Çok üzüldüm, dedi Signora. Ne kadar üzüldüğümü anlatamam. Birden her şey fazla gelmeye başladı. Gabriella'nın yıllar önce değil de şimdi ölmesi, damağını yakan sert konyak, akşama yemek yiyecekleri lokanta bulamayışı, Annunziata yakmlannda mezarında yatan Mario... Mario'nun oğlu başını okşarken uzun uzun sessizce ağlamaya koyuldu.

Connie odasında yatıyordu. Ayaklarına soğuk suda ıslattığı iki havlu sarmıştı. Neden yanma ayaklan rahatlatan bir krem almamıştı? Neden eldiven kadar rahat, yumuşacık yürüyüş ayakkabılarım getirmemişti ? Gerçek neden, başka bir dünyanın insanı olan Signora'nın önünde kocaman bir makyaj çantası boşaltmak istememesiydi. O yumuşak ayakkabıların yol arkadaşlannın çoğunun üç haftada kazandıklanndan daha pahalıya mal olduğunu kim bilebilirdi? O ayakkabılan getirmemenin cezasmı çekiyordu. Yann bir kaçamak yaparak Via Veneto'dan terlik gibi bir çift ayakkabı almalıydı. Nasıl olsa kimse anlamazdı... "Hem anlarlar-sa anlasınlar" diye düşündü. Ne yapayım? Bu insanlar zenginlik ve iyi yaşama saplantılarından yoksun değil miydiler? Bu dünyada herkes zenginlik peşinde değildi ki... Herkes Harry Kane'e benzemiyordu.

"Onu böylesine soğukkanlılıkla düşünmek ne kadar garip" diye aklından geçirdi. Yıl sonu hapisten çıkmış olacaktı. Yaşlı Bay Murphy İngiltere'ye yerleşmeyi düşündüğünü söylüyordu. "Orada kendisine bakacak arkadaşlan var" demişti. "Siobhan Casey de onunla gider mi" diye sormuştu Connie. Bu soruyu yabancı birileri hakkında bilgi alır gibi veya televizyonda bir filmde gördüğü insanlarla ilgiliymiş gibi sormuştu. "Yok, hayır" demişti Bay Murphy, aralannın soğuduğunu duymamış mıydı yoksa? Bayan Casey hapishaneye geldiğinde onu görmeyi reddetmişti. Anlaşılan her şeyin sorumlusu olarak Siobhan'ı görüyordu.

Bunları duymak Connie Kane'i çok sevindirmemişti. Harry'yi yeni hayatında eskiden beri ilişkisi olduğu bir kadınla düşünmek bir bakıma daha kolaydı. O ikisi eskiden beraber İtalya'ya gelmiş midirler diye merak etti. Siobhan ve Harry... Birbirlerine âşık olsalar da olmasalar da herkes gibi bu güzel şehirden etkilenmiş miydiler ? Bunun cevabını hiç bilemeyeceğini düşünerek "Ne önemi var" dedi kendi kendine.

Kapının hafifçe vurulduğunu duydu. Signora gelmiş olmalıydı. Ama hayır, kapıda kısa boylu, tıknaz Signora Buona Sera duruyordu. "Size bir mektup var" dedi. Ve bir zarf uzattı.

Zarfın içinde, "Roma trafiğinde ölmen çok kolay. Kimse yokluğunu fark etmez" diyen basit bir kart vardı.

Grup başkanlan yemeğe çıkmadan sayım yapıyorlardı. Connie, Laddy ve Signora'nın dışında herkes gelmişti. Herkes, Connie ile Signora'nın birlikte olduklannı, her an aşağı inebileceklerini düşünüyordu.

Ya Laddy? O neredeydi ? Aidan odalarına hiç çıkmamıştı. Ertesi gün Forum'a ve Colosseum'a yapacaklan gezinin notlarını hazırlamıştı. Laddy belki de uyuyakalmıştı. Aidan koşarak merdivenlerden çıktı, ama Laddy görünürlerde yoktu.

O sırada Signora kapıda göründü. Yüzü bembeyazdı. Lokantanın değiştiğini, bulduğu yeni lokantada da fıyatm aynı olduğunu açıkladı. Catania'da yer ayırtmayı başarmıştı. Kaygılı ve sıkıntılı görünüyordu. Aidan ona kayıplardan söz etmek istemedi. Aynı anda merdivenlerde Connie göründü. Geç kaldığı için özür diliyordu. Onun da yüzü solgundu, o da kaygılı görünüyordu. Aidan ka-dınlann bu sıcağı, bu gürültüyü, bu heyecanı kaldıramadıklarını düşündü. Sonra bu düşüncesinin çok saçma olduğuna karar verdi. Laddy'yi bulmak zorundaydı. Lokantanın adresini alıp onlara katılacaktı. Signora lokantanın kartını verirken elleri titriyordu.

- İyi misin, Nora?

- İyiyim, Aidan.

Gruptakiler konuşa konuşa sokakta yürüyorlardı. Aidan ise Laddy'yi aramaya koyuldu. Signor Buona Sera, otelin camlarım temizlemeyi teklif eden Signor Lorenzo'yu tanıyordu. "Çok hoş bir beyefendi" dedi, "O da İrlanda'da bir otelde çalışıyor değil mi? Bir ziyaretçisi olduğunu duyunca çok sevindi" dedi.

- Bir ziyaretçi mi?

- Evet. Karısı birisinin İrlandalı grup için bir mektup bıraktığı-

- Siz O'Donoghue değilsiniz, diye bağırdı Laddy. Siz Signora'sınız. Aidan kolunu Laddy'nin titreyen omzuna doladı ve sözü Sig-nora'ya bıraktı. Kadının açıklamalarının çoğunu anlıyordu, sözleri açık ve sadeydi. Bir yıl önce düşürdükleri parayı bulan irlandalıdan söz etti onlara. Kaldıkları otelin kapıcısından, iyilik dolu sözlerine ve italya'ya yaptıkları davete inanan adamdan söz etti. italyanca öğrenmek için sarf ettiği gayretten söz etti. Aidan ile ikisini gece kursunun yöneticileri olarak tanıttı ve arkadaşları Lorenzo'nun kendisine bir mesaj geldiğini sanarak yanlış anlamaya kurban olduğunu ve duydukları üzüntüyü anlattı. Şimdi onu alıp gidiyorlardı, ama belki Signor Garaldi bu adamın iyiliğini ve unutulmaz dürüstlüğünü hatırlayarak birkaç sıcak söz söylemek isterdi. Dublin'de veya diğer herhangi bir büyük kentte böylesine yüklü bir parayı sahibine teslim edecek pek fazla insan olmadığı kesindi.

Aidan, Laddy'nin titreyen omuzlarına sarılmış hayatın ne kadar garip olduğunu düşünüyordu. Ya Mountainview'a müdür seçilseydi ? Kısa bir süre önce en büyük isteği bu değil miydi ? Şu anda o görevden nasıl nefret edeceğini, Tony O'Brien'ın ne kadar uygun bir seçim olduğunu anlamıştı. Tony'nin bir zamanlar düşündüğü gibi şeytanın ta kendisi değil, aslında gerçekten iş başaran, nikotinle giriştiği savaştan yorgun düşmüş biri olduğunu, bir süre sonra da damadı olacağını düşündükçe... Oysa müdür olsaydı şu anda cebinde Forumla ilgili notlar olmayacağı gibi Roma'daki bu muhteşem eve girmek için kapıcıya dert anlatan ve hayatında böylesine önem kazanan kadını hayranlıkla seyrediyor da olmayacaktı. Bu kadın, kısa bir süre öncesine kadar öfkeli ve karmakarışık yüzüne açıklık ve anlayış getirmeyi başarmıştı.

- Lorenzo, dedi Signor Garaldi korkuyla onu izleyen adama yaklaşarak. Lorenzo, mio amico. Sonra Laddy'ye sarılarak iki yanağından öptü.

Larry'nin kırgınlığı uzun sürmezdi. "Signor Garaldi," diyerek omuzlarını kavradı. "Mio amico."

Sonra arka arkaya açıklamalar yapıldı, aile fertleri her şeyi hatırlamıştı. Şarap ile küçük bisküviler ikram edildi.

Laddy'nin ağzı kulaklarındaydı. "Giovedi," diye tekrarlıyordu.

- Neden perşembeden söz ediyor ? Signor Garaldi bir yandan bardağını perşembenin şerefine kaldırırken bir yandan da ne anlama geldiğini merak ediyordu.

- O gün sizi arayacağımızı söylemiştim. Kendi başına buraya gelmesini önlemek için... Mektubumda yazmıştım. "Perşembe günü on dakikalığına size uğrarız belki" demiştim. Mektubu almadınız mı ?

Kısa boylu küçük adam utanmıştı. "Hep bir şeyler isteyen mektuplar alıyorum, sizin mektubunuzu da onlardan biri sanmıştım. 'Gelirse para ister' diye düşündüm. Sanırım yazdıklarınızı doğru dürüst okumadım bile. Lütfen beni affedin... Yaptığımdan utanıyorum."

- Rica ederim... Perşembe günü gelebilir mi? O kadar hevesli ki... Belki birlikte resim çektirirsiniz, sonradan arkadaşlarına gösterir.

Signor Garaldi karısıyla bakıştı. "Perşembe günü neden hepiniz bize gelmiyorsunuz? Birlikte içki içer, İtalya seyahatinizi kutlarız."

- Kırk iki kişiyiz... dedi Signora.

- Bu evler böyle kutlamalar için yapıldı, Signora, dedi ufak tefek adam eğilerek.

Sonra Roma'yı geçerek onları hemen Catania'ya götürecek bir araba istediler. Lokantanın sokağına o güne kadar Garaldi'lerin arabasına benzer hiçbir araba girmemişti. Signora ile Aidan, çocuklarını zor durumdan kurtaran ana babalar gibi bakıştılar.

- Şu an ablamın beni görmesini ne kadar isterdim, dedi Laddy birden.

- Mutlu mu olurdu ? dedi Signora tatlı bir sesle.

- Evet. Bunun gerçekleşeceğini biliyordu. Bir gün birlikte bir falcıya gitmiştik. Falcı ablama evleneceğini, bir çocuğu olacağım ve genç öleceğini söylemişti. Benim de büyük bir sporcu olacağımı ve dış ülkelere seyahat edeceğimi söylemişti. Onun için ablam yaşasaydı olanlara hiç şaşmayacaktı. Ne yazık ki bugünleri göremedi...

- Gerçekten öyle. Ama belki de görüyordur... Aidan Laddy'yi rahatlatmak istiyordu.

- İnsanların cennete gittiklerinden emin değilim, Bay Dunne, dedi Laddy.

- Değil misin, Laddy. Bense her geçen gün biraz daha inanıyorum...

Catania'da, herkes bir ağızdan Low Lie the Fields ofAthenry şarkısını söylüyordu. Şarkı sona erdiğinde garsonlar dizilerek hep birlikte müşterileri alkışladılar. O gece Catania'da yemek yemeği göze alan diğer müşteriler de grubun parçası olmuşlardı. Kapıda üçlünün belirmesiyle müthiş bir alkış koptu.

Alfredo çorba getirmek için mutfağa koştu.

- Brodo, dedi Laddy.

- İsterseniz hemen ana yemeğe geçelim, dedi Aidan.

- Özür dilerim, ama buranın sorumlusu hâlâ benim, Bay Dunne. Ben, Lorenzo brodo'svam içsin, diyorum. Luigi'nin ifadesi her zamankinden daha dehşet vericiydi. Aidan hemen "Tabiî" dedi, "yanlışlık yaptım." "İyi öyleyse" dedi Luigi anlayış göstererek.

Fran ise genç garsonlardan birinin Kathy'yi yemekten sonra bir yere götürmek için ısrar ettiğini anlattı. Bu, Fran'in canını sıkmıştı. Acaba Signora yemek bitince hep birlikte otele dönmeleri gerektiğini söyleyebilir miydi ?

- Tabiî söylerim, Francesca, dedi Signora. Hiç kimsenin Laddy'nin başına gelenleri merak etmemesi tuhaf değil miydi ? Aidan'la ikisinin onu bulup nasıl olsa kurtaracaklarından ne kadar emindiler...

- Lorenzo sayesinde hepimiz perşembe akşamı Roma'da bir partiye davet edildik, dedi. Muhteşem bir eve...

- Giovedi, dedi Laddy, kimsenin günü yanlış anlamaması için... Signora çorbasını çabucak bitirdi. Gözleriyle Constanza'yı aradı. Constanza her zamanki gibi canlı ve neşeli değildi, aksine bir sorunu varmış gibi boş gözlerle bakıyordu. Bir şeyler olmuştu, ama Constanza öylesine içine kapalı biriydi ki ne olduğunu söylemeye yanaşmıyordu. Signora da o tür biri olduğu için fazla soruşturmak istemiyordu.

Alfredo, İrlandalılara bir sürprizleri olduğunu açıkladı. İrlanda bayrağı renklerinde bir pasta hazırlamışlardı. Hepsi o kadar neşeliydi ki pastayı hatıra olarak hazırlamışlardı. Dünya Kupası'ndan İrlanda'nın renklerini öğrenmişlerdi.

- Alfredo, bu akşamı böyle güzel hazırladığın için ne kadar teşekkür etsem azdır.

- Yarın biraz benimle oturup konuşmak için buraya gelirseniz bana en değerli armağanı vermiş olursunuz, Signora.

- Yarın olmaz Alfredo. Yarın Signor Dunne, Forum hakkında bir konuşma yapacak.

- Signor Dunne'ı hep dinleyebilirsiniz. Benim ise sizinle konuşacak birkaç günüm var. Lütfen, Signora, beni kırmayın...

- Belki anlayış gösterir, dedi Signora Aidan'a bakarak. Aslında bu konferansa ne kadar önem verdiğini biliyordu. Gitmezse, onu hayal kırıklığına uğratacağmı da biliyordu. Aidan herkesin Ro-ma'yı eski günlerdeki iki tekerlekli yarış arabaları devrinde gözlerinin önüne getirmesini istiyordu. Ama yanındaki genç adam da

çok istekli görünüyordu. Sanki söylemek zorunda olduğu bir şeyler vardı. Geçmişin hatırı için çocuğu dinlemeliydi.

Signora, Caterina'yı garsonun elinden kolayca kurtararak otele götürmeyi başarmıştı. Bunun için Alfredo'ya çocuğu derhal uzaklaştırmasını söylemek yeterli olmuştu. Duygulu gözlerle tam bir Romalı gibi bakan garson kırmızı bir gül tutuşturduğu eli öperek Caterina'dan bir başka akşam birlikte olmaya söz vermesini rica etmişti.

Connie aldığı mesajın arkasındaki sun çözemiyordu. Signora Buona Sera, mesajı Signora Kane'e verdiğini söylemişti. Ne kendisi ne de kocası getirenin kadın mı erkek mi olduğunu bilmiyordu. "Bu konu hep bir sır olarak kalacak" diyordu Signora Buona Sera. O gece Connie Kane huzursuzdu, sabaha kadar iyi uyumadı. Neden her şey daima büyük bir sır perdesinin arkasında gizli kalır diye merak ediyordu. Signora'ya açılmak istiyor, bir yandan da bu sessiz ve özel kadımn canını sıkmaktan çekiniyordu.

- Yok canım. Tabiî eğer işin varsa... Sicilya'yla ilgili işlerin... dedi Aidan ertesi sabah.

- Çok üzgünüm, Aidan. Öyle hevesle bekliyordum ki..

- Evet. Sonra gözlerindeki hayal kırıklığını göstermemek için başını hızla çevirdi. Ama çok geç olmuştu. Signora Aidan'm üzüntüsünü görmüştü bir kez...

- Bu konferansa gitmek zorunda değiliz, dedi Lou Suzi'yi tekrar yatağa çekerek.

- Ben gitmek istiyorum. Suzi kalkmaya çabalıyordu.

- Latince, Roma tanrıları ve eski mabetler... tabiî ki gitmek istemezsin.

- Bay Dunne haftalardır buna hazırlanıyor. Hem Signora gitmemizi ister.

- Kendi de orada olmayacak ki... Lou bilgiç bir edayla konuşuyordu.

- Bunu nereden duydun ?

- Dün akşam Bay Dunne'a söylerken duydum. Yüzü limon gibi ekşidi bu haberi duyunca.

- Signora'nın yapacağı şey değil...

- Onun için bizim de gitmemize gerek yok. Lou tekrar yatağa gömülmüştü.

- Hayır. Şimdi ona destek olmak için gitmemiz daha da önemli. Suzi bir anda yataktan fırlayarak sabahlığını giymişti. Lou elini uzatıp onu tutuncaya kadar banyonun kapısına varmıştı bile.

Bili ile Lizzie dikkatle sandviç yapıyorlardı. "Ne iyi fikir" dedi Bili, ilerde kendi hayatlarında da benzer davranışlar uygulamalarını umuyordu. Her ne pahasına olursa olsun para biriktirmenin Lizzie tarafından da benimsenmesi için dua ediyordu. Bu yolculukta aslında çok iyi davranmış, ayakkabılara bile bakmamıştı. İtalyan dondurmasının fiyatını liret olarak not etmiş, kendi paralarına çevirip çok pahalı olduğunu söylemişti.

- Aman, Bili, saçmalama. Sandviç yapmak için jambon, peynir ve buradaki gibi kocaman ekmekler almak zorunda kalırsak şimdiki gibi pub'da çorba içmekten çok daha pahalıya mal olur bize...

- Belki de haklısın.

- Ama uluslararası bir bankacı olduğunda, Roma'da oturduğumuzda konuyu tekrar düşünürüz. Sence otelde mi kalırız, yoksa kendi villamız mı olur ?

- Villada otururuz herhalde, diye yanıtladı Bili. Bu sözler gerçeklerden o kadar uzak görünüyordu ki...

- Soruşturmaya başladın mı ?

- Hangi konuyu? Villaları mı? Bill'in bakışları vahşiydi.

- Yok canım. Bankacılıkta cazip bir şey olup olmadığım. Unutma, İtalyanca öğrenmemizin nedeni bu...

- İlk başta öyleydi, dedi Bili, ama şimdi keyif aldığım için öğreniyorum.

- Hiçbir zaman zengin olmayacağımızı mı söylemek istiyorsun? Lizzie'nin harika, kocaman gözleri huzursuzdu.

- Yok, hayır. Hiç öyle bir şey söylemek istediğim yok. Zengin olacağız. Bugünden tezi yok bankaları dolaşıp gerekli soruşturmaları yapmaya başlayacağım. İnan bana. Yapacağım.

- İnanıyorum. Şimdi bunları hazırladım, paket ettim, konferanstan sonra Forum'da yeriz. Yazdığımız kartları da postaya veririz.

- Bu sefer babana da bir kart yollayabilirsin, dedi Bill, her şeyin iyi tarafım görmekten hoşlanarak...

- Onunla iyi anlaştınız, değil mi ?

Kısa süreliğine Galway'e giderek Lizzie'nin annesi ile babasmı birleştirmeye çalışmışlardı. İkisi, şimdi en azından birbirleriyle konuşmaya başlamışlardı. Hatta birbirlerini ziyaret etmeye niyetliydiler sanki.

- Evet. Babanı sevdim. Çok komik biri. Bili, elini kıracak gibi sıkan, tanıştıktan on dakika sonra on pound borç isteyen birisi için bundan daha uygun bir tanım bulamayacağını düşünüyordu.

- Ailemi sevmen beni o kadar rahatlattı ki, dedi Lizzie.

- Senin de benimkileri sevmen beni rahatlattı.

Bill'in ailesi Lizzie'ye gittikçe daha çok alışıyordu. O da daha uzun etekler, daha kapalı bluzlar giymeye başlamıştı. Babasma domuz etinin nasıl kesildiğini ve füme et ile yeşil et arasındaki farkları soruyordu. Olive'le saatlerce amiral battı ve kutu kutu oynuyor, çoğunlukla onun kazanmasını sağlıyordu. Böylece oyunlara dayanılmaz bir heyecan katıyordu. Düğünleri Bill'in korktuğu kadar soğuk olmayacaktı.

- Haydi, Vesta Bakireleri konusunda anlatılacakları dinlemeye gidelim, dedi Bili.

-Ne?

- Lizzie! Notlan okumadın mı? Bay Dunne bize birer sayfa not verdi ya... "O kadarını hatırlarsınız" demişti.

- Hemen ver, dedi Lizzie.

Aidan Dunne, gidecekleri yerleri gösteren bir harita vermişti. Lizzie notları çabucak okuyup kâğıdı geri verdi.

- Şu sırada Signora'yla yatakta mı sence ? diye sordu. Gözleri ışıl ısıldı.

- Öyleyse Lorenzo ile Constanza kendilerini fazlalık gibi hissediyorlardır, dedi Bili.

Constanza ile Signora kahvaltıya inmek üzere hazırlanmışla di. Önemli açıklamalar yapılacağının belirtileri seziliyordu.

-Constanza?

- Si, Signora?

- Bugün, Aidan konuşurken not tutmanı isteyebilir miyim? Orada bulunamayacağım için canım sıkılıyor. Sanırım o da üzüldü... Öyle çok uğraştı, öyle özenle hazırlandı M...

- Neden gelmiyorsunuz ? Buna mecbur musunuz ?

- Korkarım ki öyle.

- Anlayış göstereceğine kuşkum yok, ama ben yine de çok dikkatle dinleyeceğime ve her şeyi size aktaracağıma söz veriyorum. Kısa bir sessizlik oldu. Sonra Connie, "Signora..." diye söze başladı.

-Si Constanza?

- Şey diyecektim... Siz hiç bizim grupta benim hakkımda konuştuklarını duydunuz mu? Arkamdan konuşan veya kocam yüzünden para kaybeden biri var mı ?

- Hayır, hiç. Senin hakkında hiçbir şey duymadım. Neden sordun?

- Biri oldukça korkunç bir not bırakmış da... Belki şakadır, ama iyice canım sıkıldı.

- Notta ne yazıyor? Lütfen bana söyle.

Connie, mektubu gösterdi. Signora'nın gözleri doldu. "Ne zaman oldu bunlar?"

- Dün akşam yemeğe çıkmadan önce resepsiyona bırakmışlar. Kimin bıraktığını bilen yok. Sordum, ama Buona Sera'lar da bilmiyor.

- Bizim gruptan birisi olamaz, Constanza, bundan eminim.

- Roma'da kaldığımız yeri başka kim bilebilir?

Signora birden bir şey hatırladı. "Aidan, Dublin'de kaldığımız oteli soruşturan deli bir kadından söz etmişti. O olabilir mi ? Peşimizden buraya kadar gelen biri..."

- Nasıl olabilir, aklım almıyor... buna inanmak zor.

- Bizim gruptan birinin yaptığına inanmak bana daha zor geliyor, dedi Signora.

- Neden ben? Neden şimdi? Ve neden Roma'da?

- Sana kini olan kimse var mı?

- Harry'nin yaptıklarından dolayı yüzlerce kişi var. Ama Harry hapiste.

- Delinin biri olabilir mi ? Aklından zoru olan biri ?

- Hiç aklıma öyle biri gelmiyor. Connie, varsayımlar üreterek ne kendi zamanım harcamalıydı ne de Signora'yı üzmeliydi. Trafikten uzak durup dikkatli davranacağım. Ve not da tutacağım Signora. Söz veriyorum. Sanki oradaymışsınız gibi notlar getireceğim.

- Umarım konuşmak istediklerin gerçekten önemlidir. Konferansına gitmediğim için birini ne kadar üzdüğümü bilemezsin.

- Konferanstan bol ne var, Signora.

- Bu özel. Çok özenle hazırlanmış bir konuşma. Neyse... Alfredo kahve hazırladıktan sonra kadının yanma oturdu. "Signora, sizden önemli bir şey isteyeceğim."

Signora kederli bir yüzle Alfredo'ya baktı. Para isteyeceği kesindi. Hiç parası olmadığını bilemezdi ki... Hiçe yakın... Dublin'e döndüğünde cebinde beş kuruş kalmayacaktı. Eylülde okul açılıncaya dek Sullivan'lara kira veremeyeceğini söylemek zorunda olacak kadar parasızdı. Elinde avucunda ne varsa hepsini bu viaggio'ya katılabilmek için lirete çevirmişti. O fakir köyden çıkıp bu zavallı lokantada çalışmaya gelen çocuk bunu nereden bilebilirdi ? Onun gözünde kırk kişiden sorumlu, önemli bir insandı. Güçlü biri bile denebilirdi.

- Kolay olmayabilir. Bilmediğin o kadar çok şey var ki...

- Her şeyi biliyorum, Signora. Babamın sizi sevdiğini, sizin de onu sevdiğinizi biliyorum. Bizler büyürken pencerede oturup dikiş diktiğinizi de biliyorum. Anneme karşı hep iyi davrandığınızı ve istememenize rağmen annem ve dayılanm köyden gitmeniz gerektiğini söylediklerinde onları dinlediğinizi de biliyorum.

- Her şeyi biliyorsun... sesi bir fısıltı gibi çıkmıştı.

- Evet. Hepimiz biliyorduk.

- Ne zamandan beri ?

- Kendimi bildim bileli..

- inanması o kadar güç ki. Ben şey sanıyordum... neyse benim ne düşündüğümün hiç önemi yok...

- Gittiğinizde hepimiz öyle üzüldük ki.

Signora gülümseyerek başını kaldırdı, "Üzüldünüz mü? Gerçekten mi?"

- Evet. Hepimiz. Siz hepimize yardım etmiştiniz. Bunu biliyoruz.

- Nasıl biliyorsunuz ?

- Çünkü babam siz olmasaydınız yapmayacağı şeyler yaptı. Maria'nın evlenmesi, Annunziata'daki dükkân, ağabeyimin Amerika'ya gidişi... hepsi. Hepsi sizin sayenizde oldu...

- Hayır, hayır. Katiyen. O sizleri çok seviyordu. Hep sizin için en doğru, en iyi şeyleri yapmak istiyordu. Zaman zaman bunları konuşurduk. Hepsi bu!

- Annem ölünce sizi bulmak istedik. Size mektup yazıp söylemek istedik. Ama adınızı bilmiyorduk.

- Bunu düşünmeniz yeterli.

- Şimdi, şimdi... Tanrı sizi bu lokantaya gönderdi. Çünkü sizi buraya gönderen gerçekten Tanrı. Buna inanıyorum. Kadın susuyordu. İşte şimdi sizden o büyük ve önemli şeyi isteyebilirim. Signora sıkı sıkı masaya yapışmıştı. Neden parası yoktu ? Onun yaşındaki kadınların çoğunun bir kenarda biraz parası olurdu. Oysa o malvarlığına hiç önem vermezdi. Bu çocuğa biraz para verebilmek için satacak bir şeyi de yoktu. Zavallı çocuk kim bilir ne kadar sıkışıktı.

- Sizden istediğim, Signora...

- Evet, Alfredo.

- Ne, biliyor musunuz?

- îste Alfredo, yapabilirsem yaparım.

- Geri dönmenizi istiyoruz, Signora. Eve dönmenizi. Ait olduğunuz yere dönmenizi istiyoruz, Signora.

Constanza kahvaltıdan önce dükkânlara bakmaya çıkmıştı.

Çok arzu ettiği yumuşak ayakkabılar ve Signora için uzun ipek bir eşarp aldı, Elizabetta fiyatını anlamasın diye markasını kesti. Sonra sokağa çıkış nedeni olan şeyi satın alarak Forum'a giden gruba katıldı.

Hepsi konferansa hayran kaldı. Luigi, zavallı Hristiyanlarm Colosseum'a getirildiklerini görür gibi olduğunu söylüyordu. Bay Dunne kendini çenesi düşük ve yaşlı bir Latince öğretmeni olarak tanıttı, uzun uzun konuşup fazla zamanlarını almayacağını söyledi. Sözlerine son verdiğinde çok alkışlandı, başka şeyler anlatması istendi. Beklemediği bu tepki karşısında şaşkınlıkla gülümsüyordu. Tüm sorulara cevap verdi, zaman zaman hiç resim çekmeden fotoğraf makinesini ona çeviren Constanza'ya bakıyordu.

Sandviçlerini yemek için ufak gruplara ayrıldılar. Connie Kane Aidan Dunne'a bakıyordu. 0, sandviç getirmemişti, yakındaki bir duvarın üstünde oturmuş boş gözlerle ufuğa bakıyordu. Herkese otelin yolunu tarif etmişti. Laddy'yi Bartolomeo ile o komik kız arkadaşı Fiona'ya teslim etmişti. Konferansı aslında bir kişi için hazırladığı belliydi. Şimdi ise en fazla önem verdiği kişinin yoklu-ğuyla içi hüzünlü o duvarda oturuyordu...

Connie yanma gidip gitmemekte kararsızdı. Giderse ne söyleyeceğini bilmiyordu. Onun yerine bir lokantaya girerek ızgara balık ile şarap ısmarlamayı yeğledi. Bunu böyle kolayca yapmak ne hoştu... Aklına onu korkutmak için Dublin'den gelen insan takılınca yemeğine dokunamadı bile. Harry birini göndermiş olabilir miydi ? Bunu aklına bile getirmek istemiyordu. İtalyan polisine böyle bir şeyi nasıl açıklardı? İrlanda'da olsa belki kendi polisleri de anlattıklarını ciddiye almazdı. Roma'daki bir otele gelen imzasız mektup ? Ciddiye alınacak şey değildi. Yine de otele dönerken yolda duvara yakın yürümeye gayret ediyordu.

Resepsiyona yeni bir mesaj olup olmadığını sorduğunda heyecanlıydı.

- Hayır, Signora Kane, hiç mesaj gelmedi.

Barry ile Fiona, Barry'nin Dünya Kupası'nda o müthiş İtalyanlarla tanıştığı bara gidiyorlardı. O yaz orada bayraklı ve şapkalı resimler çektirmişti.

- Mektup yazıp geleceğini söyledin mi ? diye sordu Fiona.

- Hayır. Onlar o tür değil. Oraya gidersin, hepsini bulursun...

- Her gece oradalar mı?

- Hayır, ama çoğu gece...

- Onlar Dublin'e seni görmeye gelseler. Sen de her gece pub'da değilsin. Hiç birinin adı veya adresi yok mu ?

- Böyle durumlarda isim veya adres önemsiz olur, dedi Barry.

Fiona haklı çıkmasını temenni ediyordu. Onlarla tekrar karşılaşıp o parlak günleri yeniden yaşamaya öylesine bel bağlamıştı ki... Artık kimselerin o bara gelmediğini öğrenirse çok üzülecekti. Daha da kötüsü ya orada olup Barry'yi hatırlamazlarsa? Bunu düşünmek bile istemiyordu Fiona.

Bu akşam serbesttiler, herkes istediğini yapacaktı. İşler başka türlü olsa Connie, Fran ve Kathy vitrin bakmaya çıkar sonra da birlikte kaldırım kenarındaki kahvelerden birinde otururlardı. Oysa Connie onu, hızla Roma caddelerinden geçen bir arabanın altına atmaya niyetli birinden korktuğu için karanlıkta dışarı çıkmaya çekiniyordu.

İşler başka türlü olsa, Aidan ile Signora bu akşam birlikte yemek yer ve Vatikan'a yapacakları gezinin ayrıntılarını tartışıyor olurlardı. Oysa Aidan'm kalbi kınlmıştı, yapayalnızdı. Signora da hayatını temelinden sarsan öneriyi tek başına sessizce düşünmek istiyordu.

Köye geri dönmesini, otele yardım etmesini istiyorlardı. İngilizce konuşan müşteriler bulmasını ve o güne kadar dışında kaldığı hayatın bir parçası olmasını istiyorlardı. Bekleyerek, hep seyrederek geçirdiği onca yıla anlam kazandıran bir öneriydi bu... Böylece ona somut bir gelecek sağlamakla kalmıyorlar geçmişini de onaylamış oluyorlardı. Alfredo geri gelmesi için yalvarmıştı. "Başlangıçta ziyaret gibi olsun" demişti. "Her şeyi bir kez daha gözden geçirirsiniz, neler yapacağınızı, insanların sizi ne kadar takdir ettiğini görürsünüz" diyordu. Signora, tek başına bir kahvede oturmuş önerilen bu yeni yaşamı düşünüyordu.

Aidan Dunne, birkaç sokak ötede oturmuş bu gezinin iyi yönlerini hatırlamaya çalışıyordu. Sadece bir yıl birlikte çalışan bir sınıfta, hep birlikte Roma'ya seyahat edecek kadar büyük bir birlik oluşmuştu. Signora olmasa, bu insanlar böylesine bir başarı sağlayamazlardı. İtalya'ya duyduğu sevgiyi onlarla paylaşmış yeni kapılar açmıştı. Hiçbiri bugün verdiği konferanstan sıkılmamıştı. Uzun zamandır hayal ettiği amaçların tümüne ulaşmıştı. Zafere ulaştığı bir yıl olmuştu. İçindeki ikinci sese kulak vermek zorundaydı. Her şeyi Nora'nın başardığını söyleyen sese... O gülünç oyunlarıyla, tren istasyonu veya hastane koridoru yerini tutan o komik karton kutulanyla, gerçek coşkuyu yaratan kadını... Kursa katılanlara süslü adlar takarak hepsini bir gün hep beraber Roma'ya viaggio'ya gideceklerine inandıran Signora'ydı. İtalya'ya ayak bastığı an tekrar İtalya'nın tılsımına kapılan da Signora olmuştu.

İş konuşması yapması gerektiğini söylemişti Aidan'a. Çocukluğundan beri tamsa bile Sicilyalı bir garsonla ne gibi bir işi olabilirdi? Farkına varmadan üçüncü birayı ısmarladı. Bu sıcak Roma akşamında kaldırımda yürüyen insanlara baktı. Hayatında bu kadar yalnız olduğu başka bir an olmamıştı.

Kathy ile Fran yürüyüşe çıkacaklarını söylediler. İlk akşam gittikleri Piazza Navona'da son bulacak bir gezinti yapacaklardı. Laddy de gelmek ister miydi?

Laddy hazırladıkları plana baktı. Garaldilerin sokağından da geçeceklerdi. "İçeri giremez miyiz ?" dedi Laddy. "Yine de size evi gösteririm."

Kathy ile Fran evi gördüklerinde beyinlerinden vurulmuşa döndüler.

- Nasıl olur da böyle bir eve davetli oluruz? diye sordu Kathy.

- Giovedi, dedi Laddy gururla. Perşembe akşamı, göreceksiniz. Hepimizi çağırdı. Kırk ikimizi birden. Ona, "Quarantadue" dedim, o da "Si, si, benissimo" dedi.

Yolculuğun olağanüstü olaylarından biri de bu davetti.

Connie bir süre Signora'nın geri gelmesini bekledi. Sürprizi ve aldığı bilgiyi aktarmak istiyordu. Hava karardı, ama Signora gözükmedi. Pencereden, dışarda yürüyen insanların konuşmaları, çatal bıçak sesleri ve trafiğin gürültüsü duyuluyordu. Connie, mektubu yazan o kötü kalpli ve korkak kişi kimse onun yüzünden kendini içeriye hapsetmemesi gerektiğine karar verdi. Harry bile göndermiş olsa kimse onu kalabalığın içinde öldürmeye cesaret edemezdi.

- Cehenneme kadar yolu var, içeri kapanırsam o kazanmış olur, dedi yüksek sesle. Köşe başındaki pizzacıya yürüdü ve bir masaya oturdu. Hotel Francobollo'nun kapısından çıktığı anda peşine takılanı görmedi bile.

Lou ile Suzi, nehrin karşı tarafındaki Trastevere'deydiler. Bili ve Lizzie'yle birlikte küçük pizzacıyı gezmişlerdi. Signora'nm dediği gibi buradaki lokantalar onlara göre pahalıydı. Piatto del giorno gibi deyimleri öğrenmiş olmaları, parayı da hep İrlanda parasına çevirmek zorunda kalmadan liret olarak düşünmeye alışmış olmaları ne harikaydı!

- Öğlen yediğimiz sandviçlerden akşama da saklasaydık keşke, dedi Lizzie hüzünlü bir sesle.

- Buradaki lokantaların kapısından bile giremeyiz, dedi Suzi bilgiç bir edayla.

- Sistemleri adaletsiz, dedi Lou. Çoğunun bir avantası var. Kendilerine göre bir sistem kurmuşlar. İş çeviriyorlar. İnanın bana, biliyorum...

- Tabiî, Lou. Ama önemi yok... Suzi, Lou'nun karanlık geçmişinin gün ışığına çıkmasını önlemek istiyordu. O geçmişten açık açık hiç söz etmemelerine karşın Lou hep yasalara uymaya bu kadar meraklı olmasaydı hayatlarının ne kadar rahat olabileceğini ima ediyordu.

- Çalıntı kredi kartlarından mı söz ediyorsun ? diye sordu Bili ilgiyle.

- Hayır, öyle bir şey değil. Sadece iyilik yapana bedava akşam yemeği verirler. Çok büyük bir iyilik yapana da birçok akşam yemeği verirler... O kadar basit...

- Bir arabayı ancak pek çok iyiliğin karşılığında verirler, değil mi?.. Konuşan Lizzie'ydi.

- Hem evet, hem hayır. Çok iyilikten ziyade çok güvenilir olmak. İyilikler yapılırken en önemli şey de güvenilir olmak sanırım.

Hepsi anlamadan onaylıyorlardı. Suzi zaman zaman parmağındaki kocaman zümrüt yüzüğe bakardı. Taşın gerçek bir zümrüt olduğunu söyleyen o kadar çok insan olmuştu ki... O yüzüğün Lou'nun birilerine yaptığı muazzam bir iyiliğin karşılığı olmasından şüphe etmeye başlamıştı. Anlamanın bir yolu vardı elbet... Değerini öğrenmek mümkündü... Yani gerçeği öğrenmek... Suzi, "Belki de hiçbir şeye dokunmamak, her şeyi oluruna bırakmak daha doğrudur" diye düşünüyordu.

- Bizden de iyilik yapmamızı isteyen birileri çıksa, dedi lizzie. Önünde durdukları lokantada masa masa gezen müzisyenler vardı, uzun saplı güller satan satıcılar da masaların arasında dolaşıyorlardı.

- Gözlerini aç, Elizabetta, dedi Lou gülerek.

O sırada sokağa yalan masalardan birinden bir kadın ile bir erkek ayağa kalktılar. Kadın erkeğin yüzüne bir tokat attı, adam ise kadının çantasını kaptığı gibi lokantanın alçak duvarından atlayarak kaçmaya başladı.

Lou iki saniyede adamı yakaladı. Kollarından birini öylesine kıskıvrak arkasına kilitlemişti ki adam acıdan kıvranıyordu. Çantalı elini ise herkesin göreceği şekilde havaya kaldırmıştı. Hırsızı müşterilerin arasından geçirerek lokanta sahibinin önüne getirdi.

İtalyanca sonsuz tartışmalardan sonra ufak bir polis arabasıyla carabinieri geldi. Etraftakiler heyecanla bağrışıyorlardı. Kimse tam olarak neler olduğunu anlamamıştı. Yan masada oturan Amerikalılar kadirim bir jigolo tuttuğunu söylediler. İngilizlerin oturduğu masadakiler ise "Uyuşturucu tedavisi gören erkek arkadaşıydı" dediler. Bir Fransız kankoca basit bir âşık tartışması olduğunu söylediler, ama hepsi adamın polis karakoluna götürülmesini doğru buldu.

Lou ve arkadaşları kahraman olmuşlardı. Kadın onları ödüllendirmek istiyordu. Lou hızla ödülü dört kişilik bir yemeğe çevirdi. Bu çözüm herkesi mutlu etmişti.

- Con vino, se e possibile ? diye ekledi Lou. Sarhoş oluncaya dek içtiler ve otele ancak taksiyle dönebildiler.

- Her şey fırsatları nasıl değerlendirdiğinize bağlı... dedi Lou.

Connie pizzacıya göz gezdirdi. Çoğunluk çocuğu yaşında gençlerden oluşuyordu. Neşeli, canlı, konuşkan ve kahkahayla gülen insanlardı. Çok canlı, çok bilinçli. Ya yaşamının sonu buradaysa? Ya otele mesajlar bırakan biri gerçekten varsa? Burada, herkesin önünde öldürecek değildi ya?.. Olamazdı. Peki ya o mesaj... Şu anda çantasında olan o mesaj... Belki o da bir mesaj yazmalı ve notun Harry'den veya ortaklarından geldiğinden şüphelendiğini söylemeliydi. Bunu yapmak delilik mi olurdu ? Yoksa Harry onu delirtmeye mi çalışıyordu? Connie böyle filmler gördüğünü hatırlıyordu. Kendisini bu duruma düşürmeyecekti.

Masasına bir gölge düştü. Karşısında bir garson veya boş sandalye isteyen bir genç göreceğini düşünerek başını kaldırdı. Ama gözleri Siobhan Casey'in, kocasımn uzun yıllar metresi olan kadının gözleriyle karşılaştı. Harry'nin para kaçırmasına bir değil iki kez yardım eden kadın vardı karşısında.

Yüzü çok değişmiş, yaşlı ve yorgun bir yüz olmuştu. Eskiden dümdüz olan cildi kırışık içindeydi. Gözleri ise vahşi bir bakışla parlıyordu. Connie birden gerçekten büyük bir korku duydu. Boğazı kurumuş, sesi çıkmaz olmuştu. Konuşamıyordu.

- Hâlâ yalnızsın, dedi Siobhan aşağılayıcı bir tavırla. Hangi şehre gitsen yanma hangi ölü sürüsünü alsan yine de tek başına yemek yiyorsun. Havlar gibi bir sesle güldü. Neşesiz bir gülüştü bu.

Connie sükûnetini korumak için çabalıyordu. Korktuğunu belli etmemeliydi. Yıllar boyunca her şeyi olduğundan başka göstermek alışkanlığı yardımcı oldu Connie'ye. "Artık yalnız değilim" dedi Siobhan'a bir sandalye çekerek.

Siobhan'm yüzü daha da karardı. "Her zamanki gibi hiçbir dayanağı olmadan hanımefendicilik oynayan zavallı Connie... Hiç dayanaksız..." Siobhan yüksek sesle ve hırsla konuşuyordu. Etraftan dönüp bakanlar vardı. Herkes bir olay çıkacağını sezmişti.

Connie alçak sesle konuştu. "Öyle büyük bir hanımefendiye göre bir yer değil burası" dedi. Sesinin titrememesi için dua ediyordu.

Connie biraz daha rahat nefes almaya başlamıştı. Belki de Siobhan Casey onu öldürmeye kalkmayacaktı. Öldürmeyi düşünen yalnızlıktan söz eder miydi ? Connie, cesaretlendiğini hissetmeye başladı. "Yalnız olmaya hazırım. Nasıl olsa yıllardır yalnız değil miydim ?"

Siobhan şaşkınlıkla bakıyordu, "Ne kadar soğukkanlısın..."

- Hiç değilim.

- Mektubu benim yazdığımı biliyor muydun? diye sordu Siobhan. Hayal kırıklığına mı uğramıştı yoksa böylesine korkutmaktan mutlu muydu ? Gözleri deli gözü gibi bakıyordu. Connie nasıl davranacağını bilemiyordu. Acaba hiç şüphelenmediğini mi söylemeliydi yoksa en başından Siobhan olduğunu anladığını mı söylemesi daha doğruydu ? Hangi yolu seçmesi gerektiğine karar vermek kâbus gibiydi.

- Tahmin etmiştim. Emin değildim. Sesinin heyecansızlığı kendini de şaşırttı.

-Neden ben?

- Senden başka böyle bir şeyi yazacak kadar Harry'ye bağlı kimse yok da ondan....

Bir sessizlik oldu. Siobhan sandalyenin arkasına dayanmış ayakta duruyordu. Etrafta lokantanın olağan gülüşmeleri ve gürültüsü vardı. İki yabancı kadının kavga edeceğine inananlar azalmıştı. O köşede ilginç bir şey kalmamış gibi görünüyordu. Connie oturmasını önermedi. Aralarındaki ilişki sıradan insanlar gibi yan yana oturup konuşmalarına elverişli değildi... Siobhan Casey, Connie'yi öldürmekle tehdit ettiğine göre gerçekten delirmiş olmalıydı.

- Harry'nin seni hiçbir zaman sevmediğini biliyorsun, değil mi? dedi Siobhan.

- Aslında sanırım sevdi. Başta, cinsellikten hoşlanmadığımı anlamadan önce...

- Öyleyse sen de seksi sevseydin! Siobhan homurdanarak söyledi bu sözleri. Senin yatakta nasıl acınacak bir halde, korkuyla sıkışıp kaldığım ve kıvrandığım anlatırdı... Öyle derdi sana... "Acınacak, zavallı..."

Connie gözlerini kıstı. Böylesine vefasız olamazdı! Harry ne kadar çaba gösterdiğini, aslında nasıl birlikte olmak istediğim biliyordu. Siobhan'ın aralarındaki en mahrem anları ayrıntısıyla bilmesi ne acıydı. "Denedim, biliyor musun, bir şeyler yapmaya çalıştım."

-Ya... Öylemi?

- Evet. Çok zor ve tatsız bir işti. Acı veriyordu bana. Sonunda da hiçbir işe yaramadı.

- Lezbiyen olduğunu söylediler, değil mi ?

Siobhan durduğu yerde sallanıyordu, yüzünde alaycı bir ifade vardı, saçları yüzünün yansım örtmüştü. Eski zamanların etkileyici Bayan Casey'inden eser kalmamıştı sanki.

- Hayır öyle demediler.

- Öyleyse ne dediler? Siobhan istemeden ilgi duyuyordu.

- Babam tüm parasını kumarda kaybettiği için erkeklere güvenmediğimi söylediler.

- Ne saçma!

- Ben de öyle dedim. Aynı şeyi söyledim, Connie gülümsemeye çalışıyordu.

Siobhan birden hiç beklenmedik bir şekilde sandalyeyi çekerek oturdu. Connie bakmak için başını kaldırmak zorunda olmayınca kadının yüzündeki derin çizgileri ve perişanlığı daha iyi görür olmuştu.. Bluzu lekeliydi, etekliği üstüne dar geliyordu, tırnaklan kirli ve bakımsızdı. Yüzünde makyaj yoktu, yüz kasları durmadan hareket ediyordu. "Benden iki üç yaş küçük olmasına karşın çok daha yaşlı duruyor" diye düşündü Connie.

Harry bu kadına aralarındaki her şeyin bittiğini söylemiş olabilir miydi? Kadının dengesini bozan bu olmalıydı. Connie, çatal ile bıçağı okşayışına ve yerlerini değiştirişine bakıyordu. Siobhan'ın çok sorunlu olduğu kesindi.

- Geriye dönüp bakıldığında insan ne kadar yazık olduğunu görüyor. Keşke seninle evlenseydi.

- Olmazdı. Bende senin stilin yoktu... Onun istediği gibi davetler veremezdim ben.

- O davetler, yaşantısının ufacık bir bölümünü oluşturuyordu. Yaşamının geri kalan zamanını seninle geçiriyordu. Connie bu sözlerle karşısındakini sakinleştirmeye çalışıyordu. Övgü yağdırarak, pohpohlayarak, Harry'nin hayatındaki önemini vurgulayarak sakinleştirmeye, her şeyin bittiğini unutturmaya gayret ediyordu.

- Ev hayatı öylesine sevgiden yoksundu ki sevgiyi başka yerlerde aramasından daha doğal ne olabilir... Siobhan, Connie'nin önündeki Chianti bardağını almış içiyordu.

Connie, gözleriyle ve elleriyle garsona işaret ederek biraz daha şarap ve bir bardak istedi. Connie'nin tutumu genel olarak şakalaşan ve laf atan garsonu bile ciddi olmaya zorlamış gibiydi. Garson, şarap ile bardağı masaya bırakmakla yetindi.

- Onu uzun yıllar sevdim.

- Bunu çok güzel kanıtladın.... Ele verip hapse attırarak..

- Artık sevmiyordum.

- Oysa ben hep sevdim.

- Biliyorum. Sen benden nefret ettin, ama ben senden hiç nefret etmedim.

- Yaa, öyle mi?

- Hayır. Sana ihtiyacı olduğunu biliyordum, bence şimdi de var.

- Artık değil. Onu da hallettin. Hapisten çıkınca İngiltere'ye yerleşecek. Hepsi senin yüzünden. Ülkesinde yaşayamayacak hale getirdin onu. Siobhan'ın yüzünde büyük bir mutsuzluk vardı.

- Onunla gidersin herhalde....

- Yanılıyorsun. Yine alaycı bir gülüş ve deli bakışlar... Connie, en doğru davranışı sergilemeliydi. Bu çok önemliydi.

"Seni kıskandığım doğru, ama hiç nefret etmedim. Sen Harry'ye her şeyini verdin. Ona doğru dürüst bir yaşam sağladın, hem bağlılığını kanıtladın hem de iş hayatında sonsuz bir anlayış gösterdin... Zamanının çoğunu seninle geçirdiğine göre seni kıskanmam kadar doğal ne olabilir?" Siobhan'ın ilgisini çektiğini görünce devam etti. "Ama senden nefret etmedim, inan bana..."

Siobhan ilgilenmişti. "Birçok kadmla ilişki kuracağına benimle olması daha iyiydi, değil mi ?"

Connie çok dikkatli olması gerektiğini biliyordu. Her şey buna bağlıydı. İlk günden Harry Kane'e âşık olan ve hâlâ onu seven Siobhan Casey'in enkaz haline gelmiş yüzüne baktı. Siobhan'm havayollarında çalışan kızdan, Galway'deki küçük otelin sahibinden, şirkete para yatıran iş adamlarından birinin genç karısından haberdar olmaması mümkün müydü ? Kadının yüzüne baktı. Siobhan Casey kendisini Harry Kane'in hayatındaki tek kadın sandığı kesindi.

Connie yanlış yapmamaya çalışıyordu. "Sanının haklısın. Değişik kadınlarla ilişkisi olduğunu bilmek küçük düşürücü olurdu... Hoşuma gitmese bile... İkinizin arasında özel bir ilişki olduğunu anlamıştım. Dediğim gibi seninle evlenmeliydi..."

Siobhan dinliyordu. Ve duydukları onu düşündürüyordu. Konuşmaya karar verdiğinde deli deli bakan gözlerini kıstı. "Buraya kadar peşinden geldiğimi ve o mektubu yazdığımı anlayınca neden benden korkmadm?"

Connie aslında hâlâ çok korkuyordu. "Tüm zorluklara rağmen Harry'nin hayatında önem verdiği tek kadm olduğunu biliyorsun sandım. Ayrıca, bana zarar vermeye kalkarsan diye kendimi güvenceye aldım." -Ne dedin?

- Avukatıma mektup yazdım. Roma'da veya herhangi başka bir yerde aniden ölürsem açılmak üzere bir mektup. İçine senin yazdığın notun fotokopisini koydum. Mektubun senden geldiğine emin olduğumu söyledim...

Siobhan hayranlıkla başını sallıyordu. Kadının mantıklı olduğunu düşünmek istiyordu Connie. Oysa aslında perişanlığı ve dengesizliği geçmiş değildi. Toparlanması, Harry hapisten çıkınca İngiltere'de kalacakları evi şimdiden hazırlaması gerektiğini söylemek için henüz çok erkendi. Connie'nin nasıl olsa bir yerde saklı bir miktar paraları olduğundan kuşkusu yoktu. Siobhan'ın hayatına yön vermeye kalkmasına bir neden yoktu. Onu öldürmek isteyen tehlikeli bir kadının karşısında nasıl böyle soğukkanlı kalabildiğine kendi de şaşıyordu. Daha ne kadarına dayanacağını bilemiyordu. Kendini bir an önce Francobollo Oteli'ne atarak güvende hissetmek için can atıyordu.

- Sana zarar vermeyeceğim, dedi Siobhan kısık bir sesle.

- Tam Harry hapisten çıkarken öbür kapıdan senin hapse girmen yazık olur, dedi Connie, hatıra eşya almak gibi olağan bir şeyden söz eder gibi.

- Böyle soğukkanlı olmayı nereden öğrendin? diye sordu Siobhan.

- Yıllar ve yıllar süren kahrolası yalnızlık sayesinde öğrendim. Connie gözlerinden aşağı süzülen yaşları silerek kararlı bir edayla garsona yürüdü ve ödemeyi yaptı.

- Grazie, tante grazie Signora, dedi garson.

Signora! Signora geri dönmüş olmalıydı. Connie ona sürpriz yapmak istiyordu. Signora, yıllarca kocasının metresi olan, onu öldürmek için Roma'ya gelen, pizzacıdaki deli kadından çok daha gerçekti. Signora'yla paylaştıklarının da hayatında önemli bir

yeri vardı. Veda etmeye gerek duymadan bir süre Siobhan Ca-sey'e baktı. Söylenecek hiçbir şey kalmamıştı.

Dünya Kupası'nda edindiği arkadaşları aramak için geldikleri bar çok gürültülüydü.

- Bu köşede otururduk, dedi Barry.

Gençler toplu haldeydiler. Baş köşede en büyük boy televizyon vardı. Televizyonda maç vardı. Herkes Juventus'a karşıydı. Kimden yana oldukları önemsizdi. Önemli olan Juventus'a karşı olmaktı, çünkü düşman Juventus'tu. Maç başlayınca Barry aradığı arkadaşları unutup kendini oyuna verdi. Fiona da ilgilenmişti ve hakemin verdiği, herkesin karşı çıktığı karara o da hiddetle bağırarak katılmıştı.

- Futbol sever misin? diye sordu adamın biri.

Barry derhal kolunu Fiona'nm omzuna doladı. "Biraz anlar. Ben Dünya Kupası'nda burada, bu bardaydım. İrlanda..."

- İrlanda! diye bağırdı adam heyecanla, Barry cebinden resimleri çıkarttı. Bugünküne benzeyen bağıran, neşe dolu bir kalabalığın resimleriydi. Adam adının Gino olduğunu söyledi ve resimleri başkalarına gösterdi. Onlar da yerlerinden kalkıp Barry'ye yaklaştılar, dostça sırtına vurdular. Birbirlerini tanıştırdılar. Paul McGrath, Cascarino, Houghton, Charlton... A. C. Milan'dan söz edildi. Hepsi de iyi insanlara benziyorlardu. Biralar gittikçe daha hızla servis edilmeye başlandı.

Fiona konuşmaları hiç anlamıyordu. Başı da ağrımaya başlarMif' ü. "Barry, beni seviyorsan otele dönmeme izin ver. Via Giovanni'ye dümdüz gidiliyor. Nerede sola döneceğimi çok iyi biliyorum."

-Bilmem ki...

- Ne olur, Barry. Ne önemi var? Bırak gideyim. Arkadaşları, "Barry! Barry!" diye sesleniyorlardı.

- Çok dikkat et, dedi Fiona'ya.

- Anahtarı kapının üstünde bırakırım, dedi eliyle öpücük göndererek.

Sokaklar Dublin'de oturduğu mahalle kadar güvenliydi. Fiona otele dönerken mutluydu. Barry'nin arkadaşlarını bulduğuna sevinmişti. Aslında büyük buluşma kimse kimsenin adını hatırlamadığı çok rahat bir ortamda gerçekleşmişti. "Neyse, erkekler belki hep böyledir" diye geçirdi içinden. Pencerelerden sarkan sardunya ve leylak dolu saksılara bakıyordu. Nedense buradaki çiçekler Dublin'den çok daha renkli görünüyorlardı. "İklimden olmalı" diye düşündü. "Böylesine güneşli bir ülkede her şey yetişir."

Sonra, bir barın önünden geçerken içerde tek başına oturan Bay Dunne'ı gördü. Elinde birası dalgın dalgın uzaklara bakıyordu. Fiona hiç düşünmeden kapıyı iterek adamın yamna yaklaştı. "Bay Dunne demek ikimiz de bu akşam yalnızız."

- Fiona! Zorla kendini toparlamaya çalışıyordu sanki. Bartolomeo nerede ?

- Futbol arkadaşlarıyla birlikte. Başım ağndığı için otele dönmeme izin verdi.

- Ah, arkadaşlarını buldu, desene ? Ne harika! Bay Dunne'm yüzünde yorgun, fakat şefkatli bir gülümseme belirmişti.

- Evet. Kendinden çok memnun. Ya siz, siz de bu seyahatten keyif alıyor musunuz ?

- Evet, çok. Oysa sesi cansızdı.

- Neden yalnızsınız? Her şeyi Signora'yla birlikte hazırladınız. Aklıma gelmişken, Signora nerede, niye sizinle değil?

- Sicilya'dan tanıdığı eski arkadaşlarıyla karşılaştı. Eskiden Sicilya'da yaşamış da... Sesi acı ve hüzün doluydu.

-Ah, ne iyi...

- Onun açısından, öyle... Bu akşam onlarla birlikte.

- Sadece bir akşam için Bay Dunne.

- Bildiğimiz kadarıyla... On iki yaşmda bir oğlan çocuğuna benziyordu. Fiona merakla yüzüne baktı. Aslında ne çok şeyin içyüzünü biliyordu. Örneğin Bay Dunne'ın karısı Nell'in Barry'nin babasıyla ilişkisi olduğunu biliyordu. Şimdi ilişkileri bitmişti. Bunda Fiona'nın payının önemini bilmeyen Bayan Dunne hâlâ olayların nedenini anlamaya çalışarak mektuplar yazıyor, zaman zaman sessiz telefonlar ediyordu. Fiona, Brigid ve Grania'dan babalarının mutsuz olduğunu, hazırladığı o küçük italya odasına sığındığını ve oradan hiç çıkmak istemediğini öğrenmişti. Viaggio'ya. gelen herkes gibi o da Bay Dunne'ın Signora'ya âşık olduğunu biliyordu. Fiona, İrlanda'da boşanmanın yasal olmadığını da biliyordu.
Kullanıcı avatarı
derfinia
Leydi
 
Mesajlar: 291
Kayıt: Çrş Ara 01, 2010 9:34 am
Has thanked: 0 time
Have thanks: 0 time
National Flag:
Turkey

Re: İTALYANCA AŞK BAŞKADIR

Mesajgönderen derfinia » Cum Kas 04, 2011 5:49 pm

Eski Fiona, utangaç Fiona olsa her şeyi olduğu gibi bırakırdı. Oysa yeni Fiona, Fiona'nın daha mutlu modeli, her konuda savaşmaya hazırdı. Derin bir nefes aldı. "Signora geçen gün bana hayatının en büyük hayalini gerçekleştirmesine yardımcı olduğunuzu söyledi. Siz ona bu işi verinceye dek kendini ne kadar önemsiz biri gibi gördüğünü anlattı."

Bay Dunne'dan hiç tepki gelmedi. Daha doğrusu beklediği tepki gelmedi. "O, Sicilyalılarla karşılaşmadan önceydi..."

- Bugün öğle yemeğinde aynı şeyi tekrarladı, dedi Fiona. Yalan söylüyordu.

- Gerçekten bugün de mi söyledi? Çocuk gibiydi.

- Bay Dunne, sizinle açık yüreklilikle ve tam bir gizlilik içinde konuşmama izin verir misiniz ?

- Tabiî, Fiona.

- Söylediklerimi kimseye tekrarlamamaya söz verin. Özellikle de Grania ile Brigid'e.

- Veririm.

Fiona dizlerinin titrediğini hissetti. "İçecek bir şeye ihtiyacım var galiba."

- Kahve mi alırsın yoksa su mu ?

- Sanırım konyak alsam daha iyi olur.

- Anlatacakların o kadar mı kötü ? Öyleyse ben de bir konyak içeyim. İkisi de kusursuz bir İtalyanca'yla içkilerini ısmarladılar.

- Bay Dunne, Bayan Dunne'ın sizinle gelmediğini biliyorsunuz.

- Evet, farkındayım, dedi Aidan.

- Nasıl söylesem, bazı yakışıksız davranışlar oldu... Aslında o Barry'nin babasıyla çok samimi, fazla samimi oldu... Barry'nin annesi bu samimiyeti kötü karşıladı. Çok, çok kötü... Kendini öldürmeye kalktı...

- Ne ? Aidan Dunne çok sarsılmış görünüyordu.

- Neyse ki her şey halloldu. Mountainview'daki festa akşamı her şey yoluna girdi. Hatırlarsanız Bayan Dunne aceleyle eve döndü, Barry'nin annesinin neşesi yerine geldi, babası ise Bayan Dunne'la eskisi kadar samimi değil.

- Anlattıkların doğru olamaz, Fiona.

- inanın ki doğru. Yalnız kimseye söylememeye söz verdiğinizi unutmayın.

- Saçmalıyorsun, Fiona.

- Hayır saçmalamıyorum. Anlattıklarım baştan aşağı doğru. Döndüğünüzde karınıza sorabilirsiniz. Ama belki de bu hiç doğru olmaz... Barry'nin bir şeyden haberi yok. Grania ile Brigid de bilmiyorlar, onun için insanları üzmeye hiç gerek yok bence. Barm ışıklarını aksettiren o kocaman gözlükleriyle öyle masum ve içten görünüyordu ki Aidan bütün söylediklerine inandı.

- Kimsenin bilmemesini, kimsenin canının sıkılmamasmı istediğine göre neden bana anlattın peki?

- Çünkü... çünkü... Sanırım Signora'yla mutlu olmanızı istiyorum. Aldatanın ilk siz olduğunuzu düşünmemeniz için, Bay Dunne. Aldatmaların daha önceden başladığını bilirseniz kendinizi daha hür hissedeceğinizi düşündüm de ondan. Fiona birden sustu.

- Çok şaşırtıcı bir çocuksun, dedi. Sonra parayı ödedi ve birlikte hiç konuşmadan Francobollo Oteli'ne yürüdüler. Holde resmî bir edayla elini sıktı. "Şaşırtıcı..." diye tekrarladı Aidan Dunne.

Sonra odasına, Laddy'nin ertesi gün papaya takdis ettirmek üzere sıraladığı eşyaların arasına çıktı. San Pietro'daki papanın kabul törenine gideceklerdi. Aidan başım ellerinin arasına aldı. Bunu tamamen unutmuştu. Laddy, papanın takdis etmesi için altı tane tespih hazırlamıştı. Odanın girişindeki küçük holde oturmuş onları ayırıyordu. Buona Seralara yardım etmek için herkesin ayakkabılarını boyamıştı. "Domani mercoledi noi vedremo II Papa" dedi sevinçle.

Yukarı katta, Lou, Suzi'ye onu çok arzu ettiğini, ama yeterli derecede başarılı bir performans gösteremeyeceğini söylüyordu, "içkiyi biraz fazla kaçırdım" diyordu büyük bir keşif yapmış gibi.

- Aldırma. Nasıl olsa yarın papaya gitmek için tüm gücümüzü toplamamız gerekecek, diye yanıtladı Suzi.

- Aman Tanrım, papa belasını unutmuştum, dedi Lou, birden uykuya dalmadan önce.

Bill Burke ile Lizzie soyunmadan uyuyakalmışlardı. Sabahın beşinde soğuktan titreyerek uyandılar.

- Bugün sakin bir gün mü ? diye sordu Bili.

- Papayı ziyaret ettikten sonra sanırım başka bir programımız yok, dedi Lizzie. Başı çok ağrıyordu.

Barry sandalyeye takılıp düşünce Fiona korkuyla uyandı. "Kaldığımız yeri şaşırdım" dedi Barry.

- Ah, Barry, pub'dan dümdüz yürüyüp sola dönecektin.

- Hayır, otelin içinde demek istiyorum. Durmadan yanlış kapılan çaldım.

- Çok sarhoşsun, dedi Fiona şefkatle. İyi vakit geçirdin mi?

- Evet ama bir şır var...

- Bence de vardır. Biraz su iç.

- Bütün gece tuvalete taşınacağım.

- Ne yapalım, gidersen git. O kadar bira içince taşınman normal...

- Ya şen, şen nasıl döndün? diye sordu aniden Barry.

- Dediğim gibi. Dümdüz yürüyerek. Hadi iç şu suyu.

- Kimseyle konuştun mu ?

- Sadece Bay Dunnela. Yolda rastladım.

- Signora'yla yatıyor, dedi Barry gururla.

- Hiç sanmam. Hem sen nereden biliyorsun?

- Kapının önünden geçerken konuşmalarını duydum, dedi Barry.

- Ne diyordu ?

- Mars Tapmağı'yla ilgili bir şeyler...

- Konferansta söylediklerine benzer bir şeyler mi ?

- Aynen. Signora'ya aynı konferansı baştan veriyordu sanırım.

- Aman Tanrım, dedi Fiona. Acayip bir şey değil mi ?

- Şana daha acayip bir şey söyleyeyim mi ? O bardaki adamların hiçbiri buralı değil. Hepsi başka bir yerden gelmiş...

- Ne demek istiyorsun ?

- Messagne denilen bir yerden geliyorlar. İtalya'nın en güney ucunda, Brindisi'ye yakın bir yerden. Gemilerin kalktığı bir limandan... İncir ve zeytin dolu bir yer diyorlar. Kafası çok karışmış gibiydi.

- Bunda ne var? Hepimiz bir yerlerden gelmiyor muyuz? Fiona bir bardak su uzattı.

- Roma'ya ilk gelişleriymiş. Öyleyse daha önce tanışmış olamayız, değil mi ?

- Oysa ne kadar samimiydiniz, dedi Fiona hüzünlü bir sesle.

- Biliyorum.

- Başka bir bar olabilir miydi ?

- Bilmiyorum. Hayal kırıklığı duyduğu seziliyordu

- Belki daha önce Roma'ya geldiklerini unutmuşlardır, dedi Fiona umutla.

- Belki. Ama bence kolay unutulacak bir şey değil...

- Seni hatırladılar ama.

- Ben de onları hatırladım.

- Hadi gel, yat. Papaya giderken dinlenmiş olmalıyız, dedi Fiona.

- Aman Tanrım. Papa'yı unutmuştum, dedi Barry.

Odaya döndüklerinde Connie Signora'nm sürprizini verdi. Aidan'ın konferansını kaydettiği kasetti bu sürpriz. Sabah, bir teyp satın alarak Signora için tüm konferansı kaydetmişti.

Bu davranış Signora'yı derinden etkiledi. "Seni rahatsız etmemek için yastığımın altına koyar öyle dinlerim" demişti kısa bir denemeden sonra.

- Hayır, ben de seve seve ikinci kez dinlerim, demişti Connie. Signora karşısındaki kadına baktı. Gözleri pırıl pınldı, yanaklarına renk gelmişti. "Her şey yolunda mı, Constanza?"

- Efendim? Ah, evet, Signora. Tamamen yolunda...

Sonra karşılıklı oturdular. Bu akşam ikisi de hayatlarının akışını değiştirecek olaylar yaşamışlardı. Connie Kane, aklî dengesini yitirmiş Siobhan'dan zarar görebilir miydi ? Nora Donoghue ise yirmi üç yıl yaşadığı Sicilya'daki o küçük köye geri dönecek miydi ? Birbirlerine biraz açılmış olmalarına karşın ikisi de özel hayatlarını başkalarıyla paylaşmaktan hoşlanmayan insanlardı. Connie, Signora'yı Aidan'ın konferansına gitmekten alıkoyan ve otele o kadar geç dönmesine neden olan olayı merak ediyordu. Signora da o korkunç mektubu yazandan yeni bir haber çıkıp çıkmadığını öğrenmek istiyordu.

Yatarlarken saati kaça kurmaları gerektiğini tartıştılar.

- Yarın papa bizi kabul edecek, dedi Signora aniden.

- Aman Tanrım. Unutmuştum, dedi Connie.

- Ben de unutmuştum. Ne ayıp, değil mi? dedi Signora gülerek.

Papayı görmek çok hoşlarına gitti. Biraz zayıf görünse de kendini iyi hissettiği belliydi. Karşılarında duruyordu. San Pietro Meydanı'nda yüzlerce ve yüzlerce kişi vardı, ama yine de çok özel olan bir yakınlık içindeydiler sanki. Papa sanki teker teker gözlerinin içine bakıyordu.

- Özel bir kabul olmadığına sevindim, dedi Laddy sanki böyle bir şey olabilirmiş gibi. Kalabalıkla birlikte büyük bir kabul töreni çok daha etkili gibi geliyor bana. Hem din denen şeyin ölmediğini kanıtlıyor hem de insan papanın karşısında ne diyeceğini şaşırabilir.

Lou ile Bill Burke yola çıkmadan üçer tane buz gibi bira içmişlerdi. Bu durumu gören Barry de onlara katılmadan duramadı. Suzi ile Lizzie ise ikişer soğuk dondurma yediler. Hepsi resim çekti. Hepsi, katılma zorunluğu olmayan öğle yemeğine gitti. Çoğu ya akşamdan kalma olduklarından veya canlan bir şeye sıkıldığından o sabah sandviç hazırlamayı unutmuştu.

Laddy, onaylamayan bir edayla Kathy ve Fran'e, "Yarın akşam Signor Garaldi'nin evindeki partide daha iyi durumda olmaları için dua ediyorum" dedi.

O sırada yanlarından geçen Lou bu sözleri duyunca, "Aman Tanrım! Parti!" dedi elleriyle başım tutarak.

- Signora?

Öğle yemeğinden sonraydı. Aidan'ın sesini duyan Signora, "Biraz resmî kaçmıyor mu, Aidan? Bana Nora demiyor muydun?" diye sordu.

-Ah... Neyse...

- Neyse ne ?

- Dünkü toplantın nasıl geçti, Nora?

Bir süre sustu. "İlginçti. Hem bir lokantada olmamıza rağmen diğerleri gibi içkiyi fazla kaçırmamayı da başardım. Papa Hazretleri'nin bizim grubun oluşturduğu alkol bulutu arasında sandalyesinden uçmadığına şaşıyorum."

Aidan gülümsedi. "Bense bir barda oturup üzüntülerimi içkiyle boğmaya çalıştım."

- Boğulması gereken hangi üzüntülerden söz ediyorsun ? Konuşmasına hafiflik vermeye çalıştı. "En önemlisi konferansımı dinlemeye senin gelmemen..."

Signora'nın yüzü bir anda neşelendi. Elini çantasına daldırdı. "Ama ben oradaydım. Constanza'nın benim için ne yaptığım biliyor musun? Hepsini dinledim. Bütün söylediklerini... Harika bir konuşmaydı, Aidan. Sonunda ne kadar çok alkışladılar değil mi? Herkes bayıldı... Öylesine açık ve berraktı ki sanki oradaymışım gibi hissettim... Aslına bakarsan, boş bir anımda o yere gidip teypi tek başıma dinlemeye karar verdim. O zaman sanki sadece benim için hazırlanmış özel bir tura katılmış hissedeceğim kendimi..."

- İstediğin anda senin için özel olarak tekrar etmeye hazırım. Bunu biliyorsun, değil mi? Kadının gözleri şefkat ve sevgi doluydu. Elini tutmaya çalıştığında Signora kolunu çekti.

- Hayır, Aidan. Lütfen yapma. Haksızlık olur. Bana gerçekdışı duygular yaşatmaya hakkın yok. Sanki... sanki bana, geleceğime önem verdiğini düşünmeme izin vermemelisin.

- Nora... Aslında neler düşündüğümü, sana ne kadar değer verdiğimi çok iyi biliyorsun.

- Evet, bir yıldan fazla bir süredir birbirimizden hoşlanıyoruz. Ama olanaksız. Senin karın ve ailen var, onlarla birlikte yaşıyorsun.

- Bu durum kısa zamanda değişecek.

- Ah, evet, Grania evlenecek, ama başka değişecek bir şey yok.

- Hayır var. Çok şey değişti.

- Seni dinlememeliyim, Aidan. Benim çok çok önemli, büyük bir karar almam gerekiyor.

- Sicilya'ya geri dönmeni istiyorlar, değil mi ? Kalbinde sanki bir bıçak vardı. Yüzü kapalı ve sert görünüyordu.

- Evet. Bunu istiyorlar.

- Oradan neden ayrıldığını daha önce hiç sormamıştım.

-Hayır.

- Orada neden o kadar uzun zaman kaldığım da sormadım.

- Bu da bir şey gösteriyor, değil mi? Ben de sana hiç soru sormadım. Yanıtlarını bilmek istesem de sana soru sormamaya özen gösteriyorum.

- Oysa ne sorarsan yanıtlamaya hazırım. Senden hiçbir şey saklamayacağıma söz veriyorum.

- Biraz bekleyelim. Roma'da oturup birbirimize sorular sorup cevaplar vermemiz saçma...

- Yapmazsak, sen kalkıp Sicilya'ya gidebilirsin, sonra da...

- Sonra ne olur? Signora'nm sesi çok yumuşaktı.

- Sonra hayatımın en anlamlı bölümünü kaybetmiş olurum, dedi Aidan. Gözleri yaşla dolmuştu.

Garaldilerin kırk iki konuğu perşembe günü saat beşte kapıdan içeri girdiler. Hepsi en güzel giysilerini giymiş, fotoğraf makinelerini almayı da unutmamıştı. Aralarında gittikleri yerin Hello ! dergisinde resimleri çıkan evlerden biri olduğuna dair söylentiler yayılmıştı. Kendileri de bu tür bir evi belgelemek istiyorlardı.

Kathy Clarke, "Lorenzo, resim çekmemize izin verirler mi dersin?" dedi.

Bu ziyaretin her yönünden sorumlu ve tek yetkilisi Laddy'ydi. "Bana kalırsa ziyaretimizi kanıtlamak için en azından bir grup resmi çekeriz. Sonra da dış mekânları istediğimiz kadar çekebiliriz. Ancak eşyaların ve antikaların hiç resmini çekmemeliyiz. Ne olur ne olmaz, ilerde resimleri görüp çalmaya kalkan birileri çıkmasın..."

Herkes başıyla bu sözleri onayladı. Laddy her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünmüştü. Evi görünce herkes şaşkınlıkla olduğu yerde kaldı. Harika evler görmeye alışık olan Connie Kane bile donakalmıştı.

Lou, "Bizi buraya sokmazlar" dedi Suzi'ye fısıldayarak. Bir taraftan da boğazını sıkan kravatın düğümünü gevşetiyordu.

- Saçmalamayı kes ve sus. Biraz para ve klas insanlar görür görmez korkacaksak hayatta nasıl ilerleyeceğiz ? diye yanıtladı Suzi dişlerini sıkarak.

Lizzie Duffy ise kapıyı açan hizmetkârları eğilerek selamlarken, "îşte ben de böyle bir hayattan geliyorum" diyordu.

- Saçmalama, Lizzie. Komik oluyorsun, dedi Bili korkuyla. İş hayatında yükselmesini sağlayacak uluslararası bankacılık konusunda hiçbir yeni deyim öğrenmeyi başaramamıştı. Lizzie'yi hayal kırıklığına uğratmaktan korkuyordu.

Garaldi ailesi eksiksiz kapıda bekliyordu. Onlar da bir fotoğrafçı çağırmışlardı. Resimlerinin çekilmesinde sakınca gören var mıydı ? Yoksa, gecenin sonunda resimler davetlilere dağıtılacaktı. Sakmca görmek mi ? Hepsi mutluluktan uçuyordu. Önce Lorenzo ile Signor Garaldi'nin resmi çekildi. Sonra Lorenzo ile tüm Garaldi ailesi... Sonra onlara Signora ve Aidan katıldı sonra herkes merdiven basamaklarına sıralandı. Grup resimlerinin önemi ve ayrıntıları inceden inceye ayarlanmış bir evdi burası.

Laddy'nin Dublin'deki snooker salonlarında eğlendirdiği asık suratlı iki oğlan daha neşeli kişiliklere kavuşmuşlardı. Kendi oyunlarını göstermek için Laddy'yi odalarına sürüklediler. Etrafta şarap ve alkolsüz içecek dolu tepsiler dolaşıyordu. Uzun, zarif bardaklarda bira vardı, tabaklarda da crostini'ier, küçük tartaletler ve pastalar diziliydi.

- Yemeklerin resmini çekebilir miyim? diye sordu Fiona.

- Lütfen, rica ederim, dedi Signor Garaldi'nin eşi.

- Kayınvalidem için. Bana yemek yapmayı öğretiyor da... Onun böyle zarif hazırlanmış tabakları görmesini istiyorum.

-La suocera... kayınvalideniz... iyi, merhametli biri mi? Signora Garaldi'nin merak ettiği belliydi.

- Evet. Çok iyi, çok candan biridir. Aslında önceleri biraz dengesizdi. Kocasının karşıda duran o adamın karısıyla ilişkisi olduğunu düşündüğü için intihar etmeye kalktı. Ama şimdi her şey halloldu. Aslında ben hallettim. Ben, tek başıma! Fiona'mn gözlerinin içi heyecandan ve içtiği marsala şarabından pırıl pırıl parlıyordu.

- Dio mio. Signora Garaldi'nin eli boğazmdaydı. Bütün bunlar o kutsal, Katolik İrlanda da mı oluyordu?

- Ben de onu intihar edince tanıdım, diye devam etti Fiona. Çalıştığım hastaneye getirmişlerdi. Bir bakıma onu kurtaran, sorunlarını halleden benim. O yüzden bana minnettar, karşılığında da klas yemekler öğretmeye çalışıyor.

- Klas yemekler, diye mırıldandı Signora Garaldi.

O sırada yanlarından geçmekte olan Lizzie, gözleri hayranlıkla dolu, "Che bella casa," dedi.

Signora Garaldi, sıcak bir ilgiyle, "Parla bene İtaliano," dedi.

- Evet. Guglielmo uluslararası bir bankadan, belki de Roma'dan gelen teklifleri kabul ederse İtalyanca konuşmam şart... dedi.

- Gerçekten Roma'ya atanması söz konusu mu?

- İstersek Roma'yı seçebiliriz. Daha doğrusu istediği herhangi bir yeri. Ama burası o kadar güzel bir şehir ki... Lizzie'nin övgüsü cana yakınlık, şirinlik taşıyordu.

Konuşmalar yapılacaktı. Herkes toplanmıştı, Laddy oyun odasından gelmişti, Connie de resimlerin asılı olduğu galeriden dönmüştü, Barry ise yer altındaki garajda bulunan arabaların ve motosikletlerin yanından yukarı çıkmıştı.

Signora grubun toplanmasını beklerken Aidan'ın koluna girdi. "Garaldilerin bizler hakkında ne düşündüklerini çok merak ediyorum. Karısını, birilerine grupta hayat kurtaran uluslararası çapta bir operatör olduğunu söylerken duydum. Elizabetta ise Guglielmo'nun Roma'ya yerleşmeyi düşünen tanınmış bir uluslararası bankacı olduğunu anlatmış."

Aidan gülümsedi. "Peki sence bütün bunlara inandılar mı?"

- Sanmam. Bir kere Guglielmo "Üç kez çekle para çekebilir miyim" diye sordu. Sonra "Bugünkü kur ne kadar" dedi. Bunları duymak çok büyük güven uyandırmış olamaz. O da Aidan'a gülümsedi. İkisi diğerinin söylediği her şeyi eğlenceli, komik veya çok derin buluyorlardı.

- Nora! dedi.

- Daha değil... Önce şu davet alnımızın akıyla bir bitsin. Konuşmalar son derece sıcaktı. Garaldiler hiçbir yerde İrlanda'daki konukseverliğin benzerini görmemişlerdi. Hiçbir yerde İrlanda'daki dostluğu ve ahlaklı insanları bulamamışlardı. Bugün ise söylediklerinin yeni bir örneğini yaşamıyorlar mıydı ? Bu eve yabancı gibi girenler dost olarak ayrılacaklardı. Dost sözcüğünü duyan gruptan bir çok kişi, "Amici" diye tekrarladı.

Signor Garaldi de, "Amici sempre" dedi.

Laddy'nin başı dikti. Hayatının sonuna kadar girip çıkacağı bir evdi burası. Garaldiler, Laddy'nin yeğeninin oteline tekrar gelmeye söz verdiler.

- Dublin'e geldiğinizde biz de sizin onurunuza bir davet düzenleriz, dedi Connie Kane. Hepsi birden bu sözleri başlarıyla onaylayarak ellerinden geleni yapacaklarını bildirdiler. Sonra çekilen resimler geldi. İç avludaki zarif merdivenlerde çekilmiş harika büyük resimler... Viaggio sırasında çekilen, güneşe karşı gözlerini kırpıştıran insanların binlerce pozunun arasında Dublin'deki birçok evin baş köşesinde bu resimlerin yer alacağı kesindi.

Sonra, bir sürü cioo'lar, arrivederci'ler ve grazie'ler arasında Mountainview gece kursunun öğrencileri kendilerini Roma caddelerinde buldular. Saatler on biri gösteriyordu, halk akşam gezintilerine, passeggiata'larma çıkmaya başlamıştı. Kimsenin cam otele dönmek istemiyordu, hepsi hâlâ çok heyecanlıydı.

- Ben otele dönüyorum. İsterseniz resimlerinizi götürürüm dedi Aidan aniden. Cevap bekler gibi gruba ve Signora'ya bakıyordu.

Signora alçak bir sesle ve teker teker konuşarak, "Ben de dönüyorum. İsterseniz verin, otele biz götürürüz. Böylece sarhoş olsanız bile kaybetmemiş olursunuz."

Herkesin yüzünde büyük bir anlayış belirmişti. Bir yıldır kuşkulandıkları şey gerçekleşmek üzereydi.

El ele, masaların arasında müzisyenlerin gezdiği bir açık hava lokantası buluncaya dek yürüdüler. "Bizleri bunlar konusunda uyarmıştın" dedi Aidan.

- Sadece pahalı olduklarını söyledim. Harika değillerdir demedim, dedi Nora O'Donoghue.

Sonra oturup konuştular. Signora, Mario ve Gabriella'dan söz etti, onların gölgesinde onca yıl nasıl mutlu bir yaşamı olduğunu anlattı.

Aidan da Nell'den, evliliklerinin hangi anda ve neden bozulduğunu anlamadığından bahsetti. Ama evliliğinin tüm iyi yönleri artık yok olmuşu. Şimdi aynı çatının altında yaşayan iki yabancıdan farksızdılar.

Signora, önce Mario'nun sonra Gabriella'nm öldüğünü, çocukların otele yardım etmek için onu geri çağırdıklarını anlattı. Alfredo, ona hep bir anne gözüyle baktıklarını söyleyerek yıllar boyunca duymak için can attığı sözleri dile getirmişti.

Aidan da Nell'in bir ilişkisi olduğunu yeni öğrendiğini, bunu duyunca sarsılıp üzülmediğini, sadece şaşırdığını söyledi. Tepkisinin duygusuz ve yüksekten bakan çok erkekçe bir tepki olduğunu bildiğini de ekledi.

Signora, Alfredo'yu tekrar görmesi ve onunla bir kez daha konuşması gerektiğini söyledi. Yanıtının ne olacağım henüz bilmediğini ilave etti.

Aidan, geri döndüklerinde Nell'le konuşacağım, evi satıp paranın yarısını ona vereceğini söyleyeceğini anlattı. Kendisinin nerede yaşayacağını daha bilmediğini ekledi.

Birlikte yavaş yavaş Francobollo Oteli'ne döndüler. Nereye gidelim gibi bir sorunları olacak kadar genç değillerdi. Oysa karşılarında böyle bir sorun vardı. Laddy'yi gece boyunca odasından edemezlerdi. Ne de Constanza odasız kalabilirdi. Birbirlerine baktılar.

- Buona sera, Signor Buona Sera, dedi Nora O'Donoghe. C'e un piccolo problema... .

Problemin çözümü kısa sürdü. Signor Buona Sera gün görmüş biriydi. Hiç bekletmeden, sorgu sual sormadan bir oda buldu.

Roma'da günler çok çabuk geçti. Göz açıp kapayana dek Floransa trenine binmek üzere Termini'ye gelmişlerdi.

İstasyondaki tabelada Floransa'nm adını görünce hep bir ağızdan, "Firenze," diye bağırdılar. Nasıl olsa tekrar geleceklerinden emindi hepsi, onun için Roma'dan ayrıldıklarına üzülmüyorlardı. Hepsi de Trevi Çeşmesi'ne para atmamış mıydı ? Sonra, orta ve ileri derece kurslara katılınca İtalyanca'yı kim bilir ne kadar ilerleteceklerdi... Aslında yeni kursa ne ad verileceğini kendileri de bilmiyordu, ama hepsinin yazılacağı kesindi.

Ellerinde piknik sepetleri, trene yerleştiler. Buona Sera'lar o sabah sandviç yapmaları için çok bol malzeme hazırlamışlardı. Gruptan o kadar hoşnut kalmışlardı ki... Bir de grup başkanlarının arasındaki o beklenmedik duygusal bağa ne demeliydi ? İkisi de bu işler için çok yaşlı olsalar bile... Ülkelerine ve eşlerine döndüklerinde bu iş nasıl olsa bitecek olsa bile... Tatile çıkmanın deliliklerinden biri de bu değil miydi?..

Gelecek yıl çıkacakları viaggio''da Roma'nın kuzeyine değil güneyine gideceklerdi. Signora, Napoli'yi görmeleri gerektiğini söylüyordu. Sonra Sicilya'da yaşadığı yıllardan bildiği bir otele gideceklerdi. Aidan Dunne'la ikisi Alfredo'ya söz vermişlerdi. Ai-dan'm kızı Brigid'in de Sicilya'ya gideceğini ve o otele turlar düzenlemek üzere hazırlık yapacağını söylemişlerdi Alfredo'ya.

Signora'nm ısran üzerine Aidan karısına telefon etmişti. Nell'le konuşması beklediğinden kısa ve kolay olmuştu.

- Nasıl olsa öğrenmen gerekecekti, dedi Nell sert bir sesle.

- Dönünce evi satışa çıkartır parayı bölüşürüz.

- Tamam, dedi Nell.

- Hiç üzülmüyor musun, Nell ? Bu kadar yıllık bir beraberliğin hiç mi anlamı yok senin için ?

- O yılların bittiğini söylemiyor musun ?

- O yılların biteceğini aramızda konuşmamız gerektiğini söylemek istiyordum.

- Konuşacak ne var, Aidan ?

- Sadece benim dönüşümü beklememeni, hazırlık yapmanı sağlamak istiyorum.... Ayrıca, gelir gelmez bomba gibi patlamamasını istedim. "Belki daima herkesten önce kendimi düşündüğüm için böyle saygılı ve nazik davranırdım" diye düşündü.

- Seni üzmek istemem, ama açıkçası hangi gün döneceğinden bile haberim yok, dedi Nell.

Trende herkesten ayrı oturdular. Kendilerine özgü bir dünyada, gelecekle ilgili planlar yapıyorlardı.

- Fazla paramız olmayacak, dedi Aidan.

- Benim hiç param olmadı ki... Onun için eksikliğini hissedeceğimi sanmam. Signora içtenlikle konuşuyordu.

- İtalyan odamdaki bütün eşyaları alacağım. Masayı, kitapları, perdeleri ve kanepeyi.

- Evi satmadan önce o odaya bir yemek masası koymaya bakmalısın. Birisinden ödünç alsan bile... Signora çok gerçekçiydi.

- Ufak bir daire buluruz. Döner dönmez bakarız. Sicilya'ya, bugüne kadar ev diye bildiği tek yere gitmekten vazgeçtiği için pişman olmasından korkar gibiydi.

- Bir oda bulmamız yeterli, dedi Signora.

- Hayır, hayır. Bir oda yetmez, diye karşı çıktı Aidan.

- Seni seviyorum, Aidan, diye yanıtladı Signora.

Bilinmez bir nedenle diğerleri çok sessizdi, tren de her zamankinden farklı olarak gürültüsüz ilerliyordu. Herkes bu sözleri duydu. Bir an için bakıştılar. Karar alınmıştı. İhtiyatın ve ketumluğun canı cehennemeydi. Olayı kutlamak çok daha önemliydi. Trenin diğer yolcuları, yakalarında Vista del Monte yazılı kırk kişinin neden hep bir ağızdan sevinç çığlıkları atarak aralannda This is Our Lovely Day gibi şarkılardan başlayarak Arrivederci Roma adlı şarkının kötü bir örneğini söylediklerini bir türlü anlayamayacaklardı.

Bir de çoğunun gözlerinde biriken yaşları neden gizlice sildiğini...

------SON-------
Resim
Kullanıcı avatarı
derfinia
Leydi
 
Mesajlar: 291
Kayıt: Çrş Ara 01, 2010 9:34 am
Has thanked: 0 time
Have thanks: 0 time
National Flag:
Turkey

Önceki

Dön E-Kitap

Who is online

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir